7 Eylül 2012 Cuma

John Coffey ölmüş diyeler!



Bazı filmler vardır, insanın yüreğini deler geçer ve bıraktıkları iz asla silinmez. Ve bazı film karakterleri vardır, filmlerden bile daha etkilidir. O kadar sahici, o kadar insana yakındır ki; gerçekmiş gibi etkiler bizi. Biliriz; hayalî karakterdir, gerçek değildir ama yalan da değildir.

İşte bu filmler listesinin en tepesindekilerden biridir The Green Mile, yani Yeşil Yol. 189 dakikalık süresiyle sinema tarihinin en uzun filmlerinden biri olmasına rağmen, kendini defalarca izlettirmeyi başarır.

Daha ziyade korku-gerilim kitaplarından tanıdığımız Stephen King'in nadir olarak girdiği derinlikli romanlardan biridir Yeşil Yol. Dolayısıyla film gücünün çok büyük kısmını romandan alır. Yeşil Yol romanında King'in klasik, mekanik korku soğukluğu yoktur. Karakterler gittikçe derinleşerek okura yaklaşır ve olaydan ziyade olgularla ilerler roman.

Çektiği her filmin farklı bir tadı olan Frank Darabont, bu romanı sinemaya aktarmak istediğinde, King sevinerek kabul etmiş ve filmde izlediğimiz o mekanların neredeyse tamamı yeniden inşa edilmiştir.


Filmin bir etkisi de güçlü oyuncu kadrosundan gelir. Tom Hanks başka olmak üzere David Morse, James Cromwell, Sam Rockwell, Gary Snise gibi usta oyuncuların yanında, sinema seyircisinin o güne kadar pek bilmediği biri de vardır: Michael Clarke Duncan... Bu enteresan oyuncuyu Bruce Willis Darabont'a tavsiye eder ve bu rolü aldıktan sonra gözyaşları ile annesini arayıp şöyle der; 'Anne Tom Hanks ise aynı filmde oynayacağım!' Annesi onunu için çok önemlidir, zira The Island filminde bir Amerikan futbolcusunun kopyasını canlandırır ama bu iri cüsseli çocuğun annesi, canı yanar diye çocukluğundan beri asla bu spora yollamayacak kadar düşkündür oğluna.
Yeşil Yol'u güzel ve önemli kılan bir değil pek çok özelliği vardır.

Duncan, Yeşil yol'da idam mahkumu birini canlandıracaktır. Karakterin ismi John Coffey. Dağ gibi bir babayiğittir Coffey. 2 metreye yakın boyu, iri cüssesinin çok çok üzerinde bir kalbi, bir o kadar derin bir ruhu vardır. Bir çocuk saflığındadır.


Çok fazla acı var!

Romanın ve filmin hikayesi şöyledir; özel yeteneklere sahip, çok iri, çok saf ve çok iyi olan bir idam mahkumu, sadece idamlıkların kaldığı bir hapishaneye nakledilir. Bu hapishanenin gardiyanları da, gelen mahkumların tamamı ölüm yolcusu olduğu için, aşırı derecede hassas ve onlara iyi davranan insanlardır. Gardiyanlar, getirdikleri bu son mahkumun ürkütücü dış görünüşü nedeniyle -hem de bir takım özel yönlerini bilmedikleri için- mesafeli davranırlar. Baş gardiyanın yaşadığı sağlık sorunu, gelen yeni mahkum John Coffey'nin dokunuşuyla sona erince şaşırmakla beraber onun özel biri olduğunu anlarlar.  Bir şifacıdır Coffey... Pardon, gardiyanların tamamı iyi değildir, bir tanesi vardır ki, torpil ile işe alınmış ve mahkumlara eziyet çektirmekten zevk alan itici bir tiptir. Zaten son günlerini yaşayan mahkumlara hayatı daha da zindan etmek didinip dururken, yeni nakledilen bir başka mahkum Yeşil Yol'un havasını bir anda değiştirir. Kötünün de kötüsü olan bu yeni mahkumun hiç bir ahlaki yönü olmadığı gibi, tam bir baş belasıdır. Coffey, çektiği tüm acılara rağmen, etrafına hem şifa hem de olumlu bakış açısı dağıtmaya devam eder. Ve aslında suçsuz olduğuna gardiyanları inandırır ama onlardan kendisi için bir şey yapmamaların ister. Şöyle bir diyalog geçer başgardiyan ile aralarında:




Paul Edgecomb: Ne yapmamı istediğini söyle. Seni çıkarmamı ister misin? Kaçmana izin vermemi; ne kadar uzağa gideceğini görmek için.

John Coffey: Neden böyle bir aptallık yapasın?

Edgecomb: Kıyamet gününde, Tanrının önünde dururken, bana neden onun gerçek mucizelerinden birini öldürdüğümü sorarsa, ona ne diyeceğim? Görevim olduğunu mu?

Coffey: Tanrı Baba'mıza bana iyilik yaptığını söyle!  Artık sona ermesini istiyorum. Gerçekten yoruldum, patron. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından bıktım. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri olmamasından… İnsanların birbirine kötü davranmasından bıktım. Her gün dünyada hissettiğim ve duyduğum acılardan usandım. Çok fazla var… Sanki her an için kafama cam parçaları batıyor."

Aradan 50 yıl geçer ve başgardiyan yeryüzünde yapayalnızlığı iliklerine kadar hissederek şu itirafta bulunur:

"Paul Edgecomb: Olağanüstü şeyler gördüm, Ellie. Bir yüzyılın sonuna daha tanık oluyorum. Yıllar boyunca dostlarımın ve sevdiklerimin öldüğünü gördüm. Hal ve Melinda... ...Brutus Howell... ...karım, oğlum. Ve sen, Elaine. Sen de öleceksin. Benim lanetim ise bunu görmek olacak. Bu benim kefaretim. Benim cezam; John Coffey'in idamına izin verdiğim için. Tanrı'nın mucizesini öldürdüğüm için, bu acıları yaşamak olacak!"

"Merhamet olmazsa fazilet kuru bir kelimedir" diyor Hz. Ali. Dünyadaki kötülükler, zorbalıklar, zalimlikleri ruhunda hisseden, bazı zamanlar ayn-el yakin gören birinin yorgun düşüp, pes etmesine ve yaratıcısına sığınma talebine şahit oluruz.

İnsanların dağıttığı adalet sisteminin kokuşmuşluğu, ilahi adalet gibi kavramlara içli bir bakıştır Yeşil Yol...

Ve en önemli anlarından birinde, kahramanına şunu söyletir:

"Sence, bir insan, yaptıklarından gerçekten pişmanlık duyarsa, en mutlu olduğu zamana geri dönüp sonsuza dek orada yaşar mı? Orası cennet olabilir mi?"

"Merhamet en etkili silahtır; kalbe kadar işler ve ebediyete kadar iyileşmeyecek yaralar açar." der Lavigerie. Yeşil Yol'daki iri kıyım, yufka yürekli John Coffey kalbimize o kadar işlemiş, ruhumuza o keder etkili yaralar açmıştı ki, izleyenlerin çoğu ömür boyu unutmayacaktır eminim. Ve Coffey'i canlandıran M. C. Duncan geçtiğimiz hafta ötelere göçtü. Onun için en güzel satırları rol arkadaşı Tom Hanks söyledi: “O, Yeşil Yol’un setinde keşfettiğimiz bir hazineydi. O bizim için sihir gibiydi.”

John Coffey öldükten sonra The Green Mile - yeşil yolu bir kez daha izleyelim ve 'ölüm ve hayat' hakkında bir kere düşünelim derim. Bir de ikaz naçizane; ışıkları kapatıp izleyin ki, içiniz rahat ağlayabilesiniz.