5 Aralık 2014 Cuma

Kesik: Duvara karşı!


Bir ara ‘Tek göz testi’ diye bir şey okumuştum bir yerlerden. İnsan bir gözünü kapattığı zaman elindeki kaşığı, önündeki çay bardağına bile koyamıyor, zira iki göz ‘denge’ demek. Doğru odaklanabilmek için iki gözün de açık olması gerekiyor. Tarih de böyle bir şey, bir gözü kapatıp baktığımız zaman ciddi bir odak sorunu yaşayabiliyoruz.

Politik sinema zihinlerin duvar gibi sert ve aşılmaz olduğu alanların sinemayı estetikten ziyade propaganda malzemesi; araç olarak gördüğü an sanatın kırmızıçizgisi aşılmış oluyor. Aştığınız alanda isminiz, cisminiz, niyetiniz ne olursa olsun siz de bir ‘malzeme’den başka anlam ifade etmiyorsunuz. Tarihin çöplüğü, özellikle 1940-60 arası pek çok ‘film’ sınıfına sokulmak istenilen paçavrayla dolu bu sebepten.


Ermeni Meselesi, kaşındıkça kanatılan, kanatıldıkça bağırış çağırışların arasında hakikatin yitip gittiği bir yara. Meseleyi ‘nefret’ ve ‘tez’ odağından çıkarmadan, hele hele siyasetin o kaba ve toptancı eli çekilmeden doğru ve hak ettiği yere oturtulması epey zor.

Malum, önümüzdeki sene Ermeni Tehciri ya da uluslararası arenada bazen yüksek, bazen kısık sesle, kimi zaman da başka kelimelerle ifade edilen olayların 100. Yılı. Uluslararası Ermeni lobilerinin bu tarihi vesile kılarak bir takım çalışmalar yapacağı da herkesin malumu. Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet olarak da bu konuda bir şeyler yapmaya çabaladığını zaman zaman duyuyoruz. Ermenileri bilemeyiz ama kendi cephemizde yapılacak olanların (yapılanların) ne kadarı samimi ve çözüm odaklı, ne kadarı eş/dost kayırmak, para kazanmak için bir vesile olarak kullanılacak bilemiyoruz. lakin 2015, Ermeni Meselesi için siyaset ve sanat alanında epey hareketli geçecek bir yıl gibi gözüküyor.


Galiba erken işaret fişeği olarak bakabiliriz Fatih Akın’ın The Cut – Kesik filmine. Yönetmenin nicedir bu proje üzerine çalıştığı biliniyordu. Hatta Hrant Dink üzerinden bir proje bekleniyordu ama ortaya Kesik çıktı bir şekilde. Akın’ın filmin senaryosu için Martin Scorsese’nin de senaristlerinden olan Mardik Martin ile çalışmış. Martin’in 30 yıldan beri senaryo yazmadığı için başlarda projeye sıcak bakmadığını da okumuştuk önceden.

Nitekim Kesik’in özellikle ilk bölümlerine baktığımızda kullanılan sinema dilini görünce eski tüfek senaristin projeye soğuk davranmasının gerekçesini de haklı bulmak mümkün. Zira Kesik, özellikle ilk bölümündeki yapısıyla, anlatım ve karakter oluşturmaları günümüzden epey gerilerde. Filme dair tespitlerden önce konuya bir göz atalım isterseniz: Yıl 1915… Mardin'de geniş ailesi ve şirin ikiz kız çocuklarıyla mutlu bir hayat süren demirci Nazaret’in hayatı patlak veren 1. Dünya Savaşı ile beraber köklü şekilde değişime uğrar. Osmanlı Devleti, ‘Teb’ay-ı Sadıka’ olarak yüzyıllar boyu gördüğü Ermenilerin işgal güçleriyle beraber davranmasına öfkelenir, düşmanlaştığına karar verir ve ciddi bir iç savaş patlar. Demirci Nazaret de bir akşam askere götürülmek bahanesiyle evinden alınıp esir kampında çalıştırılmaya başlar. Haberi yoktur ama tüm ailesi dağılmıştır. İkiz çocukları ise bilmediği yerlere götürülmüştür. Nazaret, bir şekilde esaretten kurtulup çocuklarının izini sürmeye başlar. Hiç de kolay olmayacak bir yolculuktur bu…


Kesik’i kaba hatlarıyla üç bölüme ayırabiliriz. Çok kısa süren mutlu ve hayatın dengede gittiği ilk bölüm, savaşın patlak vermesiyle savrulan hayatlar ve bir babanın evlatlarının izini sürüp, tüm zorluklara direnmesi.

Klasik anlatının temeli ve çıkış noktası olan ‘denge’ Kesik’te olağanüstü kısa ve üstün körü bir şekilde geçiyor. O kadar ki, seyirci karakterlerin çoğunu tanımaya bile imkan bulmadan, denge bozuluyor. Bu bozgun sonrasında filmin saflığını ve dramatik değerini yerle bir eden esaret süreci başlıyor. Son derece kaba bir sinema diliyle anlatılan bu sekanslarda karakterler alabildiğince karton, (Numunelik de olsa bir tane bile mi iyi karakter olmaz ya hu?) diyaloglar tekdüze ve hoyrat, müzik abartılı, sahne tasarımları ucuz ve oyunculuklar (Bartu Küçükçağlayan hariç) fena. Tipik bir ‘tez-antitez’ filmi olarak ilerliyor bu bölümlerde Kesik. Epey sığ sembolizm ve tek yönlü karakterlerin cirit attığı bu ilk kısım filmin dramatik yapısına epey hasar da veriyor esasen. Klişe kötüler, abartılı oyunculuklar ve Fatih Akın ve ekibine yakışmayacak bir sinematografi var bu kısımlarda.

İlk bölümdeki anlatımın sıçrayarak ilerlemesi hikayeye hizmetten ziyade, bahsini ettiğim bu ‘tez’ meselesinin altını doldurma gayreti hissini güçlendiriyor bu sebeple. Hunharca boğaz kesmeler, tecavüzler, işkenceden zalimce haz almalar bir noktadan sonra bıktırıcı klişeler olarak filmin değerinin altını oydukça oyuyor. Hele hele Diyarbakır Valisi’nin adamının kaysı dağıtma sahnesi var ki, ucuz propaganda filmlerinde bile bu kadar kötü klişeye tenezzül edilmiyor artık!


Bu bölümün en ciddi zaaflarından biri de kahramanın motivasyon gücü ile arzunun yetersizliği. Nazaret’in ailesi için yaşadığını, onlara tekrar kavuşmak için direndiğini güçlendirecek ne diyalog ne de olay var. Sadece zulmeden karton kötüler ve mağdurlar var bu bölümde. Koskoca Osmanlı ve Müslümanlardan tek bir iyi karakter yok. Pardon bir tane var. Mehmet (B. Küçükçağlayan) o da hırsız… kötünün iyisi ise asker kaçağı eşkıyalar.

Derken film bir yol öyküsüne dönüşüyor. Ve arayış giriyor devreye. Ve Kesik, yavaş yavaş ‘film’ olmaya başlıyor. İşin politik yönü silindikçe arka fona muazzam bir sefalet perdesi oturuyor ve insani bir öykü beliriyor. Bu anlamda Kesik filmi, Halep sahneleriyle başlıyor diyebiliriz. Öncesi kuru bir ‘Tez’ çabası olmaktan öde gidemiyor ne yazık ki! Bir milletin kurtuluş savaşındaki en doğru karakterler olarak asker kaçakları ve hırsızları verirseniz yaptığınız işe doğrudan sanat demek pek mümkün olmaz maalesef.
Şurası önemli, her ne kadar filmin ilk bölümü ciddi anlamda taraflı ve bir görüşe sırtını yaslasa da propagandanın bayağılığına mümkün mertebe bulaşmamaya çabalıyor ama ‘Tez’ yapısı var nihayetinde!

Film ile propaganda arasındaki fark da bu zaten. Fonunda savaş olan dram ile dramı sebep kılan bir savaş. Tarihi film çekmek ile tarihin filmini çekmek apayrı şeyler. Bu yönüyle bakıldığında Akın’ın Kesik’i tarihi anlatmayı deneyen tek yönlü bir film olarak başlayıp tarihsel ve etkileyici bir drama dönüşüyor.

Filmin derdiyle söyleyecek olursak; Fatih Akın’ın filmi, boğaza değil de, sanki tek göze atılmış bir kesik olarak başlıyor hikayesini anlatmaya. Sonra sonra bu yalpalama yerini sanatın etkin dilini kullanmaya bırakıyor ve kendi retoriğini konuşturmaya başlıyor.

Oyunculuklar filmin akışına göre güçlenerek ilerliyor. Baştaki derinliksiz, sığ karakterlerin yerini gittikçe daha oturaklı ve karşılığı olan karakterler ve oyunculuklar alıyor. Bu anlamda başrol oyuncusu Tahar Rahim, her ne kadar İngilizce konuşturulduğu için tutuk olsa bile, özellikle Bartu Küçükçağlayan, Simon Abkarian, Makram Khoury ve Kevork Malikyan son derece iyi iş çıkarıyor.



Belki çok pimpirikli bir bakış açısı ama final jeneriğindeki ‘Fatih Akin” yazısı bile yönetmenin durduğu yer ile ilgili bir kanaat oluşturuyor.


Toparlıyorum, Sabuncu Arap, Demirci Ermeni, Hırsız Türk, Sübyancı Bedevi, Gaddar Kürt gibi kimi dozu tutturulmuş, kimi abartılı karakterler arasında, başları sığ ve taraflı, sinemadan çok bir siyasi görüş, ortaları oldukça etkili ve finalinde insan boğazına yumruğu düğüm gibi oturtan bir çalışma Kesik. Ortalarından sonra kendisine biçilen politik rolün arasından sıyrılmayı başarsa da korkarım ki, bir ‘Tez’ filmi olarak tarihe geçmiş olacak.



Kesik, en az sinemamız kadar eski olan yüz yıllık bir meseleye Fatih Akın’ın kendi samimiyeti ve birikimi nispetinde bakışta bulunan bir film. Her ne kadar sert girişiyle Türk izleyiciyi koltuğunda rahatsız etse de, bir süre sonra samimiyetini gösteriyor.


Son söz şu: Çiftli yapıya sahip gibi duran filmin ilk bölümü izleyiciye, siyasetin ve kaba toptancılığın bayağı ve sığ perspektifine teslim olup, sanatı ideolojinin köhne duvarına toslatmaktansa bırakalım geçmişteki bu derin yaramız kanamaya devam etsin, dedirtirken, sonraki bölümünde bağrımızda kurumuş kanın kökenlerine götürüp samimi şekilde sorgulamamızı sağlamayı başarıyor… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder