
Malum; Muhteşem Yüzyıl dizisi dolayısıyla ‘sinema ve tarih’
üzerine çokça tartışma yapıyoruz bu günlerde. Topa siyasetçilerin de
girmesiyle, bir miktar toplumsal gerilim noktası da oluşturuyor bu tartışma.
Esasen tarih başlı başına bir problematik. Galiba esas sıkıntı bizim tarihimize
bakarken ‘kurmaca ve gerçek’ arasında sıkışıp kalmamızla ilgili. Hele bizim
gibi, tarihi zengin, tarihçisi epey fukara olan bir memleket için. Bizdeki
tarihçilerin kahir ekseriyeti pop-corn tarihçi maalesef. Ve sinema, kendi
çıkarları uğruna bir oyun hamuru gibi görüyor tarihi. Alıyor eline ve istediği
şekli verip, kimi zaman gerçeği tepetaklak edip perdeden bambaşka bir tarih
sunuyor bize. Ve bizler, filmlerin başarısı nispetinde inanıyoruz bize sunulan
geçmişe. Birazdan bu meseleyi biraz daha açacağız.
Ben Affleck ismi pek çok sinemacı için bir muammamdır. Zira oyuncu
olarak bulunduğu ‘sade suya tirit’
filmlerle pek bir kıymet-i harbiyesi yoktur Affleck’in. Hatta çoğu eleştirmen
için, ‘Kötü’ bir oyuncudur. Ancak aynı şeyleri yönetmenlik ve senaristliği için
söylemek zordur. Zira geçmişinde Gone Baby Gone ve The Town gibi kalburüstü iki
filmi saklar Affleck. Ki bu nedenledir, çoğu kişi onu kurt sinemacı Clint
Eastwood’a benzetir.
![]() |
| Ben Affleck: Kötü oyuncu, iyi senarist ve yönetmen. |
Ben Affleck, Joshuah Bearman’ın Tahran’dan Kaçış’ından (Upuzun bir makaledir) yola
çıkılarak (Buna Antonio Mendez’in Master In Disguise’inden bazı bölümleri de
eklemiş) senarize ettiği tarihsel bir olayı ele aldığı Argo ile karşımızda.
Aslında hiç de fena bir açılış yapmıyor film. Story-board
ağırlıklı bir anlatım ile meselenin cemaziyülevveli veriliyor önce: "Dönemin
İran Devlet başkanı, ülkedeki yabancı petrol şirketlerini kovup, doğal zenginlikleri
İran halkına kazandırınca Amerika ve İngiltere onu indirip yerine, bir kukla
gibi kullandıkları Şah’ı getirdi. Şah dönemi ise, İran halkını büyük acılar
çektiği, baskı ve zulmün zirve yaptığı bir devirdi. Nihayet halk sürgündeki din
adamı Humeyni’ye destek verip, İran devrimini gerçekleştirdi…”
Sabırsız Amerikan milliyetçilerini epey kızdıracak, hatta
salondan çıkmasına sebep olacak bu giriş sekansından sonra, onların hoşuna
gidecek bir filmi akmaya başlıyor.
![]() |
| Argo, her ne kadar karakterlere çok fazla yaklaşmayı tercih etmese de, Kanada Konsolosunun evine sığınan 6 Amerikalının kurtarılma hikayesini anlatıyor. |
Hikâye şöyle: İran Devrimi’nden sonra yapılan rutin
gösterilerin birinde halk, Amerikan konsolosluğunun önünde büyük bir nümayiş
tertip eder.
Amerikalılar, ‘nasıl olsa protestocular içeri girmez’ diye
rahattır. Ancak öyle olmaz ve değişik detay planlar ile bilinçli olarak organize
edildiği anlaşılan halk, kapıları kırıp içeri girer. Elçilikte bir panik
başlar. Kimi belgeleri imha ederken, kimi de kaçmayı düşünür. Argo, kalanları
bırakıp elçilikten kaçan 6 Amerikan vatandaşının hikayesine yoğunlaşıyor.
Film, ilerledikçe adeta renk değiştiriyor ve başlarda haklı
gibi görünen İranlıların tamamı (Bir tek Kanada konsolosunun hizmetçisi Seher
hariç) kötü kişiler olarak sunuluyor. Ben Affleck’in film diliyle hakikatin
peşine düşmek gibi bir kaygısı olmadığını anladığımızda ise, Argo, çoktan
Amerikan milliyetçiliğini gıdıklayan klişe bir vatanseverlik kostümüne bürünmüş
oluyor.
Filmdeki CIA uzmanı Tony Mendez (Ki onu yönetmenimiz Ben
Affleck canlandırıyor) Kanada elçisinin evine sığınan altı Amerikalıyı
kurtarmak için enteresan bir fikir geliştiriyor. Kendisi Kanadalı bir film
yapımcısı kılığında Tahran’a gidecek, kısılıp kalmış altı kişiyi de film
ekibinden insanlarmış gibi göstererek kirişi kıracaklardır. Bunun için sahte
bir film yapımı kurgulaması lazım.
![]() |
| İki usta isim; John Goodman ve Alan Arkin oldukça iyi iş çıkarmışlar. |
Bu ‘Kanadalılık’ esprisi aslında belirli gerçekliği olan bir
durum. Bilmiyorum, Amerikan Devleti, yurtdışına çıkan vatandaşlarına dağıttığı
broşürlerde, ‘Eğer Amerikalı olduğumuz için bir tehlike hissederseniz hemen
Kanadalı taklidi yapın’ diye yazıyor mu ama bir Amerikan vatandaşı için,
tehlikeyi hissettiği an Kanadalı kimliğine gizlenmek, çok popüler bir gerçeklik
aslında.
Hikayemize devam edecek olursak; Tony Mendez’in film yapma
numarasını inandırıcı kılabilmek için Hollywood’dan profesyonel yardım alması
gerekiyor. Bunun için Lester Siegel, John Chambers isimli iki Hollywood
çakalını buluyor. Filmin en beğendiğim kısım da bu sahneler oldu açıkçası.
Tamamen düzmece (fake) olan bir filmi
legalize etmeye çalışırken, hem Amerikan film endüstrisine sağlam vuruşlar
yapıyor, hem de filmi eğlenceli hale getiriyor.
Filmin bu bölümleri adeta aforizma gösterisi gibi. Maymunlar
Cehennemi filmini izlerken akla gelen, ‘yalandan film çekme’ fikri, bir ara o
kadar ciddi kara mizah yükleniyor ki, biraz daha ısrar edilmiş olsa, ana
öyküden sapacak duruma gelecekmişiz. Örneğin, ‘Bir şebeğe bile bir gecede yönetmenlik
öğretirim’ diyor kahramanımız. Diğeri ise, ‘Hollywood, yalanın meslek olduğu
şehir!’ diyor.
Ancak, sadece bu bölümlerde bir derinleşme ve alt metin
okuyabiliyoruz. Geri kalan kısımlarda kendini hiç zahmete sokmuyor hikâye. Tabiri
caizse, yüzeydekileri toplamakla yetiniyor Affleck.
Mesela yan öyküler derinleşmiyor bir türlü… İhtimal ki, bir
miktar trajedi barındıran ‘Tom ve ailesi’nin yan öyküsü, başta ve finalde, kaba
fırça darbeleriyle geçiştiriliyor. Rehinelerin iç dünyalarına girmeyi
denemektense, aksiyonun hızına kaptırıyor kendini.
Film her ne kadar daha çok politik-gerilim türüne göz kırpsa
da, vaktiyle bu türün ustalarından izlediğimiz yapımlara çok fazla yanaşamıyor
Argo. Misal bir Costa Gavras, Sydney Pollack ciddiyeti yok. Kaba bir bakışla,
‘dürüst’ bir görüntü verse de, film ilerledikçe politik-gerilimi bırakıp kuru
bir milliyetçilik damarına saplanıp kalıyor.
‘Kriz çözmede
Hollywood etkisi’ denen bir realite de var galiba. Daha önce, hikâye olarak
farklılık içerse de, çözüm benzerliği açısından benzer filmler görmüştük. Sanırım
Argo’yu diğer, benzer çözüm içeren filmlerden ayıran en büyük özelliği, hızlı
kurgusu ve kadrajları. Affleck, bol miktarda yakın ve omuzda çekim ile yer yer
seyri zorlaştırsa da, bir tür gerçeklik hissi vermeye çabalıyor. Başlarda çok
benzettiğim Wag The Dog’dan da ayrılıyor bu yönüyle.
Ama hakkını teslim etmek lazım son derece özenli bir film
Argo. Filme ritimli kurguyla belli bir adrenalin pompalamayı başarıyor. Tıkır
tıkır işleyen bir film mekaniği var. Mekanlar, tiplemeler, dekorlar ve aksesuar
oldukça etkileyici. Renkler ve ‘gren’li anlatım inandırıcılık hissini yukarı
çekiyor.
Elbette bunda, Affleck’in şimdiye kadar çalıştığı en yüksek
bütçeli film olmasının da etkisi var. 45 milyon dolar (Şu ana kadar sadece
ABD’de 90 milyon dolar gişe yaparak zarar etmeyeceğini belli etti) bütçeli
film, bu yaklaşımıyla doğal olarak gerçek mekânlarda, yani İran’da
çekilemezmiş. Bunun yerine ülkemizi tercih etmişler. İran sahnelerinin tamamı
Türkiye’de çekilmiş.
![]() |
| Türkiye'den geçen her film gibi, Ayasofya'ya uğramadan edemiyor Argo. Üstelik senaryo gereği hiç de gerek yokken. Maksat turistlik olsun! |
Aslında kısmi olarak Türk yapımı bile sayılabilir Argo. Çoğu mekan ülkemizden... İçinden Türkiye'nin geçtiği her Amerikan filminde olduğu gibi
Sultanahmet-Ayasofya hinterlandı Argo’da da var. Sultanahmet Camii avlusuna
girilip, oradan her nasılsa (bizim bilmediğimiz bir geçiş kapısı olsa gerek)
Ayasofya’nın içine geçiliyor. Bunlar doğrudan ülkemizi gösteren sahneler. Bir
de, İran’da çekim yapamadıkları için, İranlaştırılmış Türk sokakları,
çarşı-pazarı var. Sanat, makyaj, yapım ve oyuncu kadrosunda çalışan Türk sayısı
hiç de az değil.
Oyunculuklarda özellikle Goodman ve Arkin çok başarılı.
Affleck, yüzündeki o ‘ebleh’ ifadeyi sakalla ciddi anlamda kapatıyor. Ve
kendine çok fazla diyalog yazmayarak, oyunculuk yönünü filme fazla dahil etmemesi akıllıca. Sair oyuncular istenileni vermişler. Lakin, bu tür her
filmde olduğu gibi, İranlıları oynayan oyuncularda doğal bir ‘Kötülük’ maskesi
var.
Argo, Amerikan sistemini ak kaşık gibi göstermiyor ama
Amerikalılık tuhaf ve tabansız bir diğerkâmlıkla abartılıyor nedense.
![]() |
| Filmin gerilim dozunun en yüksek olduğu sahne; hava limanı geçişi. Girişinde her ne kadar 'yaşanmış hikaye' dese de, bu kısım kurmaca. |
Toparlayacak olursak, galiba iki Ben Affleck var. Biri;
vasatın da altında bir popüler Amerikalı aktör, diğeri; ele aldığı her konuya layıkıyla
eğilen ve iyi bir sinema çıkarmayı başaran, akıllı adımlarla ilerleyen bir
senarist-yönetmen Affleck. Açıkçası Gone Baby Gone ve The Town ile yönetmenlik
yolunda artan bir ivme ile yükselirken, takıldığı ‘ucuz’ milliyetçilik ve klişe
tarlasından dolayı ciddi bir duraksama dönemi yaşıyor. Belki de beklenti yüksek
tutulduğu için (aralarında benim de bulunduğum) bazılarına hayal kırıklığı
yaşatıyor. Argo, ilk sekansı dışında adım adım Amerikan seyircisini mutlu etmek
için çekilmiş gibi bir yapıda ilerliyor ve ‘Muhtaç olduğun kudret film
karelerinde mevcuttur’ mesajı veriyor.
Filmin içeriğiyle ilgili oluşan sorular, aslında sinema ile
tarih birlikteliği için sorulan sorulardan ibaret. Anlatılanların ne kadarı
kurmaca, ne kadarı gerçek? Cevapların bazılarını biz, senaryoya kaynaklık eden
kitaplardan dolayı biliyoruz. Mesela, filmdeki gerilimin tırmandığı anlardan
biri olan çarşı-Pazar sahnesi gerçekte yaşanmamış. Keza finaldeki havaalanı
sahnesi de tamamen kurmaca.
Gerçeğin kalan parçasını film dışı okumalarla öğrenme
imkanımız var elbette ama izleme şansımız yok sanırım. Misal, İranlıların
çektiği ‘Şahı gizlendiği Amerikan toprakların alıp getirip, hesap soracak bir
ekibin hikayesi’ni anlatan bir filmi hiçbir zaman görmedik. Onun yerine
Ghobadi’nin ‘Şah zamanında çok iyi sevişirdik, şimdi her şey yalan oldu’
içerikli Gergedan Mevsimi var elimizde.
Hasıl-ı kelam, Affleck, iyi bir sinema ile, hakikatin peşine
düşmektense, Amerikalı izleyicilerin vatanseverlik hislerini okşayan ve ‘Bahsi
geçen film Oscar için emir ve görüşlerinize hazırdır!’ içerikli bir filme imza
atmış.

































