20 Ağustos 2011 Cumartesi

Kara çocuk



Yoktur bugünümüz!


Bana seni soruyorlar Süreyya, ne diyeyim soranlara?

Belki beni de sana!

Bela dedik, kara dedik, sevda dedik Süreyya, hâlâ anlatamadıysak yazık bize ve onlara… Baksalar olanlara, sormayacaklar bunları eminim. Eksiltsem seni kendimden geriye bir şey kalmayacağını söyleyebilirim belki. Ve mevsiminin olmadığını senin, renginin ve deseninin…

Ah Süreyya bilmiyorlar yaz-kış ve tüm baharların sen olduğunu… Güneş kadar yakıp, kar gibi soğuttuğunu ve sonunda serinliğinle yakıp, ateşinle üşüttüğünü…

“Belalıdır Sevdalarımız” dedik gözüm, şimdi de “Yoktur bugünümüz” diyoruz işte. Ki biz dün ile yarın arasında bir nefeslik bir hayaliz ciğerparem… Geçmiş ve gelecek Süreyya, birine sırtımız dayalı diğerine göğüs kafesimiz ve pergel metaforu misali açarız açabildiğimiz kadar kollarımızı. Biliriz ki Süreyya, toprak atlas kumaştandır, bulutlar pamuk balyası… Vuslatı olmaz sevdamızın ama tükenişi de yoktur… Üstelik karıncaları da küçümseriz…

Biliyorum ters gelecek sana; ama unutma, bir keresinde sen söylemiştin, ‘hey ahmak karınca! Madem varamayacaksın ne diye çıkarsın yola?’ Ürpermiştim Süreyya, iliklerim üşümüştü, kar yağmıştı yüreğime… İşte o günden beri, inanırım ki sevdamıza bitmeyecek yol, varılmayacak menzil yoktur…

Ve Süreyya;

Ekmeklerin niçin küçüldüğünü anlarım da, çay bardaklarını küçültenleri hiç anlayamam! Hani koca koca fincanlara çorba misali poşetleri idam ederek sallandırmasalar haşlama otları, paraları büyütmek için her şeyi küçültüyorlar, diyeceğim. Fakat heyhat ki saçma sapan bir açgözlülük ile küçültüyorlar çay bardaklarını. Peki, ben o buz gibi kış ikindilerinde, tuzlu suları yüzüme vuran lodosla dertleşirken avucumu nasıl ısıtacağım?

Biz ki nemin sıcağı binle çarparak ciğerimize körüklediği havalarda senle nefes alırdık, üful üful bir boğaz meltemi sökün ederdi genizlerimize… Sevdaların tıkadığı ciğerler nefes alırdı.

Görüyorsun işte, yangın yeri dünya… Alev yalazı atmosfer yakıyor yeryüzünü, korlarla kaplı yollarımız ve bağlanmaya çalışan kollarımızı her şeye rağmen açarız sinelerimiz gibi. Biz sevdayı en belalı âşıklardan vird edindik. Heyula ruhların sabotajları işler mi bize? Korların koru dökülse bedenimize, derimizi gerip gerip dağlasalar ne gam!

Süreyya; beni soranlara de ki, delidir sevdam…

Geceler Süreyya… Seni bilmeden nezle gibi, grip gibi, balçık gibi gelirdi bana. Pis ve yapışkan… Oysa şimdi sen varken, bu ölümcül nem, bu sıtmalı terler bile cennet ıtırı adeta. Uzuyor sabahlara kadar ve elimden tutuyor beni. Alıp en serin servilerin salındığı buzdan bahçelere, mayhoş derelerin aktığı diyarlara götürüyor ve sabahları düşündürtüyor bana…

Bilirsin sabahları. Seni bilmeden hep üzgün olan sabahlarımı... Şimdi her tan yeri ağarmasında ayrı bir doğuş, ayrı bir uyanış ile fırlıyorum yataktan… 

Melekler şehrinin sabah meltemini kumsalda karşılayan sakinleri gibi göğüs kafesimi rüzgara dayıyor ve hayalleri gerçekleştirmek için yapılması gereken ilk şeyin, o hayalden uyanmak olduğunu çok iyi biliyorum artık!

Bana seni soruyorlar Süreyya, ne diyeyim soranlara?

Şimdi varlığını göstersem onlara, yıkılacak bütün billur Kehkeşan. 

Göstermesem, gizlesem, tekin biri olmadığımı düşünecekler. Ama yine senin rahlende öğrenmedim mi, başkalarının ne dediğini umursamamayı?

En iyisi öyle yapalım… Sen ve ben, sorulan her soruya karşı susma hakkını kullanalım ve bu sevdanın izlerini gösterelim en fazla. İzlerini ve ufkunu… 

Biliyorum ve eminim; bu bile yetecek onlara! 

Belalıdır sevdalarımız bizim!


Tehlikelidir biliriz, bu topraklarda sevdalanmak Süreyya! Toprağa sevdalanmayla harmanlanır her harman vakti. Ki 'kara'sı makbuldür vurulmaların...

Süreyya; sen şimdi bebeğine buğu gizlenen bakışlarında, bilirim iç çekişlerle bastırırsın sevdalarını. Sevda bu, bilirsin o geldi mi, gelmez elden bir şey. Kepeneğinden başka korunağı olmayan yağız çobanların sevdasına anlam vermez ruhsuz ağalar.

Bunca zaman kafa patlatırım Süreyya, çözemedim giriftlerden belalı bilmeceyi: Bu toprak mıdır bu sevdaları kutsallaştıran, yoksa sevdalarımız mı yüceltti Anadolu'yu.

Ah Anadolu...

Kim bilir kaç çöl dolusu Mecnun eriyip gitti bağrında? Kaç Yusuf sırt döndü kesik parmaklı Züleyha'lara? Kaç yürek yanığını Kerem'den aldı? Ve dağ başında bekleyen kaç Ferhat var?

Ah Süreyya bilirsin; korkutucudur sevdalar! Buutsuz yaşayanlar onu anlayamazlar. Ve anlaşılmayan bilinir olunca kurulur çarmıhlar.

Ya!

Nerden sandın bu kesikler, yarıklar, çarmıhtaki oyuklar? Ki ödüldür Süreyya, bütün bu yapılanlar, etler tırnaklar, kemikleri ayıran taraklar..
.
İnsanlık tarihi öğretti bize alacanım, kahkahayı kovan gözyaşı erdemini. Duramayız Süreyya, koşmak bizim ruhumuz, hareket enerjimiz. Biz yorulmayız gözüm, çatlayınca büyür sevdamız. Bir fidan gibi dikilir önce ruhumuz, sonra hemen yürürüz ağaç gibi hareketsiz kalamayız. Rüzgârdır bineğimiz, hangi yöne savurursa savursun bizi, polen devşirilecek çiçekler vardır biliriz...

Her gün birer birer yitirirken renklerini yeryüzü, biz elimizde rengârenk fırçalarla renk çalarız toprağa, göğe... Renk bizimdir Süreyya, biliriz ahenk bizim. Her heyula başında set olan yürek bizim. Lügatimiz küçüktür ve büyüktür anlamlar. 

Yoktur bazı kelimeler, bizde karşılık bulamazlar. Misal olarak Süreyya, yılgınlık yoktur bizde. Her durak bir başlangıç, her menzil bir dinlence... Ummandır tüm sineler, kanat misali açılan... Saflıkla safdilliği ayırırız her zaman ve biliriz küçümser sevdaları ayılar. O ayılar ormanda her köşeyi tutarlar.

Süreyya; biz sevdayı miras olarak aldık, odundan korkar olsak, bu ormana dalmazdık! İnanmazsan sen bana, sor onlara söylerler. Canlı/cansız cemadat bu türküyü söylerler: Ah yalan dünyada yalan dünyada/Yalandan yüzüme gülen dünyada! Ne ki yalanın gerçekleri ile gerçeğin yanları arasına sıkışmaz bu sevdalar.

Ah Süreyya!

Sanır mısın ki bilmeyiz küçük yürekleri. Gölgelerden kurulan devlerin panayırında cüce ruhları? İzbeliklerde yapılan hesapları, kitapları. Bu sevdaya olan düşmanlıkları... Biliriz bilmesine; ama öylesine büyüktür ki sevdamız kucaklar tüm nefretleri ve her sabah haykırır içimizdeki Yusuf; müjde, sevgi nefreti yendi!

Azlık-çokluk Süreyya, görecelidir derler, lakin belalı sevdaların azı olmaz bilmezler. Bilmezler ki Süreyya, en büyük rakam birdir, tüm ahengin merkezi, tüm sevdalar birdir bir! Saraylardan zindana uçurulan haberleri bildiğimizi bilmezler iki gözüm. Bilmediğimizden değil, sevmediğimizden nefreti susarız sonsuz bir sabırla. Bunu bile bilmezler Süreyya, hiç bilmezler.

Gel boş verelim Süreyya, gel biz kendi türkümüzü seslendirelim. Belalı da olsa, kara da olsa kendi sevdamıza sevdalanalım el ele vererek. Her mevsimi bahar gibi karşılayalım bu bahardan sonra. Bilirsin sonlar ilktir bize göre, her ilki son gibi bilerek devrederiz sevdalarımızı ilkbahara.

Gel bildiğimiz tüm dilleri tekrar vird edinelim ve yeni diller öğrenelim konuşan dilsizlere inat. Gel artık ayaklarımızı bile kullanmadan gitmenin yollarını arayalım beraber Süreyya. Kanat bulalım her şeye ve herkese inat. Ve çırpalım hayata, mayata inat vatana ve matana doğru.

Göreceksin Süreyya, ne çok varmış sevdalı ve ne çokmuş sevdalar. 

Anlayacaksın benim bu tutarsız sayıklamalarımı.

Ah Süreyya ah... Belalıdır sevdalarımız bizim...

İman, aklın sığ sularında yüzmez!


Amerika’nın meşhur Berkeley Üniversitesi 40 yıldan fazla bir zamandan beri kulağını uzay boşluğuna dayamış, kainatın sesini dinliyor. Elbette bunu bilimsel bir çalışma adına yapıyor. SETI Projesi denen bu çalışma çok basit bir mantığa oturtulmuş: Eğer uzayda başka gezegenlerde bir uygarlık varsa, bu uygarlık iletişime de sahip olmalı. Eğer bu uygarlık iletişimini radyo dalgalarıyla yapıyorsa, bu iletişimin izleri uzayda kalır, sonsuza kadar yolculuk yapar. İşte Berkeley'in dünyanın dört bir yanına yayılmış devasa radyoteleskopları uzayda bu radyasyon izlerini takip ediyor…

Gelişme ve keşiflerin temelinde aynı kelime saklıdır: Merak. Bilinmeyene olan merak…  Sanatta bilim kurgu türü de böylesi bir merakı estetik açıdan gidermek için hep cazip bir alan olmuştur. Ünlü bilim-kurgu yazarı Carl Sagan’ın (Onu meşhur Cosmos belgeselinden de hatırlayanınız çıkacaktır) dillere destan romanı Contact, 1997 yılında aynı derecede ünlü Robert Zemeckis (Forest Gump ve Geleceğe Dönüş filmlerinden hatırlayalım) tarafından filme çekilme kararı aldığı zaman Sagan hayatının son demlerini yaşıyordu. Zaten filmin son halini izlemek nasip olmadı ünlü bilim kurgu yazarına.

Contact, yani Türkçeye çevrilmiş adıyla Mesaj, yukarıda bahsini ettiğin projeye dayanan bir hikayeye sahip:

Annesini çok küçük yaşta kaybeden Ellie, astım hastası babasıyla beraber yaşarken, o dönem çok moda olan telsiz ile uğraşmakta, boş vakitlerinde uzay boşluğuna sesini yollamaktadır. Aslında anne özlemi onu bu yola sevketmiştir ve bir akşam babasına şöyle sorar: “Baba, annemle konuşabilir miyiz?” Cevap, hayata karşı kırılganlığı had safhada olan küçük kızı tamamen yıkar: “En büyük radyonun bile o kadar uzağı alacağını sanmam!”

Ve bir gün, kötü bir gün babası astım krizine girer, küçük kız ilaçlarını yetiştiremediği için hayatı boyu kendisini suçlu hisseder. Anne özlemine, baba hasreti de eklenir. Üstüne bir de skolastik bir rahibin pedagoji filan umursamadan bir kasap umarsızlığıyla ruhuna girip dağıtması eklenince küçük Ellie Arroway büyüdüğü zaman, on numara inançsız bir bilim adamı olur.

Ne ki bilinmeyene, uzaklara olan ilgisi hep vardır, çünkü küçükken babasıyla aralarında şöyle bir diyalog geçmiştir: “Baba, sence başka gezegenlerde hayat var mı?” Babası bilmese de mantıklı cevap vermiştir: “Bilmiyorum, ama şunu söylemeliyim ki, eğer sadece biz varsak, korkunç bir yer israfı var demektir.”


Bu arada tam yeri gelmişken Bediüzzaman’ın konuyla ilgili fikirlerini aktarmak gerekiyor. Şöyle diyor: “Hakikat ve hikmet ister ki, zemin gibi, semâvâtın da (gökyüzü) kendine münâsip sekeneleri (sakinleri, oturanları) bulunsun. Lisân-ı şer'îde (dinî literatür) o ecnâs-ı muhtelifeye (çeşitli cinsler, türler) "melâike ve ruhâniyât" tesmiye edilir (isimlendirilir). Evet, hakikat öyle iktizâ eder. Zîrâ, zemin, küçüklüğü ve hakaretiyle (küçüklük) beraber, zîhayat ve zîşuur mahlûklardan (hayat ve şuur sahibi) doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih (belirtmek) eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi müzeyyen kasırlar (süslü köşkler) hükmünde olan semâvât dahi zîşuur ve zevi'l-idrâk (idrak sahibi) mahlûklarla doludur. Onlar dahi, ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitâbının mütâlâacıları ve şu saltanat-ı Rubûbiyetin dellâllarıdırlar. Çünkü, kâinatı had ve hesâba gelmeyen tezyinât (süslemeler) ve mehâsin (güzellikler) ve nukuş ile süslendirip tezyin etmesi, bilbedâhe (apaçık), mütefekkir istihsan edici ve mütehayyir (hayrete düşen) takdir edicilerin enzârını (bakış) ister. Evet, hüsün elbette bir âşık ister; taam ise, aç olana verilir. Halbuki, ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu haşmetli nezârete ve şu vüs'atli (geniş) ubûdiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihayetsiz ve mütenevvi (çeşitli) vezâife ve ibâdâta nihayetsiz melâike envâı ve ruhâniyet ecnâsı (cinsler) lâzımdır.” (15. Söz)

Küçükken anne özlemiyle yaptığı uzay boşluğunu dinleme işini büyüyünce profesyonel olarak SETI projesi için yapmaya başlar Ellie. (bu arada büyüyüp Jodie Foster’a dönüşmüştür karakterimiz) Ve bir gün, hiç beklenmedik anda, uzay boşluğundan bir mesaj gelir. Kolay olmaz çözmek ama çözülür sonunda. Uzaydan bilinmeyen birileri bir uzay aracı çizimi yollamışlardır. Dünyalılara ‘bunu inşa edip, içine binerek bize ulaşabilirsiniz’ demek istiyorlardır kesinlikle.


Katıksız bir ateist olan Ellie her ne kadar kendisi yapmak istese de bu yolculuğu formaliteler ve derin kulisler onu bu projede kenara iter. Sapık bir tarikatın suikastı her şeyi alt üst eder ve bu gizemli yolculuk genç 
akademisyenimize kalır. Uzaya çıkınca, kâinatın büyüklüğü ve güzelliği karşısında adeta büyülenir ve aynen şöyle der: “Bu semavi bir olay... Hayır, hiç bir kelime bunu tarif edemez. Şiir! Bir şair göndermeliydiler. Kadar güzel ki!”


Bireysel olarak son derece pahalı ve meşakkatli bir yol ile hidayeti bulur Dr. Ellie. Herkes onun kadar şanslı değildir şüphesiz. Ve bir sır ve imtihan dünyasıdır bu dünya. Hakikat öyle herkesin kolaylıkla görüp alabileceği bir yerde durmayacaktır muhakkak.

Aslında yazacak bir bu kadar şey daha var ama ne yazık ki yerimiz kısıtlı. Contact-Mesaj, bilim ile aklın hakikat karşısında teraziye çıkabilecek denk şeyler olmadığını, inanmanın sadece akıl ile izah edilemeyeceğini, inanç ile dinsel kurumların farklı şeyler olduğunu, bilimin din ile çatışmayacağını, Cenab-ı Hakk’ın çok nadir de olsa, nokta atışı yapabileceğini ifade etmeye çalışan görsel açıdan muazzam bir film.

Bir yerlerden edinip mutlaka izleyin…

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Boşluğu çekilir yapan şey beraberliktir!


Küçük Ellie: Baba, annemle konuşabilir miyiz? (Anne ölmüştür)

Baba Arroway: En büyük radyonun bile o kadar uzağı alacağını sanmam.

Küçük Ellie: Baba, sence başka gezegenlerde hayat var mı?

Baba Arroway: Bilmiyorum, ama şunu söylemeliyim ki, eğer sadece biz varsak, korkunç bir yer israfı var demektir.




Ellie Arroway:   Sadece bizim galaksimizde dört yüz milyar yıldız var. Eğer bunların milyonda birinin gezegenleri olsa ve eğer bunların milyonda birinde hayat olsa ve bunların milyonda birinde şuurlu hayat olsa, orada milyonlarca uygarlık vardır...

Rahip Joss: Eğer yoksa, korkunç bir yer israfı demektir.

Contact (1997)

14 Ağustos 2011 Pazar

Yağmur

Oklarının ucunu aleve batırıp, üzerime boca eden cüceler ordusu gördüm düşümde. Yay sesi tınladı kulaklarımda ve gökyüzünde binlerce ucu alevli ok vınladı. Kaçmak ne kelime, koştum aleve doğru ve bağırdım; saplanın!


Öyle bir alevden ıslaklık düşer ki gökyüzünden, hararet söndüren cinsten. Ateş, aşkın gül bahçesi!


Iskalanmak bahtsızlıktır bana göre. Karavana haksızlıktır.


Bazı geceler, gece yarıları hatta… Cinler bile elini ayağını çekmişken duvarlardan, bir sızı sızıyor serin duvardan bedenime. Yazın kavurucu ateşinde, kupkuru toprağa düşen alevden damlalar gibi yağıyorsun geceme.


Ağlıyorsun…


Benim için… Bir başkası için sonra ve bir diğeri için… ‘Bu kadar gözyaşını biriktirmek kolay değil, yürek gerek’ diyorum içimden gece vakti. Dünü anlatırken ağlıyorsun, güzel günlerin anısı taşkın bir sele dönüştürüyor göz pınarlarını. Sonra geleceğe dönüyorsun yine gözlerinde gözyaşı bulutları sinmiş olarak.
Sen geleceğe ağlıyorsun, ben gidişine…


Hani yağmur yağınca dizleri sızlar ya insanın, sen ağlayınca kalbim sızlıyor için için.
Hani, güneş batınca büker ya boynunu çiçekler, gittiğinden beri bükük boynum…


Bir tıkırtı duyar gibi hani, kulak kesiliyorum boşluğa her gece. Bir karaltı görür gibi hani, gözlerimi boşluğa dikiyorum saatlerce. Ne bir ses, ne bir gölge!


Sonra gözlerin geliyor aklıma, yemyeşil çimenlerin altından sessizce akan minicik bir pınar gibi parıldıyor hayallerim. Derken sözlerin geliyor aklıma, imsak vakti uzak bir köyden gelen ezan sesi duyar gibi yüzümü sıvazlıyor ellerim.


Üşüdükçe bakışlarının anılarıma sığınıyorum.


Öyle bir hatıra şehri bıraktın ki ardında, gökyüzünü havai fişek ışıltıları aydınlatıyor. Caddeler, yeni yağmış yağmurun çitilemesiyle mis… Ne kir kalmış, ne kerahet, ne de isli ruhlarda ihanet… Alıp götürmüş yağmur hepsini, kentin mazgallarında günah izleri…


Yağmur yıkamasaydı yeryüzünü, nasıl arınırdık kirlerimizden?


Yağmurun hamurunda hüzün var, sadece değdiği şeyi ıslatmıyor, nemlendiriyor kalpleri.


Ve fısıltıyla konuşuyor yağmur. Neler anlattığını yokluğunda anlayabiliyoruz ancak. Yağmur yüklü bulutları kıskanır sıradan sevdalı bulutlar. Çünkü biri derdini döker üzerimize, diğeri ketum.


Yağmur yalnızların melodisini de saklıyor damlalarında. Pencereye her vuruşunda titriyor sevdalıların hüzün telleri. Çatılara ise kara sevdalıların sulu sepken feryatları boşalıyor bu mevsimde.


Bir de dili var damlaların. Gök kubbenin mırıldanarak söylenenleri nasıl biriktirdiğini geri bildiriyor lisanından anlayanlara. Ve diyor ki; ey insan sen manasızca boşluğa bakıp sesimi dinle, ben kalbine bildiririm geriye kalanları.


Yağmur tek başına merhametin ispatıdır. O kadar yüksekten tüy düşse deler insanın başını. Bir rahmet sağanağı, şefkat panayırı sanki. Her damla ayrı ayrı, ayrı ayrı…


Ve bir merhamet belgesi daha: Zalime de mazluma da, fakire de krala da aynı damla iniyor, aynı rahmet ıslatıyor. Fark şu: Kimi dilini çözüyor bulutların, kimi için anlamsız bir ıslaklık.


Yağmur, her yağışı ayrı bir bestesidir bulutların.


Şüphesiz ki insan nankör. Yoksa tek damlası zayi olmasın diye yağmurun, kendimizi paralardık!
Keşke yağmura dayayabilseydik kulaklarımızı, kim bilir ne hakikatleri fısıldarlardı bizlere!


Yağmur insanlığın gözyaşlarına olan ihtiyacını bilircesine yağıyor dünya kurulalı beri. Korkarım ki ağlamayı unuttuğumuz zaman yağmurlar da bitecek!


Gökyaşı yağmur, gözyaşı gibi…


Yine bir şeyler söylüyor aniden gelmiş misafir gibi, kaynar yaz geceleri…


İçini döküyor bulutlar, ki onları yalnız sevdalılar anlar!

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Mevzubahis ABD ise gerisi teferruattır!


Zenginlik böyle bir şey sanırım. Sofran zengin, karnın tok olunca başkalarının ne yediklerine bakıyorsun bir süre. Sonra onların ne yediğiyle ilgilenip, her şeyi sen düzenlemeye çalışıyorsun. Devletler de ülkeler gibi. Tuzu, rahatı yerinde olanların bir süre sonra kafalarını önlerinden kaldırıp başka devletler ile ilgilenmeleri belki toplumsal tarih açısından farklı anlatılabilir ama reflektif olarak aynı şey.

Söz gelimi başka ülkelerin sosyal hayatlarıyla ilgileniyorsunuz. Özgürlükleriyle, yiyip içtikleriyle vesaire. Daha da müşahhaslaştıralım meseleyi. İsminiz Amerika diyelim. Karnınız tok. O kadar ki, markette gezerken bile motorlu araçlar kullanıyorsunuz. Her kumandaya kumanda eden bir kumanda icat etmişsiniz son olarak. Bankanız bile aracınızdan inmeyin diye, ATM’lerini araçlara göre dizayn etmişler. Yaklaşıyorsunuz, aracınızdan inmeden paranızı çekiyorsunuz… Çağdaş dünya, uygar insanlık filan diyorlar sizin için.

Sonra kalkıp Irak’a gidiyorsunuz söz gelimi. ‘Senin kimyasal, nükleer ve bilumum tehlikeli silahın var’ diyorsunuz yıllarca büyüttüğünüz öcünüze. Kendi Frankeştayn’ınızı yemek için türlü bahane uyduruyor ve ‘özgürlük getiriyorum’ ayağına milyonlarca insanı katledebiliyorsunuz. Adına da ‘ülkeyi özgürleştirmek, demokrasiyi getirmek’ filan diyorsunuz.

Biliyorum girizgah çok uzun oldu. Ve biliyorum geçtiğimiz hafta ramazanın ruhuna uygun filmler yazacağımıza dair sözleşmiştik. Ama itiraf edeyim hesapta bu film, yani “Akılalmaz – Unthinkable” yoktu. Filmin içinde bulunduğumuz kutsal ayın ruhuyla ilgisi yok, hiçbir ayın ya da mevsimin ruhuyla ilgisi yok. Ancak bu konuda kalem oynatıyorsak, tarihe not düşmek de bir vebal kanaatimizce.

‘Akılalmaz’ çok kaba bir bakışla esasen ‘büyük çoğunluğun menfaati için, küçük fireler verilir’ gibi yakışıklı bir temayı içeriyor gibi. Lakin, her bu tür Amerikan propaganda filminde olduğu gibi, dış ambalajı her ne kadar yaldızlı ve şekerli ise de, içi pis ve kokuşmuş. Ne yazık ki böyle…

Konusu şu filmin: Eski Amerikalı, Delta Force askeri, patlayıcı uzmanı Steven Arthur Younger (Michael Sheen), Müslüman olduktan sonra sadece adını ve dinini değiştirmeyip, tüm hayatını değiştirerek Amerikan hükümetine ulusal bir tehdit haline gelmiştir. Üç farklı şehre nükleer bombalar yerleştirdikten sonra kendini yakalatır. Görünen bir amacı ve talepleri var ama asıl önemlisi görünmeyen ve işbirliği yaparak kendisini sorgulayan ordu ile hükümet görevlilerinin kendi kendilerine görmesini istediği siyasi ve insani yüzleşmeler sağlamaktır. Yerleri bilinmeyen bombalara karşı zamanla yarış başlayınca devreye, yöntemleri farklı olan işkence uzmanı Henry Herald ‘H’ Humphries (Samuel L. Jackson) ve FBI ajanı Helen Brody (Carrie-Anne Moss) girer. Biri ürkütecek, diğeri yatıştıracak, böylece Younger’dan bombaların yerini öğrenebileceklerdir. Ama karşılarında bütün planlarını yapmış, başına gelecek her şeyi bilen ve onlara hazırlıklı bir adam vardır.

Kabataslak film böyle bir konuya sahip. Elbette böylesi bir konu akıllara hemen 11 Eylül saldırıları ve sonrasını getiriyor. Hatırlarsınız, G. Bush saldırı sonrasında kendi ajanlarına işkence ile belge, bilgi toplama yetkisi vermişti. Yani, Akılalmaz bu açıdan bakıldığında ‘Hele bir sor niye yapıyoruz!’ filmi… ve hiç de yüksek olmayan bir ahlaki değersizlik manzumesi içeriyor.

Özellikle S. Jackson’un canlandırdığı taşeron işkenceci ile Amerikan halkına, ‘her şey sizin iyiliğiniz ve Amerikan halkının huzuru, mutluluğu için’ mesajı vermek isterken, senarist ve yapımcıların tercih ettiği ‘aptal’ca yol, umulur ki, dönüp kendini vurabilir. Evet Unthinkable bir ekim yapıyor, Amerikan halkının bilinçaltına yapılıyor bu: Bakın boşuna değil tee Afganistanlara, Iraklara gitmemiz. Boşuna değil Afrika’da cirit atamız. Ahan da böyle, biz gidip yuvalarında ezmezsek, onlar gelip yuvamızı yıkarlar.

11 Eylül sonrası oluşturulan bir politik kültür var. Daha çok masumiyet için bir takım paranoyaların zararı yoktur, gibi tuhaf bir mantık bu. Anlamak mümkün değil. Hele bizim gibi, ‘bir gemide 99 cani, bir masum olsa da o gemi batırılmaz’ düsturuna aşina bir kültür için asla kabul edilemez bir mantık bu. Ancak Hollywood bizden kabul etmemizi istiyor bunu. Hem de film formunda ambalajlayarak. Aslında bu mantık, cinayetleri, faili meçhulleri, kontra terörü ve daha bir milyon şeyi meşru gösterebilmek için paranoyaların zararsız olabileceğini de dikte ediyor. Ne ki buna film denmez, sanat hiç denemez. Belki kuru bir propaganda, belki iğrenç bir gizli reklam, o kadar…

Bir yerden sonra iyi oyunculuk, kaliteli görüntü, güzel müzik filan hikaye kalıyor. Niyetler amelleri, ameller sanatı darmadağın ediveriyor.

Öyle berbat bir final koşuyor ki, hakikaten akıl almaz!

İşkenceyi ak pak eden, ne yapalım bazen gerekiyor işte, dedirtmeye çalışan zalim bir film Akılalmaz. Mideniz sağlam ise, izleyebilirsiniz.


AKILALMAZ
(UNTHINKABLE)
Yönetmen: Gregor Jordan
Oyuncular: Samuel L. Jackson, Carrie-
Anne Moss, Michael
Sheen, Brandon
Routh,  Austin Nichols,  Gil Bellows,  Yara Shahidi,
Tür: Dram, aksiyon, gerilim
Süre: 92 dakika
2010, ABD




11 Ağustos 2011 Perşembe

Huzur öncelikli düşmanınızdır!



Yunan(lı) yönetmen Costa-Gavras, 1969 yılında çektiği ve 2’si Oscar olmak üzere 9 ayrı ödül alan Z-Ölümsüz filmini ünlü Rum yazar Vasilis Vasiliskos’un aynı adlı eserinden sinemaya uyarlamış.

Filmin başlarında şu çarpıcı cümle söyleniyor izleyiciye: “Gerçek kişilerle ve olaylarla olan benzerlikler tesadüf değildir; kasıtlıdır!”

Ve çok kısa olarak hikaye: Savaş karşıtı konuşmalar yapan ünlü bir siyasetçi faşist bir grup terörist tarafından öldürülür. Olay sırasında polisin hiçbir müdahalede bulunmaması, hükümetin ve askeri yetkililerin olayı örtbas etme girişimleri soruşturmanın çok daha derinlere uzamasını ve olası bir hükümet komplosunu akla getirecektir. Soruşturmayı yürüten savcı, devlet içinde bazı karanlık güçlerin farklı hesaplarının olduğunu fark eder. Kısa süre içerisinde devletin hakim güçleri savcıya baskı yapar. İşin garibi ülkenin hakim medyası da üç maymunu oynarken küçük bir medya muhabiri olayın üzerine düşer. Savcı olayı deştikçe karanlık ilişkilerin ne kadar derinlere indiğini hayretle görür. Karşılaştığı karanlık tablo onu ürkütmek yerine, tersine güçlendirir ve tüm yasa dışı yapılanmayı ortaya çıkarmak için var gücüyle çalışır.


 Z-Ölümsüz birçok açıdan önemli bir film. Bir kere sinematografik değerler anlamında mühim. Kurgusu, anlatımı, müziği ve diyalogları ile ayrıksı ve çarpıcı. Sonra sosyoloji ve siyaset bilimi açısından mühim. Belki ders olarak okutulacak kadar derin ve sarsıcı. Ve politik-ideolojik sinema adına da üzerinde tartışılması gereken bir yapım. Yönetmen Costa-Gavras bazen sanatı tehlikeye atabilecek kadar sert ve karşı bir duruş ile anlatıyor derdini. Enteresandır bu durum filminin değerini düşürmek yerine daha yukarıya çekiyor.

Hele hele filmin girişinde ülke meselesini tarım bakanının ağzıyla ve ‘bitkiler ve küf’ başlığıyla anlatması var ki, insanı mest ediyor. Her türlü düşünceyi ve karşı görüşü zararlı küfe benzetip, gerektiğinde adam öldürmeyi bile bir ‘temizlenme’ olarak gören polis-asker şefinin bakış açısını sunarken insan düşünce okyanuslarına dalıp dalıp çıkıyor.



Bakan şöyle bitiriyor sözlerini: “Beyler, hatırlatıyorum ki önceki yıllarda olduğu gibi, uçaklar emrinizde olacaktır çiftçileri küfe karşı uyarmanız için, asmaları mahveden bir hastalık, insanları perişan eden diğer ideolojik hastalıkla aynı anda ortaya çıkmıştır.” Ve mikrofonu polis şefine veriyor: “Bir ideolojik hastalık küf gibidir ve önleyici tedbirler gerektirir. Küf gibi mikroplar ve çeşitli parazit unsurlar neden olur. Bu nedenle insanların uygun çözeltilerle tedavisi kaçınılmazdır. Birinci aşama okullarda oluşur. Benzetmeyi bağışlayın, tomurcuklar hâlâ çok gençtir. İkinci tedavi kolej öğrencileri veya genç işçiler olarak çiçeklenmeye başladıklarında olur. Püskürtme ve kutsal milli hürriyet ağacını ideolojik küf hastalığından kurtarmak için en iyi zaman askerliktir.” Size bir şeyler hatırlatıyor mu bu cümleler? Bana sanki herhangi bir ulusalcı sitenin forumundan alınmış gibi geldi!

Enteresan olan filmde aslında ülke adı hiç geçmez. Ancak buna rağmen Yunanistan’da 1963 yılında solcu milletvekili Gregoris Lambrakis’in öldürülmesi sonrasında gerçekleşen olayların kurgulanarak yansıtıldığı açıkça bellidir. Öte yandan filmi izleyen herkes filmin, 1967 ile 1974 arasında Yunanistan’da hüküm süren askeri yönetimi eleştirdiğini çok iyi bilir. Z-Ölümsüz’de, daha sonra Yunanistan’ın Cumhurbaşkanı olacak olan savcı Christos Sartzetakis’ı Jean-Louis Trintignant canlandırıyor. Aslında daha ünlü oyuncular olmalarına karşın, Yves Montand’ın ve Irene Papas’ın (Çağrı ve Ömer Muhtar’dan hatırlayacaksınız) filmde daha küçük ama önemli rolleri var. Montand, öldürülen solcu milletvekilini, Papas ise onun eşini canlandırıyor.

Filmin sonunda kahramanların akıbeti geliyor ekrana. Kimi 7. kattan düşerek ölüyor, kimi ‘kaçarken’ vuruluyor (!), kimi sürgüne gönderiliyor askeri rejim tarafından. Ardından bir yasaklılar listesi geliyor ki, akıllara ziyan. Rus klasiklerinden giyim tarzlarına, basın özgürlüğünden sosyolojiye kadar uzayıp giden inanılmaz bir yasaklar listesi. Modern müzik ve hatta matematik. Muhtemelen dönemin iktidarını elinde tutanlar Dostoyevski’den Becket’e kadar hemen herkesi ‘kendileri için tehlikeli dış güç ve ülkeyi bölmeye çalışan hainler’ olarak görüyordu. Filmin isminin neden Z olduğunu da yine son kısmında anlıyoruz. Dönemin güçleri Yunanca’da ‘Ölümsüz’ anlamına gelen ‘Z’ harfini de yasaklamış…


 Girişte de söylediğim gibi film eski ama güncelliğini -hele hele bizim gibi ülkelerde- hiç yitirmemiş bir baş yapıt. Filmi izlerken ülkemizde yaşanan gelişmelerle olan benzerliklere hayret ederken, sanki birkaç ay önce çekilmiş hissi uyanıyor insanda. Dink Cinayeti’nden Danıştay Saldırısı’na, insanların fişlenmesinden, vatan kurtarma psikolojisinde olan ruh hastalarına kadar yaşayan her karakterin bir parçasını bulmak mümkün. Yunan kuvvacılarından, tekaüt komutanlarına, kendini hukukçu zanneden faşistlerden, dernek adı altında örgütlenen karanlık çetelere, oradan savcı Zekeriya Öz’e kadar hemen her şey var filmde. Ve tabii medya da…

Film doğal olarak Yunanistan’da yasaklandı, ülkemizde de 1989’da, yani çekilmesinden 20 yıl sonra gösterim şansı buldu. Z-Ölümsüz’ü DVD olarak bulmak mümkün şimdi. İzlemenizi salık veriyorum, yazdıklarımdan çok daha fazlasını bulacağınızdan emin olun.