Ünlü Yazar Ian Fleming şayet yaşıyor olsaydı şu anda 110
yaşında filandı. Asker/Gazeteci kökenli yazar, bir casus romanı olan James Bond
karakteri üzerinden toplam 12 kitap yazdı ama sinemanın da cazibesiyle
yayıncısı bu efsaneyi yaşatmaya devam etti. Bu arada, seriye başladıktan sonra, ölene kadar Fleming’in her yıl bir
Bond romanı yazdığını da not olarak düşelim.
Fleming’in ölümüyle, John Gardner, Raymond Benson, Sebastian Faulks gibi kalemlerin de katkısıyla serinin kitap sayısı 30’u buldu sanırım. Vizyona giren son James Bond filmi Skyfall ise perdeye aktarılan 23’üncü Bond filmi. Bir de ‘Genç Bond’ serisi ve yazarı Charlie Higson var ki, artık onun yaptığı ‘etinden, sütünden’ bahsine girdiği için fazla ayrıntı vermeyelim.
Şunu ekleyelim, James Bond yazarlarının sonuncusu Sebastian Faulks bizce güzel bir şey yaptı ve kahramanı ait olduğu yıllara, 1960’lara geri götürdü. 2008 yılında yazdığı Devil May Care’de hem dönemin, hem de diğer James Bond romanlarının tadı ve göndermeleri bulunuyor. Geçtiğimiz yıl yayınlanan ‘Carte Blance’de ise Sudan’a uzanıyor casus Bond.
Fleming’in ölümüyle, John Gardner, Raymond Benson, Sebastian Faulks gibi kalemlerin de katkısıyla serinin kitap sayısı 30’u buldu sanırım. Vizyona giren son James Bond filmi Skyfall ise perdeye aktarılan 23’üncü Bond filmi. Bir de ‘Genç Bond’ serisi ve yazarı Charlie Higson var ki, artık onun yaptığı ‘etinden, sütünden’ bahsine girdiği için fazla ayrıntı vermeyelim.
Şunu ekleyelim, James Bond yazarlarının sonuncusu Sebastian Faulks bizce güzel bir şey yaptı ve kahramanı ait olduğu yıllara, 1960’lara geri götürdü. 2008 yılında yazdığı Devil May Care’de hem dönemin, hem de diğer James Bond romanlarının tadı ve göndermeleri bulunuyor. Geçtiğimiz yıl yayınlanan ‘Carte Blance’de ise Sudan’a uzanıyor casus Bond.
Yazıldığı ilk döneme bakılırsa Bond serisinin kendi içinde
tutarlı ve belli bir konteksi vardı. Nihayetinde ‘Majesteleri’nin sistemi’
adına hizmet veren, dünyayı yok etmek isteyen kötülere karşı amansız mücadele
eden bir casusun maceraları. Ki genel itibarıyla bu kötülerin sağına soluna
serpiştirilen güzel hanımlar, akabinde ve detayında bu hatunların kahramanın
dayanılmaz cazibesine kendilerini kaptırmalarıyla son bulan maceralar!
![]() |
| Tekmili birden 007'ler. |
![]() |
| Daniel Craig, Bond'un salon erkeği olmadığını ispata uğraşırken epey hırpalanıyor! |
Ne ki zamanla köprünün altında çok sular aktı. İmparatorluk
sadece hoş bir “figür” olarak kaldı. Dolayısıyla kraliçeye sadakatin yerini
başka şeyler doldurdu. Tam da bu noktada kitaplardaki maceralar değişmeye
başladı. Bond, artık sömürge topraklarına gidip, acımasız kötüleri alt etmeye
başlar oldu. Tüm bunları yaparken Ajan Bond, dudak uçuklatan yeni teknolojiler
kullanır, pahalı ve donanımlı araçlara biner, marka marka içkiler tüketir oldu.
Bu noktada, yazarı Fleming’in günde 70 tane sigara içip, bir şişe 'cin' tüketen
epey ehli keyf biri olduğunu da hatırlatalım.
Sinemanın bu gözü pek ajanı keşfetmesi uzun sürmedi elbette.
Sean Connery’in başrolü oynadığı ilk Bond filmi Dr. No çekildiğinde sene 1962
idi. Sadece 1 milyon dolara mal olan film, dünya genelinde 60 milyon dolar gişe
yaparak bire altmış verince devamı geldi.
Fleming ilk iki Bond filmi olan 'Dr. No' ve 'From Russia with Love 'ı görecek kadar yaşadı. Otoriteler bu iki film aslına en sadık film
sayarlar. Sonra çekilen Bond filmleri, başlıkları haricinde romanlara pek de
sadık kalmadıkları gibi, konjonktürel olarak karakteristik değişime de tabi
tutuldular.
![]() |
| Filmin Adana çekimlerinde bir şekilde casuslar savaşının ortasında kalan Adanalı Teyze. Kapalıçarşı sahnesinde de, bir esnafın çocuğuna 'eşşek sıpası' şeklinde seslenme bonusu var! |
Sean Connery ve Roger Moore’un canlandırdığı James Bond daha
karizmatik olmasına rağmen, daha yüzeysel karakterlerdi. Sonraki Bond’lar Timothy
Dalton ve Pierce Brosnan ise, derdi tasası‘hatun’ olan salon erkekleriydi.
Daniel Craig’de hem bu karakter açmazının özgül ağırlığı alındı, hem de
kitaplarda olup, filme konurken ihmal edilen ‘Ruh’ verilmeye çalışıldı. Tabiri
caizse James Bond, Jason Bourne gibi daha ‘insani’ bir karaktere dönüştürülmeye
çabalandı. Craig ile beraber alınan yol, sadece kahraman üzerinden olmadı, zamanla muhteva da epey değişime uğradı. Son derece cimri bir yöntemle yapılan bu
değişikliğin en tebarüz ettiği örnek oluyor Skyfall.
The World Is Not Enough'dan beri yazar koltuğunda oturan
Neal Purvis ve Robert Wade'e bu sefer 'The Last King of Scotland', 'The Other
Boleyn Girl', 'Frost/Nixon' ve 'The Damned United'in senaristi Peter Morgan'da katılınca
ortaya Skyfall çıkmış oldu.
![]() |
| Herbiri birbirinden enteresan olan Bond kötülerinden akılda kalanlar. |
Biraz önce bahsini ettiğim ve Daniel Craig’in başrole
geçmesiyle başlayan değişim Skyfall’da kendini iyiden iyiye hissettiriyor.
Yalnız en önemli hususu asla ihmal etmiyor senaristler: Kötü kahramanın
karizması… Zira yazarlar da çok iyi biliyor ki; kötülük de filmi değerli kılan en önemli unsurlardandır. Bu nedenle en az Bond karakteri kadar üzerinde durulur serinin kötü
karakterlerinin. Kötü karakterimiz, sistemin kurbanı Silva, doğrudan öz yuvasını
hedef alıyor ve sembolik olarak da bunu başarıyor. Masa üzerinde bir türlü yok
olmayan, bir gözü kör köpek biblosu da ince göndermelerden sadece biri olarak
duruyor filmde. Kötü kahramanımızın sıklıkla verdiği 'Günahlarını düşün' mesajı da bir yönüyle 'adam haklı beyler' dedirtecek kadar kullanılmış.
Filmin ana kötü karakterinin adeta dişileştirilmesi tam bir
şaşırtıcı ayrıntı olmakla beraber, önceki Bond’larda karşımıza çıkan ‘çapkın
kahraman’ı da ‘dumur’ eden unsurlardan biri oluyor. Bence filmin en etkileyici sahnesi de burası.
Epeyce sakin geçen bir hesaplaşma ile eski ve ‘malul’ olmuş bir ajan, popüler
olan ajana hizmet ettiği sistemin kendisine yaptıklarını anlatıyor ve James
Bond’un dertsizliğini, cilveleştikten sonra ‘Her şeyin bir ilki vardır’
ahlaksız imasıyla yerle bir ediyor. Bu rolü canlandıran Javier Bardem oldukça
başarılı.
Öte yandan ciddi eksiklikler ve sair Bond (ve de casus)
filmlerine göre epey hasarlı ve dengesi kaçırılmış yönleri de var
Skyfall’ın. Espiyonaj varyantları, düğümler, sorular, merak oluşturmalar,
şaşırtmalar, sürprizler son derece yetersiz. Neticede Casusluk dozu az, aksiyon
dozu yüksek bir seyirliğe dönüşüyor Skyfall.
Şöyle bir ironi de var, malum; eski James Bond filmlerinde
akla ziyan teknolojik aletleri ilk olarak 007 kullanırdı. Skyfall’da ise,
neredeyse bu durumla dalga geçiliyor. Ajanımızın çaresiz kaldığı anda, eski aracını devreye sokması hoş bir ironi olarak çıkıyor karşımıza.
İzleyici profilinin yaş aralığını bilinçli olarak aşağıya
çekerken, daha önceki Bond’larda olmadığı kadar karizma yüklemesi yapmaya
kalkışmak biraz çelişkili gibi duruyor. Sizi bilmem ama SkyFall’da ben mebzul
miktarda son Nolan’ın çektiği son Batman (Kara Şövalye Yükseliyor) tadı aldım. Ki
tam da bu noktada yönetmeni olan Sam Mendes’ten bahis gerekiyor. Meşhur
Amerikan Güzeli ile övgü ve ödüllere gark olan bu İngiliz yönetmen, nazarımda "Azap Yolu" gibi son derece başarılı bir filmin yönetmeni olarak durur.
Mendes, tıpkı Nolan’ın Batman karakterine yaptığını yapıyor ve Bond’u epey
uzaklaştığı topraklarına geri çekiyor.
![]() |
| Hikaye Türkiye'de geçmiyor ama film Türkiye'nin içinden geçiyor. Tabii turistik bakış açısıyla... |
Şüphesiz harcanılan emeğe nankörlük etmek istemem ama epey
özenildiği belli olan jenerik ve şarkı bana göre bir yama gibi duruyor filmde.
İstanbul’dan geçen her yabancı yapım gibi, turistik dokuya
heyecan eklenerek çekilen sahneler mevcut. Her şey bir tarafa, nedir bu ecnebi
sinemadan çektiğimiz? Ne zaman akıllarına İstanbul sahnesi gelse anında göbek
atma müziği ve Kapalıçarşı hinterlandı… Ecdat nasıl bir mimari yapmışsa, bir
türlü indiremedik eski yapıların damlarından.
Hâsılı kelam; casus film türünü sevenleri tatmin etmekte
yetersiz, Bond hayranlarına ise yeterli dozu verebilen bir çalışma var
karşımızda.







yorumlarınıza katılıyoum....
YanıtlaSil