4 Mayıs 2012 Cuma

Yaşatmaya ve öldürmeye dair


İnsanoğlu fıtratı gereği, işlediği kabahat ve günahların vebalini bir başkasına yıkmaya meyilli. Bu meyil zaman içerisinde öyle bir evrilme yaşıyor ki, bir süre sonra insanlar hiç bir suçluluk ve sorumluluk hissi duymadan yerleşik kabahat ve günahlar ile mutlu bir şekilde yaşamayı başarıyor. Trafik Canavarı böyle tahayyülî bir yaratık mesela. Bu ülkenin yollarında her gün onlarca insan (Trafik kazasından ölenlerin sayısı terörden ölenlerden kat be kat fazladır) bu heyulaya mal ediliyor ve ölmeye devam ediyoruz. Töre de böyle bir şey. 

Meselenin kaynağına inildiğinde, kavramsal açıdan hiç de olumsuz olmayan bu terim, ne yazık ki zaman içinde toplumun günah ve kabahatlerini üzerine yıktığı bir imajiner kötülüğe dönüşmüş durumda.

Töre Cinayeti diye bir kavram var mesela. Kimse oturup da, töre gibi kaynağı temiz bir kavram ile cinayetin nasıl yan yana getirilebildiğini sorgulamıyor. Bunun yerine her gün gazetelerde töreyle ilgili şiddet ve cinayet haberleri okumaya devam ediyoruz. Katil olan insanlar, yani biziz. Bizim vicdansızlığımız, cehaletimiz ve insafsızlığımızdır yazılıp, çizilmesi gereken.

Son dönem Türk sinemasında Kış mevsiminde geçen film bulmak kolay değil. Ateşin Düştüğü Yer, öyküsüne paralel olarak iklim değişikliğini de seyirciye geçirmeyi başarıyor. 

Yönetmen İsmail Güneş son filminde bunu ele alıyor. Şöyle diyor Ateşin Düştüğü Yer’in tanıtımlarında: “Bu ülkede; her gün 140, her hafta bin, her ay 4 bin 200, her yıl 51 bin aile içi şiddet vakası yaşanıyor.” Ve soruyor, “Bu kadarı fazla mı diyorsunuz?” Akabinde daha da ilerletiyor ve vicdanlarımızın ne kadarına tolerans göstereceğini sorguluyor.

Filme geçmeden önce senarist-yönetmen hakkında birkaç şey söylemek isterim. İsmail Güneş –maalesef- filmleriyle izleyiciden hak ettiği karşılığı bulamamış bir sinemacı. Bugüne kadar çektiği filmler değişik sebep ve –kahrolası- ön yargılar yüzünden layıkıyla ma’kes bulmamış ne yazık ki. 

Dediğim gibi bunun birçok nedeni olabilir. Ama kesinlikle kendine has bir sinema dili ve tarzı olan bir sinemacıdır. Ticari filmlere prim vermez ama propaganda da üslubu değildir, hikayeleri didaktizmden uzaktır, izlenilmeme, sahip çıkılmama pahasına bunu yapar Güneş. Çünkü inandığı bir şey vardır ve bütün filmleri inandığı bu yolun birer kilometre taşıdır. Ateşin Düştüğü Yer, bana göre, İsmail Güneş filmografisinin mihenk taşı hüviyetinde bir çalışma.



Film, Maide Suresi 32. ayetiyle açılıyor: “Kim bir kişiyi öldürürse, bütün insanlığı öldürmüş gibidir ve kim bir kişiyi kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibidir...” Ve sanırım bu giriş –maalesef- içimizdeki önyargı barajına takılmaya müsait. Ki geçtiğimiz Antalya Film Festivali jürisi de muhtemelen böyle bir bariyere takılıp, festivalin teması ve jüri üyeleri kadın olduğu halde Ateşin düştüğü Yer’e 10 üzerinden 0 (Yazıyla ‘sıfır’!) vererek filmi elediler. Festivale kabul edilen filmlerin muhteva ve düzeylerine bakınca, Ateşin Düştüğü Yer’e yapılan bu muamelenin başka bir açıklamasının olması güç.

Aslında hikaye son derece bildik: Muğla’nın Fethiye ilçesinde portakal bahçesinde işçi olarak çalışan beş çocuk babası Osman ve eşi Hatice, kendi dünyalarında mutlu şekilde yaşayan bir ailedir. 17 yaşındaki güzeller güzeli kızları Ayşe rahatsızlanıp bayıldığında Osman, üzerine titrediği bu ‘cücük’ünü can havliyle hastaneye yetiştirir. Ayşe’de çok ciddi bir kalp sorunu vardır ve aile maddi/manevi tüm imkanlarını kızlarını iyileştirmek için seferber ederken başka bir sürpriz bu hastalığı geri plana iter: Ayşe hamiledir. Bu şok gerçek karşısında sarsılan aile, öncelikle bu işin failini arar. Ketum genç kız ölüm fermanını da imzalamış olur. Böylesi bir ‘leke’ için ta memleketten kalkıp gelen feodal kadro Osman’a infaz için gerekli altyapı ve malzeme desteğini de sağlar. Ve talihsiz baba/kız iç burkan bir ölüm yolculuğuna çıkar. Hayat kurtarmak için başlayan öykü, bir anda öldürmek için harcanan çabalara dönüşür. Ne ki, vicdan denen o muhteşem mekanizma bir süre sonra devreye girer ve tekrar yaşatmaya dair çırpınışları izleriz.

Filmde usta işi oyunculuklar var, özellikle Baba (Hakan Karahan) ve Anne (Yeşim Ceren Bozoğlu)  abartısız oyunlarıyla göz dolduruyorlar. 

Kur’an-ı Kerim’in en sarsıcı surelerinden biri olan Tekvir, muazzam bir şekilde kıyamet ve hesap gününü resmeder, ardından sicillerin açılıp, hesabın verilmeye başlandığını belirtir. 7 ve 8. Ayet ise çok enteresandır. Dünya tarihi boyunca ne büyük günahlar, haksızlıklar, zulümler, vicdansızlıklar varken kutsal kitap şöyle der; “Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza; ‘Hangi suçtan ötürü gömüldü?’ diye…” 

Tarihçiler cahiliye döneminde kızların diri diri toprağa gömülmesini aktarırken, babaların kızları güzelce giydirip, süsledikten sonra, bir aile büyüğüne ziyaret için götüreceklerini söyleyerek kandırdıklarını anlatırlar. Filmin kahramanı baba da kızını böyle kandırıyor. Başlarda bir akrabasına ve ameliyata gittiğini düşünen genç kız, zaman içinde gerçeği hissediyor, fark ediyor ve nihayet kaderine teslim oluyor, itiraz etmiyor, çırpınmıyor. Belki de Ateşin Düştüğü Yer’in en çok yakan kısmı burası!

Film son derece mütevazı ve küçük bir aile hayatıyla açılıyor. Genç kızın bayılmasıyla aniden tempo kazanıp, adeta bu tür olumsuz gelişmelerin nasıl idrak kilitlenmesine neden olduğunu gösterircesine hızla gelişiyor. Hastanede karşımıza çıkan turist çift ile bir bakış açısı kazandırıyor yönetmen. Ve kısa süre sonra muazzam bir yol hikayesine dönüşüyor, kendi mecrasında akan bir pınar gibi usulca akıp gidiyor.

Aynı sorunu farklı bir kültür koduyla paralel olarak ele almak güzel bir kontrast ve müthiş bir buluş. Lakin filmin ortasından sonra bu renkliliğin aniden kaybolması filmin sıkıntılarından biri. 

Yönetmen Güneş kamerasını giderek insan vicdanına yaklaştırıyor ve bu yakınlık bir süre sonra insanın ne derece zalimleşebildiğini görmemizi sağlıyor esasen. Bu açıdan bakıldığında, Ateşin düştüğü Yer bir çeşit ‘vicdan sineması’ örneğidir.

Malum, İsmail Güneş’i kategorik olarak sıklıkla Milli Sinema, Beyaz Sinema, İslamcı Sinema gibi kalıpların içine sokanlar çoktur. Oysa yönetmen ısrarla bu tabirleri reddeder. Ateşin düştüğü Yer’i illa bir kümenin içine koyacak olursak rahmetli Halit Refiğ’in 12 Eylül darbesinden sonra geliştirmeye çalıştığı ‘Vicdan Sineması’ çerçevesinde değerlendirmek daha isabetli olacaktır.

Filmin en güçlü yönü şüphesiz resimleri. Güneş, görsel sanat formasyonu almış bir sanatçı olmanın farklılığını ortaya koymakla beraber, kullandığı katman ve metaforlar ile de Ateşin düştüğü Yer’i hem kendi sinemasında, hem de Türk sinemasında müstesna bir yere yerleştiriyor. Evin hemen önünde aniden beliren ve babanın canını yakan kökü derinlerde kaya, çıkılan yolun bir kenarının sürekli uçurum olması ve hikayenin gidişatına göre sarp kayalıklar ile bu uçurumun yer değiştirmesi, son derece etkileyici rüya sekansındaki katmanlama, mola yerinde aniden beliren öğrenci çocuklar, açılmayan bagaj kapağı, suya zehir katılması vs. Böyle onlarca metafor barındırıyor film.

Filmde epeyce fazla metaforik gönderme ve katmanlama var. Bir yol filmi olan Ateşin düştüğü Yer , oyunculuklar kadar bu imgelemleriyle de alkışı hak ediyor. 

Bir özelliği daha var Ateşin Düştüğü Yer’in. Daha önce de belirtmiştim, özellikle sinemamızın TV dizilerine yenilmesinden sonra çekilen filmlerin hemen hepsi ‘Yazlık’ filmlerdir. Kimse kolay kolay bir kış öyküsü anlatamaz. Şartlar uygun değildir zira; teknik ekip yoktur, oyuncu yoktur, malzeme yoktur. Hepsi TV sezonunda kullanılmaktadır çünkü. Ateşin Düştüğü yer günlük güneşlik bir portakal bahçesinde açılıyor ve filmin atmosferine göre hava şartları da gittikçe ağırlaşıyor. Yönetmen o kadar ustaca veriyor ki bu iklim değişikliğini finaldeki bembeyaz örtü son derece başarılı bir fon oluşturuyor.

Oyunculukların yerli yerinde, abartısız bir şekilde kullanıldığı filmde, küçük/büyük tüm oyuncular iyi iş çıkarmışlar.

Birkaç problemi de var şüphesiz. Şahsen son derece yerinde ve filme renk verdiğini düşündüğüm turist çift, bir yol ayrımından sonra aniden ortadan kayboluyor. Finale kadar bir şekilde yine iki hikaye bağlanacak diye bekliyoruz ama olmuyor bu. İkinci ve bence daha büyük bir mesele ise; Doğulu baba/kız ilişkisine bir nebze olsun batılı bir mental yaklaşım sergiliyor yönetmen. Sonu ölümle bitecek olan bir çatışmadaki ortam bu kadar naif ve diyaloglar bu kadar steril olmaz gibi geliyor bana.

Genç oyuncu Elifcan Ongurlar Türk sineması için yeni bir keşif. 

Duruş olarak da kadraj sürekli babanın yanında duruyor. Bu anlaşılmaz bir şey değil. Film ileriye doğru yol aldıkça babanın iç dünyasına daha da yaklaşırken, derinlerde bir yerde duran vicdanı kurcalıyor. Bütün bunlar olup biterken, kızın iç dünyasına dair neredeyse hiçbir şey görmüyoruz. Şüphesiz bu yönetmenin bir tercihi olarak açıklanabilir. Ancak, kameranın peşine düştüğü odak tekil değil, baba/kız sürekli aynı yerde ve resmin yarısını kız oluştururken, onun duygularıyla ilgilenmemek bana çok 'eril' bir bakış açısı olarak geldi. Anneyi, amcayı ya da töre uygulansın diye baskılayan feodal yapıyı 'es' geçmek anlaşılabilir bir şey, lakin baba karakteri üzerine bir simetri problemi de var.

İnançlı bir çok ailenin baş ucunda bulundurduğu Ömer Nasuhi Bilmen’in ilmihalindeki ‘Taharet (temizlik) kitabı’ndaki başlıklardan biridir ‘Ateşe sokarak temizlenme’ ve ne yazık ki, bizler arınmayı farklı yorumlayıp, sosyal bir kangren olduktan sonra başta kendini de kurban ederek uygular hale gelmiş durumdayız.

İsmail Güneş'in filmografisine bakıldığında, 1999'da Gülün Bittiği Yer ile başlayan bir üçlemenin son halkası olarak duruyor Ateşin Düştüğü Yer. Malum; Gülün Bittiği Yer, muhtevası gereği son derece sert bir anlatım ile 'işkence' meselesine gerçekçi bir bakışta bulunuyordu. Üçlemenin ikinci halkası Sözün Bittiği Yer ise, tam tersi bir yapıya sahipti ve merhametin en yumuşak tonundan sızıyordu yüreklere. Güneş bu kez insanımızın acımasızca kalıplaştırdığı algıları yerleştiriyor bu 'Yer'e ve kamerasına adeta bir vicdan zaviyesi kazandırarak, klişe öykülere, hayatın gerçeklerine doğruyu göstererek karşı duruyor.

Ateşin Düştüğü yer, toplumsal ikiyüzlülüğümüz, günah ve kabahatleri kendi dışımıza iterek sıyrılmaya çalıştığımız bir konuda çok önemli şeyler söylüyor. Birilerini bir şey adına kurban ederken esasen gerçek kurbanın kendimiz olduğumuz da sinema diliyle anlatıyor. İzleyin bence.