2 Kasım 2012 Cuma

Artık devir değişti, tabii Bond da değişti!



Ünlü Yazar Ian Fleming şayet yaşıyor olsaydı şu anda 110 yaşında filandı. Asker/Gazeteci kökenli yazar, bir casus romanı olan James Bond karakteri üzerinden toplam 12 kitap yazdı ama sinemanın da cazibesiyle yayıncısı bu efsaneyi yaşatmaya devam etti. Bu arada, seriye başladıktan sonra, ölene kadar Fleming’in her yıl bir Bond romanı yazdığını da not olarak düşelim.

Fleming’in ölümüyle, John Gardner, Raymond Benson, Sebastian Faulks gibi kalemlerin de katkısıyla serinin kitap sayısı 30’u buldu sanırım. Vizyona giren son James Bond filmi Skyfall ise perdeye aktarılan 23’üncü Bond filmi. Bir de ‘Genç Bond’ serisi ve yazarı Charlie Higson var ki, artık onun yaptığı ‘etinden, sütünden’ bahsine girdiği için fazla ayrıntı vermeyelim.

Şunu ekleyelim, James Bond yazarlarının sonuncusu Sebastian Faulks bizce güzel bir şey yaptı ve kahramanı ait olduğu yıllara, 1960’lara geri götürdü. 2008 yılında yazdığı Devil May Care’de hem dönemin, hem de diğer James Bond romanlarının tadı ve göndermeleri bulunuyor. Geçtiğimiz yıl yayınlanan ‘Carte Blance’de ise Sudan’a uzanıyor casus Bond.

Yazıldığı ilk döneme bakılırsa Bond serisinin kendi içinde tutarlı ve belli bir konteksi vardı. Nihayetinde ‘Majesteleri’nin sistemi’ adına hizmet veren, dünyayı yok etmek isteyen kötülere karşı amansız mücadele eden bir casusun maceraları. Ki genel itibarıyla bu kötülerin sağına soluna serpiştirilen güzel hanımlar, akabinde ve detayında bu hatunların kahramanın dayanılmaz cazibesine kendilerini kaptırmalarıyla son bulan maceralar!

Tekmili birden 007'ler. 
Daniel Craig, Bond'un salon erkeği olmadığını ispata uğraşırken epey hırpalanıyor!
Ne ki zamanla köprünün altında çok sular aktı. İmparatorluk sadece hoş bir “figür” olarak kaldı. Dolayısıyla kraliçeye sadakatin yerini başka şeyler doldurdu. Tam da bu noktada kitaplardaki maceralar değişmeye başladı. Bond, artık sömürge topraklarına gidip, acımasız kötüleri alt etmeye başlar oldu. Tüm bunları yaparken Ajan Bond, dudak uçuklatan yeni teknolojiler kullanır, pahalı ve donanımlı araçlara biner, marka marka içkiler tüketir oldu. Bu noktada, yazarı Fleming’in günde 70 tane sigara içip, bir şişe 'cin' tüketen epey ehli keyf biri olduğunu da hatırlatalım.

Sinemanın bu gözü pek ajanı keşfetmesi uzun sürmedi elbette. Sean Connery’in başrolü oynadığı ilk Bond filmi Dr. No çekildiğinde sene 1962 idi. Sadece 1 milyon dolara mal olan film, dünya genelinde 60 milyon dolar gişe yaparak bire altmış verince devamı geldi.

Fleming ilk iki Bond filmi olan 'Dr. No' ve 'From Russia with Love 'ı görecek kadar yaşadı. Otoriteler bu iki film aslına en sadık film sayarlar. Sonra çekilen Bond filmleri, başlıkları haricinde romanlara pek de sadık kalmadıkları gibi, konjonktürel olarak karakteristik değişime de tabi tutuldular.

Filmin Adana çekimlerinde bir şekilde casuslar savaşının ortasında kalan Adanalı Teyze. Kapalıçarşı sahnesinde de, bir esnafın çocuğuna 'eşşek sıpası' şeklinde seslenme bonusu var!
Sean Connery ve Roger Moore’un canlandırdığı James Bond daha karizmatik olmasına rağmen, daha yüzeysel karakterlerdi. Sonraki Bond’lar Timothy Dalton ve Pierce Brosnan ise, derdi tasası‘hatun’ olan salon erkekleriydi. Daniel Craig’de hem bu karakter açmazının özgül ağırlığı alındı, hem de kitaplarda olup, filme konurken ihmal edilen ‘Ruh’ verilmeye çalışıldı. Tabiri caizse James Bond, Jason Bourne gibi daha ‘insani’ bir karaktere dönüştürülmeye çabalandı. Craig ile beraber alınan yol, sadece kahraman üzerinden olmadı, zamanla muhteva da epey değişime uğradı. Son derece cimri bir yöntemle yapılan bu değişikliğin en tebarüz ettiği örnek oluyor Skyfall.

The World Is Not Enough'dan beri yazar koltuğunda oturan Neal Purvis ve Robert Wade'e bu sefer 'The Last King of Scotland', 'The Other Boleyn Girl', 'Frost/Nixon' ve 'The Damned United'in senaristi Peter Morgan'da katılınca ortaya Skyfall çıkmış oldu.

Herbiri birbirinden enteresan olan Bond kötülerinden akılda kalanlar. 
Biraz önce bahsini ettiğim ve Daniel Craig’in başrole geçmesiyle başlayan değişim Skyfall’da kendini iyiden iyiye hissettiriyor. Yalnız en önemli hususu asla ihmal etmiyor senaristler: Kötü kahramanın karizması… Zira yazarlar da çok iyi biliyor ki; kötülük de filmi değerli kılan en önemli unsurlardandır. Bu nedenle en az Bond karakteri kadar üzerinde durulur serinin kötü karakterlerinin. Kötü karakterimiz, sistemin kurbanı Silva, doğrudan öz yuvasını hedef alıyor ve sembolik olarak da bunu başarıyor. Masa üzerinde bir türlü yok olmayan, bir gözü kör köpek biblosu da ince göndermelerden sadece biri olarak duruyor filmde. Kötü kahramanımızın sıklıkla verdiği 'Günahlarını düşün' mesajı da bir yönüyle 'adam haklı beyler' dedirtecek kadar kullanılmış.

Filmin ana kötü karakterinin adeta dişileştirilmesi tam bir şaşırtıcı ayrıntı olmakla beraber, önceki Bond’larda karşımıza çıkan ‘çapkın kahraman’ı da ‘dumur’ eden unsurlardan biri oluyor.  Bence filmin en etkileyici sahnesi de burası. Epeyce sakin geçen bir hesaplaşma ile eski ve ‘malul’ olmuş bir ajan, popüler olan ajana hizmet ettiği sistemin kendisine yaptıklarını anlatıyor ve James Bond’un dertsizliğini, cilveleştikten sonra ‘Her şeyin bir ilki vardır’ ahlaksız imasıyla yerle bir ediyor. Bu rolü canlandıran Javier Bardem oldukça başarılı.

Sistemin kurbanı kötü adam, karizmatik yapısına 'efemine' sosu ekleyince, 'uçan sineği affetmeyen' Bond epey afallıyor. Javier Bardem, neredeyse kusursuz bir antogonist figürü çiziyor. Hafiften bir Hannibal Lecter durumu da var hani!
Öte yandan ciddi eksiklikler ve sair Bond (ve de casus) filmlerine göre epey hasarlı ve dengesi kaçırılmış yönleri de var Skyfall’ın. Espiyonaj varyantları, düğümler, sorular, merak oluşturmalar, şaşırtmalar, sürprizler son derece yetersiz. Neticede Casusluk dozu az, aksiyon dozu yüksek bir seyirliğe dönüşüyor Skyfall.

Şöyle bir ironi de var, malum; eski James Bond filmlerinde akla ziyan teknolojik aletleri ilk olarak 007 kullanırdı. Skyfall’da ise, neredeyse bu durumla dalga geçiliyor. Ajanımızın çaresiz kaldığı anda, eski aracını devreye sokması hoş bir ironi olarak çıkıyor karşımıza. 

İzleyici profilinin yaş aralığını bilinçli olarak aşağıya çekerken, daha önceki Bond’larda olmadığı kadar karizma yüklemesi yapmaya kalkışmak biraz çelişkili gibi duruyor. Sizi bilmem ama SkyFall’da ben mebzul miktarda son Nolan’ın çektiği son Batman (Kara Şövalye Yükseliyor) tadı aldım. Ki tam da bu noktada yönetmeni olan Sam Mendes’ten bahis gerekiyor. Meşhur Amerikan Güzeli ile övgü ve ödüllere gark olan bu İngiliz yönetmen, nazarımda "Azap Yolu" gibi son derece başarılı bir filmin yönetmeni olarak durur. Mendes, tıpkı Nolan’ın Batman karakterine yaptığını yapıyor ve Bond’u epey uzaklaştığı topraklarına geri çekiyor.

Hikaye Türkiye'de geçmiyor ama film Türkiye'nin içinden geçiyor. Tabii turistik bakış açısıyla...
Şüphesiz harcanılan emeğe nankörlük etmek istemem ama epey özenildiği belli olan jenerik ve şarkı bana göre bir yama gibi duruyor filmde.

İstanbul’dan geçen her yabancı yapım gibi, turistik dokuya heyecan eklenerek çekilen sahneler mevcut. Her şey bir tarafa, nedir bu ecnebi sinemadan çektiğimiz? Ne zaman akıllarına İstanbul sahnesi gelse anında göbek atma müziği ve Kapalıçarşı hinterlandı… Ecdat nasıl bir mimari yapmışsa, bir türlü indiremedik eski yapıların damlarından.

Hâsılı kelam; casus film türünü sevenleri tatmin etmekte yetersiz, Bond hayranlarına ise yeterli dozu verebilen bir çalışma var karşımızda. 

1 yorum: