Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2013 Perşembe

Kişisel menkıbe (4): Bir top hikayesi



1970’lerin tam ortası...

Bahçelievler’de oturuyoruz. Üç katlı, tavanı yüksek, önünde orta boy, arkasında armut ve kiraz ağaçlarının süslediği kocaman bir bahçenin olduğu bir bina. Doğal oyun parkımız. Şehir küçük, epey hem de. Akaba çıkışında tabelada, ‘Nüfus: 133 Bin’ yazıyor.

Buraya Şehitlik’ten taşınmışız...

İpekyol’u yeni yapmışlar. Onla ilgili menkıbemi okumak isteyenler şuradan bakabilir. Yolun öte yanında, doğum hastanesiyle yol arasında bir arazi var. Öyle böyle değil, ferah feza bir alan. Gençler top oynuyor, biz çocuklar ise evden bir kovaya su doldurup içine bir kalıp buz atarak saha kenarına gidiyoruz o dönemde.

Bardağı bilmem kaç kuruş...

Terli bir topçu geliyor, bardağı boş verip kovayı tepesine dikiyor. Ağlamaklıyım. Cebinden çıkarıp (galiba) 2,5 Lira veriyor. Toptan satış hoşuma gidiyor ve arkadaşları maça çağırıyor genci; ‘Mahmut gel hadi.’ Adının Mahmut Tuncer olduğunu çok sonra öğreniyorum.

Bahçelievler biraz çarpık, biraz modern, en çok da yüksek. Her taraf çok katlı bina, birinin adı Gökdelen!..

İsmi Bahçelievler ama artık bahçeli ev kalmamış gibi. Birkaç bahçeli istisna binadan biri de bizimkisi; Acar Apartmanı. Sağımızdaki bina Özen apartmanı... Çok yakında bir bayan berber var; Kuaför Esin… Bayan kuaförü, yaşım küçük, yani müsait olduğu halde içini hiç görmedim kuaförün. Hemen yanında boş bir arsa. Yıllar sonra üzerine devasa bir beton yapı oturttular, her arsanın kaderini yaşadı anlayacağınız… Bu arsayı kaydedin bir kenara…

Televizyon filan yok ya da yeni yeni yaygınlaşmaya başlamış. En azından ‘paket yayın’ olduğunu hatırlıyorum mesela. Futbol ortak ilgi alanı. Şehrin takımı, yani Urfaspor –galiba- üçüncü ligde. Vefaspor maçına götürdüğünü hatırlıyorum babamın. İki de minik cep dürbünü getirmişti İstanbul’dan, sahanın istediğimiz yerine anında zoom-in yapmanın ayrıcalığı. Emin değilim ama spor-toto filan da -ya yoktu ya da haberim- yoktu o dönem sanırım. Tribünde büyük bahislerin döndüğü kalmış zihnimin bir köşesinde.

Ve bir takım isimler...

Sadullah mesela, sonra Muammer, upuzun boylu, orta saha… Kalede Hüsnü var. (O zaman ne anlama geldiğini bilmiyorum) Dadaş Nurcan var sonra. Felaket bir şey. Turhan var bir de. Ben onu yıllarca ‘Turan’ olarak biliyorum. Komşumuz Kuaför Esin’in kocası. Sonradan yine aynı memleketten çıkan G. Saray’lı Suat’a benzetip dururdum nedense.

Çocukluğumun efsane takımı. Turhan Hoca oturanlardan sol baştaki. Zemine dikkat, yeryüzünde başka hiç bir yerde bulunamayacak cinsten bir malzeme.  

Derken bir teknik direktör geldi; İlker Tolon. Yan binamız Özen apartmanının son katına taşındılar. Hayatımda ilk kez ‘39’ plaka bir araba gördüm. Lüleburgaz’dan gelmişler. Bir de kardeşi var futbolcu;  Naci. Onu da getirmiş.‘Frikikçi’ Naci. Ceza sahası yakınlarında faul oldu mu affı yoktu. İlker Hoca’nın benim yaşımda bir oğlu var; Hikmet. Bir de küçük kız kardeşi var. Hayatımda bir ilk daha, ilk kez elektrogitar görüyorum Hikmet’lerin evinde. Fişe takılı olmayınca ses çıkmıyor, garip!

Barış Manço’nun ‘Nick The Chopper’ını ezbere biliyor Hikmet’in kardeşi, garip!

Onların gitarı beni hayran bırakıyor, bizim arka bahçedeki köpek de Hikmet’i. İkisi arasında mekik dokuyoruz gün boyu. Sonra Urfaspor’un antrenman ve maçlarına gidiyoruz. Arkadaşım hocanın oğlu ya, torpilliyim artık. Yok, şimdi hatırladım; televizyon var evimizde ve Vikingler var, zira Naci antrenmanda eğlenceli bir adam. ‘Haydi Yallah hop hop hop’ diye Vikingler çizgi dizisinin şarkısıyla ısınıyor.

Şehir stadyumunun zemini bir acayip…

Yıllar sonra orada oyuncu olarak oynamak imkanı da buldum, ondan söylüyorum. Her maç öncesi itfaiye kamyonu suluyor ama ‘jilet’ gibi bir zemin. Kumun hangi çeşidi böyledir hala aklım ermez. Kayarak yere düşen bir oyuncunun derisi soyuluyor istisnasız. Hikmet’in gelişiyle ayrıcalıklı statüsündeyim. Daha önceleri stat çevresine gidip, son 10 dakikada açılan kapıdan girerek, tel örgüler arasında maçı izleme imkanı bulan ben, bazı zamanlar yedek kulübesinden maç izleyebiliyorum.

Tribünler inanılmaz renkli. Bir yandan Urfaspor maçı izlenirken, diğer yandan radyodan 1. Lig maçları dinleniyor.

Şimdiki gibi değil, iki top var, kimi zaman tek. Stadın duvarları yüksek değil, bazen ‘Arap sallama’ vuruyor topçular ve hop arkadaki Bamyasuyu’na uçuyor top. Yedek top giriyor devreye, o da caddeye kaçınca, hakem maçı durdurup topu bekliyor tüm stadyum.

Hikmet’lerin oturduğu binanın alt katında Yusuf oturuyor. Tüm muhabbetlerimiz, ‘Müfit Dayı’ üzerine Yusuf’la. ‘Müfit Dayım şöyle, Müfit Dayım böyle vs.’ G. Saray’da forma giyen Müfit Erkasap’ın yeğeni Yusuf. Daha yaşımız, Öğretmenler Apartmanının aşağısındaki boş arazide ‘mahle maçı’ yapmaya müsait değil.

Turhan Erdem, babamla tanıştığı için biliyor beni. Bazen gururumu okşama için, ‘geç kaleye şut atayım’ diyor. İnanılmaz derecede gururlanıp kaleye geçiyorum. Kendimi yerlere atıyorum topu tutmak için. Top dediğim, ‘meşin’ futbol topu değil, ‘plastik’ bile değil bildiğimiz ‘naylon’ (Biz 'laylon' diyoruz bittabi) top.

Bir süre sonra, mahallenin gençlerinin, ağabeylerimizin yukarıda bahsettiğim arsada düzenli olarak antrenman yaptıklarını görüyoruz. Arsayı çevreleyen boy hizasındaki duvara tırmanıp izliyoruz. Turhan, mahallenin gençlerine futbol öğretiyor. Derme çatma da olsa, bir akademi gibi oluyor burası. Sonradan resmileşiyor ve kulüp olarak amatör kümede mücadeleye başlıyor bu arsanın topçuları. İsmi de çok fiyakalı; Doğan Yıldız 75.

Yaman topçuları var...

Bir Haluk var mesela enteresan. Türkiye penaltı yarışmasında üçüncü oluyor bir süre sonra. Birincinin ismi ise Tanju Çolak! Bir gün duvarın üzerinde gariban şekilde otururken, gençlerden biri yaradana sığınıp abanıyor topa, suratımın tam ortasına geliyor ve ters takla atarak duvardan aşağı düşüyorum. Turan Hoca gelip teselli ediyor, kanayan burnumu temizliyor ve ‘hadi geç kaleye’ diyor ve ekliyor, ‘Sert vurmayın kaleci küçük!’

Okul takımında da, amatör takımda da 8 numara giyiyorum. Olmazsa olmazım. 

Doğan yıldız 75 mahalli spora damgasını vuruyor adeta. Sadece futbol branşında değil, basketbol ve voleybolda da takım kuruyor. Boydan ve yaştan kaybediyoruz lisans almak için. Ama Turan Hoca’nın sözü var babama, bir gün gelecek bana lisans çıkaracak!

O sene acayipti. Şampiyon oldu takım. 2. Lige çıktı sanırım. Memlekette bahar havası ile beraber değişimler de yaşanıyor maalesef.

Karışıyor ülke, siyasetçilerin asabi açıklamalar bugünkü kadar olmasa da fena. Okullarda kavgalar başlıyor, ‘sağ-sol’ çatışması giderek şiddetleniyor bir yandan.

Turhan Erdem hoca jübile yapıyor sonra, Esin ablanın dükkanını yıkıp, yerine bina yapıyorlar. Başka yerde daha büyük bir kuaför açıyor çok uzak değil ama; Kütüphaneye giderken solda, Cengiz Topel İlkokulunun sol çapraz karşısında! Bilmiyorum aslen memleketleri neresi ama gitmiyor Urfa’dan. Stada yakın bir yerde spor malzemeleri dükkanı açıyor Turan. Ve kopuyorum Hoca’dan.

Yıllar geçiyor tabi...

Fiziksel olarak da gelişiyorum, Meslek Lisesi’ne başlamadan önce kapalı spor salonunun arkasındaki spor alanını keşfediyoruz. 4 pota ve zemini beton alanda. Ama top yok. Sabahları gidip topu olanların gelmesini bekliyoruz. Sonra da bizi seçip bir takıma alırlar diye. Akabinde tek pota maç. Arkadaş ediniyoruz epeyce. Sıcak yaz günlerinde burada geçiyor günlerimiz. Bitişikteki çay bahçesinin bekçisi su vermekten bıkmış bize.

Bir ayrıntı; çay bahçesi de enteresan, ismi; Emirgan. Parası olanlar, saatlerce top oynayıp, ter akıttıktan sonra buz gibi ‘Şehir’ gazozlarına saldırıyor. İradesiz paralılar ise hem oynayıp, hem kenara yanaşan ‘frigocu’lardan aldıkları 'eskimo'yu yalıyor. 'Portalin' belli bir sınıfa ait içecek gibi. En büyük özellik ise şu; kapağı açıldığı andan itibaren şişenin boğazına doğru havanın temas ettiği asitli içecek birden buzlanmaya başlıyor ve ilk yudum ‘karlamaç’ olarak geliyor ağızlara.

Liseye basketbolsever olarak başlıyorum. Sanat Okulu’nun bahçesinde toprak zeminli iki basketbol sahası var. Ama basket topumuz yok. Plastik top da bir yere kadar zevk veriyor. Bir gün pırıl pırıl bir çocuk geliyor yanımıza, elindeki filede gıcır bir basketbol topu: Voit. ‘Mahmut Tacir’in oğluyum’ diyor tanışırken, yanılmıyorsam ismi Emre bu delikanlının. Mahmut Tacir; bir marka sağlık sektöründe. Urfa’nın en iyi doktoru olarak biliniyor. Emre bizden epeyce küçük ama spor meraklısı. Onun topuyla oynuyoruz hafta sonu. Sonra gelmemeye başlıyor nedense ve hayatımızın ilk ciddi kararını alıyoruz, ortaklaşa bir basketbol topu almak.

Hayallerimizi süsleyen bu salon yok artık! 

Para biriktiriyoruz haftalarca. 5 kişiyiz, herkes bir miktar veriyor ve üç kişi basket topu almak üzere Turan Hoca’nın dükkanına gidiyoruz. Paramız yeterli gelmiyor, müthiş üzgünüz. Turan Hoca, beni göstererek, ‘bu arkadaş kefil olursa kalanını sonra verirsiniz’ diyerek topu uzatıyor bize. Sadece mutlu değilim, aynı zamanda tepenin kralıyım da!

Ve o basket topu, benim gibi pek çok gencin tek meşgalesi oluyor. ‘Kapalı’nın arkası ve okulun bahçesi meskenimiz. Beyaz Gölge var ekranlarda, etkisinde kalmışız, kolay mı? Her uzuna ‘Kuliç’ lakabı takıyoruz mesela… Kötüler ‘Falkonetti’ ama o başka diziden.

Amatör lisans çıkarıyorum ama Doğan yıldız 75’den değil. Okul takımındayım da. Ne ki, yerel amirler pek sıcak değil amatör sporlara. Soyunma odalarını açmıyorlar mesela, ‘evde duş alın, kirleniyor buralar’ diyorlar. İki takıma tek soyunma odası veriyorlar bazen lütuf olarak. Hayatımda ilk kez, ‘fileli’ potaya basket atmanın tarifsiz zevkini yaşıyorum. Amatör maçlar, hakemler, seyirciler bambaşka bir yazı konusu. Kapalı Spor Salonu ile duygusal bir bağımız oluşuyor doğal olarak. Çok sonra yıkıldığını öğrenince içimde bir şeylerin burulduğunu hissediyorum.

Zemininin yenileme çalışmalarını hatırlıyorum. Vernik mi, cila mı neyse, o kadar fazla dökülmüş ki, çıkılan ilk maçta basketbol değil buz pateni yapıyoruz. Ayakta durmak mümkün değil. İsmini hatırlamadığım Urfa Lisesi’nden bir hoca (O dönem Doğan yıldız 75’te oynuyor) akıl ediyor ve çoraplar çıkarılıp ayakkabıların üzerine giyiliyor. Çoraplar kaymayı engelliyor ve o akşam kimse sakatlanmadan maçlar tamamlanıyor. 


Okulumun toprak sahasının, halı saha yapıldığını görüyorum sonraki gidişlerimde, galiba kapalı salon yapınca ihtiyaç kalmamış. Turan Hoca’nın spor dükkanını da göremiyorum, açıkçası borcumuzu ödeyip ödemediğimizi de tam hatırlamıyorum. Bir helallik, bir de teşekkür borcum var Turhan Erdem’e. Bana, spora, memleketime çoğu kişinin farkında olmadığı katkılarından dolayı…

Şimdilerde düşünüyorum da, kent sportif olarak yitirdiği bir ruhu arıyor. Geçmişin tozlu çekmecelerinde, bir yerlerde olan ruhu; fedakarlık, dostluk, kardeşlik ruhu. Aslında orada duruyor ama pek göremiyorlar sanırım. Turhan Hoca’nın gençlere yaklaşımında, beş arkadaşın bir araya gelip top alışında… Hayat işte…

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Sinek


Ayağındaki topa kontrollü bir darbe vurdu. Hızla ilerlemekteydi. Kalecinin gözlerindeki kendinden eminliği görünce, kendi öz güvenini biraz kaybetti.

‘Atmalıyım’ diye geçirdi içinden... Tam karşı karşıyaydı artık. ‘Atmalıyım... atmalıyımmmm’... Ayağını geriye doğru gerdi. Hesapları doğruysa sert bir şut ile topu köşeye yollayacaktı. Tam vuracakken, beyninin içinden geçercesine bir ses duydu:

‘Zzzzzzzzzzzzzzzz’

Neydi bu?

Durdu, sanki çevresindeki herkes donmuş onun ne yapacağını merak ediyordu.
Kaşlarını çattı ve sağa sola baktı. Bir şey görmüyordu. Topa tekrar vurmayı denedi:
‘Zzzzzzzzzzzzzzzzz’

Yine aynı sesti ve bu sefer uzaklaşmıyordu da...

‘Sinek bu’ dedi ukala kaleci.

‘Aslanım sivrisinek ye onu!’

Baktı.

Sineği göremiyordu ama ses ondan başkasına ait olamazdı. Uzaklaştıkça incelen, yakınlaştıkça kalınlaşan iğrenç bir sesti bu.

‘ZzzzzzzzzzZZZZZZzzzzzzzZZZZZZ’

Elini gayr-i ihtiyarı yüzüne vurdu. Sahadaki bütün futbolcular kahkahalar atmaya başladılar:

 ‘Vuramadı, vuramadı, küçücük bir sineği vuramadı...’

Terlemeye başladı.

Burnundan soluyor. Ses ise gittikçe büyüyüp, bütün sahayı kaplıyordu:
‘ZZZZZZZZZZzzzzzzZZZZZZZZZZZZ...’

Gözlerini açtı. Kan-ter içindeydi. Yastık sırılsıklamdı. Bir süre kapattı gözlerini ve gördüğü rüyaya ‘orada mı’ diye bakmak istedi. Başını diğer yöne çevirdi. Yanağına yastığın soğuk ıslaklığı değdi. Hava çok sıcaktı ama bu kadar çok terlemesinde gördüğü rüyanın etkisi de vardı. Saate baktı. Sabaha az kalmıştı.

‘Kötü bir düştü’ diye fısıldayıp gözlerini tekrar kapattı.

Bu esnada sağ gözüyle bıyığı arasındaki bir noktanın şiddetle kaşındığını hissetti.
İşaret parmağının tırnağıyla kaşıdı. Ufak bir kabarıklık oluşmuştu.

‘Adi sivrisinek’ diye geçirdi içinden.

Aslında ısırılmasına pek bir diyeceği yoktu. Daha bir gün önce, arkadaşlarıyla yaptığı ‘sivrisinek’ muhabbetinde, sinek kovma yöntemlerini anlatanlara karşı, sivrisineğin de beslenmesi gerektiğini söyleyip, ‘İki gram kanımızı da onlar alsınlar. Sağlıklı yaşam için kan vermek gerekiyor’ diye espri yapmıştı. Espri dışında söyledikleri gerçekti. Bir sivrisinek tarafından ısırılmaktan hiç rahatsız olmazdı. Sabah uyandığında biraz kaşınırdı, o kadar. Problem, sivrisineklerin tek ya da grup halinde başının, kulağının etrafında devriye gibi dolaşmalarıydı.

Beynini deliyor, sinir ediyordu o ses kendisini.

Oda sessizdi ancak, derinlerden gelen bir tıslama huzurunu kaçırdı. Evet, rüyadaki sesin ta kendisiydi bu:
‘bzzzz.....vzz...zzzt’.

‘Kahretsin’ dedi.

Demek o sinek buradaydı ve bir şekilde rüyasını mahvetmişti.

‘Alçak’ diye öfkeli bir hırıltı çıktı gırtlağından.

Gözlerini tekrar kapattı ve yastığa kafasını gömdü.

Nasıl tekrar uykuya dalacaktı şimdi? Derin bir nefes çekip, göz kapaklarını acıtırcasına yumdu.
Ve korktuğu başına geldi, artık sinir olmaya başladığı o ses yaklaşıyordu:
‘zzzzzzZZZZZZZZZZ’

‘Off’ diye iç çekti.

Ancak, sinek başının etrafında dönüyordu. İşte bu olmamıştı. Sağ gözünü açtı.
Gözbebeğinden öfke akıyordu. Karanlık olduğu için, sadece sesini duyabiliyordu.
‘İyi bir tahmin yaparsam, tuttururum’ diye geçirdi içinden.

Sol elini, nevresimin altından çıkardı. Vuracaktı. Önce hesaplama yaptı.

‘ZZZZzzzzzzzzzzzZZZZZZZzzzzzzzZZZZZzzzzz’

Yaklaşık 20 santim çapında daire çizerek dönüyordu sinek!

Sol elini saldırı pozisyonuna getirdi.

‘Tenis raketi gibi vurmalıyım’ diye kendi kendine taktik de verdi. Elini hayal meyal seçiyordu ve bu kadar büyük olduğuna ilk defa sevindi. İçinden sineğe son bir şans vermek geçti.

Ya kaçarsa?

Bir an avını elinden kaçıran saf avcı gibi hissetti kendini ama sinek kaçmadı.
Zamanı gelmişti. Yaptığı hesaba göre, elini başının üstünden arkaya doğru savuracak, sineği eliyle duvar arasında sıkıştırarak öldürecekti. Beklemedi ve hızla savurdu elini.

‘Arrgh’ diye acı çığlığı çıktı boğazından.

Yatağın metal baş kısmını hesaplayamamıştı ve bileği tam profile değmişti. Camın çıtırtı sesi ise, muhtemelen saatinden gelmişti. Ve muhtemelen camı çatlamış ya da kırılmıştı.

Acıyan bileğinden önce, sağ eliyle saatinin camını kontrol etti. Tahmin ettiği gibiydi.
İki minik çatlağın kabartısını parmağının ucunda hissetti. Camı çatlayan saatinden çok uykusunun kaçması canını sıkmıştı. Üstelik sivrisinek hâlâ -biraz yüksekte de olsa- tur atmaya devam ediyordu. Sağ eliyle sol bileğini kavradı. Profil canını iyice yakmıştı.

‘Şimdi senin canına okuyacağım’ diye hırıltılı bir ses çıkardı.

Üstündeki yorganı savurdu. Pijamasını çekiştirdi. Odanın ışığını yakmak için düğmeye uzandı.

Dokundu.

80 watlık ampulden olağanüstü yoğun bir ışık seli tüm odayı kapladı.

Gözleri karardı.

Ampule bu kadar dikkatle niçin baktığını anlayamadı, ovuşturdu gözlerini. Başını çevirerek avını aradı. Sivrisinek inadına, fütursuzca odanın tavanına yakın bir mesafede istikrarsız uçuşuna devam ediyordu. Zaman zaman, perdeye, zaman zaman da tavana konacakmış izlenimi veriyor ancak konmuyor, uçuşunu sürdürüyordu.

Gözleriyle, sineğe vurabileceği bir şey aradı. Bir gazete sayfası, süpürge ya da...
Her neyse işte…

Ancak hiçbir şey yoktu ortada. Birden kapı koluna astığı havlu gözüne ilişti.

Tereddütle aldı. Bu arada avı kaçmasın diye kapıyı sıkı sıkıya kapadı. Sonra pencereye doğru yanaştı. Açık pencereyi büyük bir sükûnet ve titizlikle kapadı.

Perdeyi iyice çekti.

Elindeki beyaz havluya baktı.

Annesi özellikle havlu konusunda çok hassastı. Bembeyaz havluyu daha o gün çıkarmıştı dolaptan. Bir an için havlunun sineği öldürdükten sonraki durumunu düşündü ve kan lekeli havluyu görecek olan annesinin tepkisini... Eli aşağıya düştü, vazgeçmişti.

Tam başka bir şey arayacaktı ki,

‘zzzzzzZZZZZzzzzzzz..zz... ’

Gayr-i ihtiyari olarak savurdu havluyu. Tutturamamıştı. Gözlerini kıstı... Kararını
verdi;
                Öldürecekti!..

Sivrisinek, hasmının niyetini sezmişçesine yükseldi ve kitap ile müzik kasetlerinin dizili olduğu rafın ucuna kondu.

Elindeki havluyu kaldırdı. Tek gözünü nişan almak için irade dışı kapattığını geç farketti. Sineğin hemen ardında duran, dede yadigârı çini vazoyu da...

‘Kahretsin!’ çığlığıyla yere düşen tarihi vazonun şangırtısı karıştı. Ancak onun hiçbir şeye bakacak hali yoktu. Heyecanla havlunun uç kısımlarında kan ve ezik sivrisinek cesedi aramaya başladı.

Ancak yoktu!

Tekrar, tekrar baktı. Umutsuz... Yerdeki vazo parçacıklarına baktı.

‘Hayvan’ dedi dişlerini gıcırdatarak.

‘Bu dedemden kalma bir yadigârdı.’

‘Hayvan... hayvan... Hayvanoğlu hayvan...’

Bir sineğe hayvan diyerek hakaret eden ilk insandı herhalde!

Tam eğilip kırılan parçacıkları toplayacaktı ki, yine o sesi duydu:

‘zzzzz...zzZZZZZZZZZZZZZZT...bzzzzzzzz’

Gözleri parladı. Görmeye çalıştı, boşluktaki minik hareketli karaltıyı farketti. Sabretseydi, belki sivrisinek bir yere konacaktı ve o da yerdeki keskin vazo parçacıklarına basmayacaktı.

Ancak, sinek havadayken havluyu salladı.

Bu esnada sineğe doğru hamle de yapmış oldu. Ayağının altındaki keskin sert şeyi, kara bastığında çıkan sese benzer sesi duyduktan sonra hissetti.

‘Kırt’ gibi bir ses çıkmıştı.

Sinek ikinci defa canının yanmasına sebep olmuştu. Acıyı hissettiği sağ ayağına doğru baktı. Yeşil renkli marleyde yayılan kanı gördü. Yatağa oturdu. Tam başparmağıyla ayağının bitiştiği yerdeki yarığı gördü. Bu arada yerdeki kana bulaşan havlunun ucunu farketmemişti. Yüzündeki teri önce, pijamasının kol kısmıyla, sonra da havluyla sildi. Yüzüne kan bulaşmıştı.

Bir an için, ‘bir sivrisinek en fazla ne kadar kan içebilir?’ sorusu aklına geldi.

Gerçekten, ‘En obur sivrisinek kaç gram kanla doyardı acaba?’

Marleyin üstünde bir sivrisinek kavmine yetecek kadar kan vardı ve görünüşe göre bir o kadar daha akacaktı. Havludaki kanı farketti.

Cesaret bu ya, sivrisinek henüz ölmediğini gelip havlunun ucuna konarak ispatladı. Tam gözünün önündeydi. Öfke ile kıstığı gözlerini, sağ üst kısma doğru kaydırdı.

Düşünüyordu.

Sinek şimdi havluya konduğuna göre, ona ne ile vuracaktı? Cevabı beklemeden, elinin biriyle hamle yaptı. Sonuç yine olumsuzdu.

Yerdeki kanı ve vazo parçalarını temizlemek aklına bile gelmedi.

‘Bu bir savaş’ diye geçirdi içinden.

‘Ve ben kazanacağım’.

Bir ara gardırobun orta kapısındaki boy aynasında gördü kendi suretini...

Ürktü!..

Havludan yüzüne bulaşan kan, ter ile birleşerek garip şekiller oluşturmuştu yüzünde.
Gözlerindeki kin, kendi kendini bile korkutmaya yetti. Savaş boyası sürünmüş Kızılderililere benzetti aynadaki görüntüyü...

 Kim bilir, yarın olayı anlatacağı arkadaşları ne kadar gülecektiler?

Bir sinekle bile ‘neredeyse’ baş edemeyen koca adam!

Bu düşünce onu daha da hırslandırdı. Sinek, gardırobun üstündeki bavulun arkasına doğru uçup kayboldu.

Biraz bekledi, ‘çıt’ yoktu.

Havluyu, gardırobun üstünden savurdu, bavulun üzerine özenle serdiği gazetenin ucu havalandı ama sinek çıkmadı. Zıplayarak havluyu savurmayı denedi ama ayak parmağındaki yarığın acısını hissedince durdu.

Sağına soluna bakındı. Üstüne çıkacağı bir şey aradı.

Köşedeki eski sandalyeyi gördü.

Hızla oraya gitti. Bastığı yerden gelen minik kütürtülerin vazonun parçalarından kaynaklandığını biliyordu.

Ancak, ayağına batıp batmamaları mühim değildi.

Bu işi bir an önce bitirmeliydi. Sandalyenin üstündeki kitapları alıp, başka bir yere koymayı bile düşünmeden üst tarafından tuttu. Kül tablasını ise, ancak yere düştüğünde çıkardığı gürültüden sonra farketti. Kalın kül tablasının içindeki izmarit ve küller, yerdeki kanının içine karışmıştı. Sandalyeyi gardırobun önüne getirdi.

Yerleştirdi ve üstüne çıktı. Boyu gardırobun boyuna yetişti. Ancak bavulun üstünü göremiyordu. Sandalyenin sırt dayanılan bölümüne çıkmaya karar verdi. Dengeyi tam olarak sağlayabileceğinden emin değildi. Yine de çıktı. Sandalye de kendisi gibi titriyordu adeta ama bunu önemsemedi bile.

İşte orada, tam karşısındaydı.

Gözlerinde mutluluk pırıltısı belirdi.

Hasmı tam karşısında ve korumasızdı.

İki eliyle gardırobun kenarına da asılmıştı. Ancak havlu yoktu. Başını sağa, aşağıya çevirdi. Havlu orada, yerde duruyordu.

Sinirlendi.

Tam bu esnada sandalyenin bastığı kısmının vidaları ağırlığına dayanmadı ve gürültüyle aşağıya doğru düştü. Sandalyenin arka kısmı çökmüş ve o kısmın vidalandığı iki metal çubuk öylece duruyordu, çubuğun biri sağ kalçasının bir karış altından etine batmış ve yaklaşık 15 santimlik bir yarık açılmıştı.

Üstelik başını yere çarpmış ve yüzüne kendi kanı bulaşmıştı.

Bayılmıştı...

Uzaklardan gelen ezan sesi gözlerini açmasına yardım etti.

Rüya mı görmüştü?

Olanları hatırlamaya çalıştı...

Odanın ışığı açık olduğuna göre, olanlar rüya değildi.

Saçları kendi kanıyla ıslanmış, kaşı, kirpiği, gözü kan içindeydi. Sağ gözündeki yanma gözünü kapamasını zorlaştırıyordu.

Birden düştüğünü hatırladı. Elini kalçasına götürdü. Pijaması yırtılmıştı. Kalça kısmında acı ile karışık bir uyuşukluk vardı. Doğrulmaya çalıştı. Havluyu alıp yüzünü sildi. Ancak temizleyeceği yerde, kan daha fazla yayıldı yüzüne. Gardırobun kapısındaki boy dolabının karşısına geçti.

Aynaya yan döndü, pijamasını dizine kadar indirdi. Bacağının arka kısmı kandan görünmüyordu. Annesinin özenle temizlediği, daha o akşam dolaptan çıkardığı havluyu yarasına bastırdı. Acıdan yüzü buruştu. Beyaz havlu, artık kırmızıya dönmüştü. Kanın durmayacağını anladı. Pijamasını tekrar yukarı çekti. Döndü ve yatağın altına doğru eğildi. Hareketlerinde panik seziliyordu. Alttan çektiği üstü açık bir bisküvi kolisinin içinde bir şeyler aramaya başladı. Bir sürü ıvır zıvırı ortalığa dağıttı. Yoktu, eğildi, yatağın altına kaydı. Vücudunun yarısı yatağın altındaydı.

Çıktığında elinde başka bir koli vardı. Bir iki eşyayı çıkarıp attıktan sonra büyükçe bir pamuk poşetini gördü. Aldı. Tam içinden pamuk çıkaracaktı ki, koli de gördüğü bir şey onu çok şaşırttı.

Elindeki pamuğu yatağın üstüne fırlattı.

Kolinin içinde bulduğu kutuyu eline aldı. Bir sinek öldürücü spreydi bu.

Kulağına doğru yaklaştırıp salladı. Oldukça ağırdı.

Demek ki doluydu. Koliye ne zaman koyduğunu hatırlamıyordu ama şimdi elindeki silah çok daha etkiliydi. Yaralarını, kanamasını falan boş verdi. Kin ve intikam hisleriyle ayağı kalktı. Gardıroba yöneldi. Yerdeki sandalyeyi aldı, düzeltti, yastık, yorgan, battaniye ne bulduysa sandalyenin üstüne koydu. İşte gardırobun üstüne yetişmişti.

Spreyi iyice çalkaladı. Sonra üstündeki beyaz kapakçığa hışımla bastı.

 ‘Çoosssstt’ diye ilginç bir ses çıktı.

Bu ses çok hoşuna gitmişti. Parmağını çekti tekrar bastı:

‘Çoossssstssssss’

Çekti, sonra tekrar, tekrar...

Düşmanı, saklandığı yerden panik halinde kaçıştı.

‘Çoossst’ sesine ‘bzzzzz’lar karışmıştı.

Adeta çılgına dönmüştü.

Sinek tekrar rafa yöneldi. Sandalyeden yatağa atladı, doğruca rafa hamle yaptı.
Parmağını beyaz kapakçıktan çekmiyordu. Kutudan çıkan havadan hafif gaz, odayı hızla dolduruyordu. Ancak sivrisineği de yakalamak çok zordu, oradan perdenin üstüne kornişe doğru yöneldi. Ancak, bu sefer kaçamayacaktı! Kovalamaya devam.

Sivrisineğe ölüm!!!

Kendini, av peşindeki avcı gibi görüyordu. Avını kıstırmış, silahının tetiğine basıyordu. Avının kurtuluşu yoktu.

‘Çossstıssssst’...

Odanın sis içinde kaldığını ses kesildiğinde farketti. Genzindeki hafif yanmaya karşı birkaç sefer gırtlağını temizlemeye çalıştı, öksürdü. Mermisi, yani gazı bitmişti.

Ancak sinek orada, ampulün üstünde, tavanda duruyordu.

Hışımla sprey kutusunu fırlattı. Duvara, rafa ve marleye çarpan teneke kutunun sesini kendini bıraktığı yatağında duydu. Nedense başı dönüyordu. Midesi de bulanmaya başlamıştı. Eliyle yanan gözündeki yaşları kurutmaya çalıştı. Sivrisinek orada öylece duruyordu. Bacağından yatağa yayılan kan beyaz nevresimi hızla kızıla çevirdi.

Kutuya gözü ilişti alıp, bir daha fırlatmayı deneyecekti. Bu sefer belki vurabilirdi.
Son bir hamle ile eğildi, kutuyu yerden aldı.

Tam bu esnada, kutunun üstündeki iri harflerle yazılı ‘DİKKAT!’ ikazını gördü.

Göz pınarlarına biriken yaşları işaret ve başparmağıyla sıkarak kuruladı.

Altındaki yazıyı okudu:

 ‘Sinek, sivrisinek, hamamböceği ve bütün haşarata karşı son derece etkileyici gaz. Lütfen ilaçladıktan sonra, yarım saat camlarını açarak odayı havalandırınız. Kullandıktan sonra ellerinizi yıkayınız. Göz yanması, mide bulantısı ve kaşıntı gibi yan etkiler ortaya çıktığında zehirlenme tanısı başlamıştır. Beklenmeyen bir durum görüldüğünde hekime başvurunuz. Çocuklardan uzak tutunuz!’

Genzindeki iğrenç tat, küçükken, durulanmamış sabunlu bardaktan içtiği su sonrası aldığı tadı hatırlattı. İğrenç ve mide bulandırıcıydı. Midesi ve başı beraber döndü.

Gözü tam kapanırken, tavandaki sineği, dengesiz uçuşunu gördü. Bir süre daha uçan sinek kanat çırpmayı bırakmıştı. Aşağıya, kendisine doğru düştü. Tam burnunun üstüne geldi. Ufak-tefek yaşama emaresi vardı. Ancak bir süre sonra, hiç kıpırdamaz oldu.

Sivrisinek ölmüştü.

Gözünü her kapattığında yerçekimsiz bir karanlığa doğru kaydığını hissediyordu. Bu kayma mide ve baş dönmesini daha da hızlandırıyordu. Ancak gözleri mutlulukla burnundaki sineğe bakıyordu.

Şaşı olan gözlerindeki pırıltı öylece kaldı...

Kimseye anlatamayacaktı ama:

Kazanmıştı...

13 Mayıs 2011 Cuma

Kişisel menkıbe (3) : Ölmeden mezara koydular beni


Bir zamanların iki araba yan yana geçemeyen yollarının yerini şimdi 8 şeritli yollar almış. 
Sanırım millet olarak genimizde var, kamusal alanda olup biteni izlemeye bayılıyoruz. Bu bizim gözlemci mi, röntgenci mi bir millet olduğumuzu gösterir bilmiyorum ama kavgayı, trafik kazasını, her türlü çalışmayı ve çatışmayı izlemekten çok zevk alan bir millet olduğumuzu söyleyebilirim.  

Küçük bir trafik kazasından hemen sonra, yolun karşılıklı olarak her iki şeridinin de tıkandığını fark ederek haklılığımı görebilirsiniz. Kazanın yapıldığı yön ve şerit, kaza yapmış araçlardan dolayı duru lakin diğer şeritler de, ‘neler olmuş böyle’ diye bakan meraklılardan dolayı durma noktasına gelir.

 İnşaat temel atma kazılarını bile elimizde çekirdek çitleyerek izlemeyi sosyal bir eylem olarak gören milletin ahfadıyız.

Birazdan anlatacaklarımın tamamı hatıralarımdır ama hepsini ben hatırlamıyorum maalesef ya da hatırlamıyordum. Çevremdekilerin ‘şöyle oldu, böyle oldu’ demesiyle tamamlanmış hayat kareleri olduğunu hatırlatayım.

Yaşım 5 ya da birkaç ay daha fazla. Benden bir yaş büyükler (ağabeyim ve teyzem) okula yazılırken, beni de almaları yönünde tehdit ettiğim okul müdürü, elimdeki taşı görünce durumun ciddiyetini anlamış ve küçük bir mantık testinden sonra, ‘tamam kaydını yapalım’ demiş. Dümen tabi ama ben henüz bunu fark edemiyorum. Okulların açılmasına kısa bir süre var.

Olayları anlatmadan önce size biraz yollardan ve insanlardan bahsedeyim.

Yollar ile kentler arasında gizemli bir ilişki olduğuna inananlardanım. Ve doğal olarak bu kentte oturan insanların kaderi arasında. Bu durumu bir köşe yazısında 6-7 yıl önce kadar (Hadi tam tarih vereyim: 9 Aralık 2004) izah etmeyi denemiştim. O yazıda da vurguladığım gibi; Bazı şehirler vardır garip, hikmeti derinlerde gizli kadere sahiptir. Girişi bir dünya, çıkışı başka bir dünyadır şehrin. Geldiğinizde bir tuhaf olursunuz, ayrılırken bir başka tuhaf.

Bazı yollar vardır enteresan. Geçtikleri yerlerde iz bırakırlar, kültür oluştururlar, mekanların, insanların kaderlerini etkilerler. Her o yoldan gidişinizde hayretler içinde bakarsınız etrafa. Aslında gidenin yol değil, siz olduğunuzu anlarken bir yandan, geride bıraktığınız her santimde yolun insanla olan o girift etkileşimine de şahit olursunuz.

Bazı şehirler ile bazı yolların kaderi ezelden beri kesişir. Kimi zaman enine, kimi zaman dikine böler yollar şehirleri. Kaderin garip tecellisi ki, doğduğum kent de, doyduğum kent de yollar ile böylesi gizemli bir ilişkiye sahiptir.
İpekyol denen uluslar arası bir yol Şanlıurfa’yı enine olarak ikiye böler. Ve kentin kaderini bu yol belirlemiştir adeta. Tıpkı E-5’in kaderini belirlediği İstanbul gibi.

İşte bu yolun 1970’li yıllardaki durumu: Gidiş/geliş daracık bir yol. Bugün her biri ikişer şeritten teşekkül eden ana ve yan yol olmak üzere toplam 8 şeritli olan o yolun kaderim üzerinde enteresan bir etkisi vardır.

Bahsini ettiğim yol aynı zamanda transit bir otoyoldur. Dolayısıyla yıllar boyu yabancı plakalı kamyonların geçişini izledi o bölgenin çocukları. Yaşları biraz kemale erenler, ellerine birer taş alıp, diğer ellerini dudaklarına götürüp, ‘sigara’ işareti yaparak, ‘Sigara vermezsen taşlarım kamyonunu’ tehdidiyle post-modern Deli Dumrul’luk oynardı vaktiyle.

Bir ayrıntı da ünlü lastik markası Michelin’in maskotu olan kat kat tuhaf adam maketini ‘put’ sayıp sigara versin vermesin taşlanmasıydı. Eh, İbrahim Peygamber’in memleketi put konusunda biraz hassastı tabi ama bunu bilemezdi gariban TIR şoförleri!

Put kırıcılık kültürüne işlemiş bir memlekette, üzerinde bu tür maskotlar olan kamyonla geçersen, pek hoş karşılanmazsın tabi!
Dediğim gibi 1970’li yılların başı. E-24 Karayolu üzerindeki trafiği taşıyamıyor artık. Karayolları yolu genişletmeye karar vermiş ve kocaman dozerler, kepçeler, kamyonlar harıl harıl yol genişletme çalışması yapıyorlar. Yapım sırası bizim semtin hizasına gelince tüm mahalleli için eğlence çıkmış oldu. Sabahın erken saatinden gün batana kadar mahalleli düzensiz kafilelerle kazı ve yol yapım çalışmalarını izlemek üzere şantiye bölgesine gidiyor.

Hangi akla hizmet bilmiyorum, içinde bulunduğum gurubun en küçük veledi olarak o gün kontrolsüz olmak gibi bir ruh haline girmişim. Yanımda teyzelerimin tüm ikazlarına, bağırmalarına rağmen hiçbir şeyi umursamıyor, koca koca inşaat makinelerinin arasında tur atıyorum adeta.

Ve derken kimin ortaya attığı belli olmayan bir iddia: En çok kim yaklaşacak şu sarı kepçeli iş makinesine?

Ben, bacaksız Timur’un huzuruna çıkan Nasreddin hoca misali en önde, arkamda iddiayı aklıma sokanlar koca kepçeye doğru yaklaşıyoruz. İş makinesine yaklaştıkça bir ejderhaya benzeyen egzozundan kulak parçalayan gürültü çıkıyor homurtuyla karışık.

Ve palet sesleri…

Görüntü büyüdükçe kafiledeki çocuk sayısı azalıyor ve kala kala iki kişi kalıyoruz. O kadar küçüğüz ki, iş makinesi kullananlar, kamyon şoförleri varlığımızdan haberdar bile değil!

Ben nasıl bir hisle yaptım bilemiyorum ama bir anda, ‘Hadi bakalım kim elini paletlere vurabilecek?’ gibi saçma bir iddiayı atıyorum ortaya. Bir de bakıyorum ki, hepi topu iki kişiyiz kazı alanında. Yolun kenarında orta boyutta bir uçurum oluşmuş aslında ve kepçe kamyonların getirdiği hafriyatı uçurumdan aşağı doğru yuvarlıyor.

Birden tepemdeki güneşin solduğunu hissediyorum. Toprak kokusuna serin bir gölgelik karışıyor. Başımı kaldırdığımda güneşin kocaman metal kepçe ile kapatıldığını görüyorum ve gördüğüm an kepçe taşıdığı tüm toprağı tepemize bırakıyor. Çocuk bağırışları devasa iş makine seslerinin arasında sinek vızıltısından bile minik.

Ben yapay uçurumdan en aşağıya yuvarlanıyorum, yanımdaki kişi şanslı (çünkü en az üç metre gerimden geliyor) toprağın bir metre filan altında kalıyor.
Bizi izleyen çocuklar korkudan çil yavrusu gibi dağılıyorlar. İş makinesini kullanan operatörler olup bitenden bihaber. Habire toprak döküyorlar üzerime.
Olayın bundan sonrası başkasından nakil tabii…

Çocuklar artık nasıl bir suçluluk psikozuna büründülerse valide hanımın dikkatini çekiyor ve sıkıştırıyor olay yeri kahramanlarını. ‘Toprağın altında kaldılar’ cevabını alınca fenalaşıyor annem. Derken başka çocukların başka anneleri durumdan haberdar oluyor. Herkes koşarak geliyor ama aradan saatler geçmiş durumda.

Bütün iş makineleri durduruluyor, herkes kenara alınıyor. Korkuyla titreyen çocukların şahitliğinde nereye gömülü olduğumuz soruşturuluyor.

Urfa'nın İpekyol'un güneyinde kalan kısmı. İyi ki geri kalmış, tarih kokuyor!

Artık talih mi deriz, şans mı yoksa yiyecek ekmeğimiz, içecek suyumuz mu varmış, bilemiyorum ama en büyük avantajımız üzerimize atılan hafriyat toprağının bol taşlı oluşu. İri taşlar bol bol hava odacıkları barındırıyorlar. Kum gibi değil anlayacağınız.

Toprağın altında iki beden var, iş makinesi ile acele kazmak büyük risk zira kocaman metal tırnaklar bedenimizi parçalayabilir. Kazma bile riskli. Belki kürek, o da çok ihtiyatlı olarak kullanılacak!

Şantiye şefinin emri böyle. Ve şantiye alanı o güne kadar görülmemiş bir panayıra dönüşüyor.

‘N’olmuş N’olmuş???’

‘Çocuklar altta kalmış!!!’

‘Vışşş, kaç gündür??’

‘Bilmiyorum ben de yeni geldim.’

Hani ben toprağın altında değil de üstünde olmuş olsam eminim Hüseyin Rahmi üstadı sollayıp Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç’dan çok daha fena bir komedi kaleme alabilirmişim!

Hava kararmak üzere ve normal olarak önce arkadaşıma ulaşılıyor. 

Alkışlayanlar, ayılıp bayılanlar, seyyar satıcılar, ‘buz gibi soğuk sudan içen’ciler tekmili hayretle izliyor gelişmeleri.

Bizim oralarda bu tip olaylarda nedense önce hastaneye, ambulansa haber verilmez. (Verilse bir işe yarar mı bilemem tabi) En fazla polis çağrılır olay mahalline. Dolayısıyla öyle sağlık ekibi, ambulans filan hayal etmeyin boşuna. Ortamdaki aniden biten seyyar satıcı sayısı devlet hastanesindeki hemşire sayısından bile fazla.

Hava kararıyor ve ikindi ezanından sonra, akşam ezanı da üzerimi örten toprağa okunmuş oluyor. El fenerleri, gaz lambaları, araba farları… Hepsi benim için, tam bir çocuk yıldız durumu!

Önce onlarca, sonra yüze yakın insan toprağı eşeliyor, birçoğu minik bedenimin birkaç metre üzerinde tabi…

Saati kesin olarak öğrenemedim ama muhtemelen yatsıya doğru buluyorlar beni. Baygınım tabi, günler, aylar, yıllar sonra bile zihnimi tüm zorlayıp sıkıştırmalara rağmen en fazla, kepçenin üzerime toprağı boca ettiği anı hatırlayabiliyorum, gerisi yok, kayıp!

Topraktan beni çıkardıklarını da hatırlamıyorum. Benim durum arkadaşımınkinden kötü. Çünkü saatlerce toprağın altında kalmaya ek olarak bir de, tam gözlerim faltaşı gibi açık yukarı bakarken üzerime döküldüğü için gözlerim toprakla dolmuş.

Yuttuklarımı saymıyorum.

Kendime geldiğimde ya iki ya da üç gün geçmişti olayın üzerinden. Gözlerime şehirdeki tüm göz merhemlerini sıkmışlardı sanki! Acayip ağrı veriyor ve batıyordu.

Yer yatağında en az bir hafta yattığımı hatırlıyorum.

Sonra işaret parmağının son eklemi kırıldığı için parmağı ‘L’ harfi gibi duran göz doktorunun gözümün içinde ‘kıtır kıtır’ bir şeyler temizlediğini de unutmam mümkün değil.

Gözlerim öylesine sulanıyor ki, neredeyse kuru anı yok. Sulu gözlülüğümün zirvesini yaşıyorum.  Aradan günler, haftalar geçiyor, gözlerimde pek ilerleme yok. Bulanık görüyorum dünyayı ve sürekli sulanıyor gözlerim.
Ama kulaklarım sağlam.

Anne babamın ‘Buna da şükür, yaşıyor ya en azından’ cümleleriyle birbirlerini teselli ettiklerini duyabiliyorum!

Aylar, epey bir zaman, gözümün içinde hala toprak varmış gibi batma hissederek geçiriyorum bir ya da iki yılı.

Ve ailemin yaşayacağı en büyük felaketi yaşıyoruz. Babamın sahip olduğu otobüs kaza yapıyor ve babam ilk birkaç ayı yoğun bakımda olmak üzere epey hastanede kalıyor. Konya, denilince içim kanar bu yüzden. Otobüs Ilgın’da feci bir kaza yapıyor. Ayrıntıları belki başka bir vesile ile paylaşırım.

Ve babam aylar sonra eve yaralı, pansumanlı bir şekilde geliyor.

Seveni çok ve her Türk insanı hasta ziyaretine kolonya ile gitmek gibi bir alışkanlığa sahiptir. Babamın hasta yatağı başta olmak üzere ev kolonya dükkanı gibi.

Renk renk, cins cins, model model kolonyalar.

Herkes babama üzülüyor ama benim gözler her zaman sulu zaten, ayrıca ağlamama gerek yok!

Tam rakamı versem yanlış olur ama o dönemin teknolojik şartlarına göre göz numaram acayip büyük. Nereden biliyorum?

L parmaklı göz doktorunun test amacıyla gözüme koyduğu cam, kola şişesinin dibi gibi çünkü!

Gözlük takacağım, Allah bilir kaç numara?

6 mı, 7 mi, emin değilim!

Gözlerim her zaman sulu dedim ya, ayrıca kızarık da… Ovmaktan ve silmekten… Kızarık gözlerle vampir gibi geziniyorum ortalıkta.

Babam kısa sürede toparlıyor kendini. Artık yatakta oturabiliyor, herkesle sohbet edip, şakalaşabiliyor.

Şükür ki ne şükür!

Derken bir gün benimle şakalaşacağı tutuyor… Hemen yanı başında duran plastik kolonya şişesini alıyor, kapağını açıp şişeyi sıkmaya başlıyor. Kolonya ışın tabancasından çıkan lazer gibi ince ve sert şekilde beni takip ediyor. Ben de kahkaha atıyorum, hoşuma gitme belirtisi babamı daha çok gaza getiriyor ve iki eliyle birden sıkıyor zavallı şişeyi.

Baba basıncına hangi şişe dayanabilir ki?

Birden ‘ploppp’ diye bir ses duyuyorum. Şişenin tıpası fırlıyor ve anlımın tam orta yerine yapışıyor.

Tıpa öncü kuvvet elbette…

Şişede ne kadar kolonya varsa gözlerime…

Evet, görme yetisinin büyük bölümünü yitirmiş gözlerime saldırıyor etil alkol. Artık nasıl bir çığlık attıysam hatırlamıyorum.

Yine bayılmışım…

Babam üzüntü ve kızgınlıkla haykırmış: Bu sefer kesin kör oldu!

Gözlerimi yine hastanede açıyorum. Bu kez tepemde başka biri var. Beyaz önlüğünden tanırız doktorları ama her beyaz önlüklüyü doktor zannetmek gibi bir çocuk yanılgısı vardır.

Ne yapıyor gözlerime bilmiyorum sadece ağlıyorum ama zaten aylardır ağladığım için çok fazla yaş kapasitem yok.

İki gözüme iki sargı yapıp beni eve yolluyorlar. Artık tamamen görmüyorum…
Gözlerimdeki sargı birkaç gün kalıyor ama bu sefer de gözlerimin içinin kaşındığını hissediyorum. Göz kapaklarımı bir kez kaşıyabilmek için dünyanın bütün kolonyalarını tepemden dökmeye razı olabilirim, o kadar yani!

Gerisi biraz Türk filmi gibi…

Trahom Hastanesi’nde sargıyı çıkarıyor doktor. Herkes merak içinde bana bakıyor. Göz bebeklerime kızarmış zeytinyağı damlatılmış gibi tuhaf ve kalın bir cıvık tabaka arkasından görüyorum her şeyi. En azından gözüm ışığı alıyor.

Herkes üzgün, ben ise sevinçliyim, göz kapaklarımı ovabiliyorum, Allahım bu ne saadet!

Ve yine bir miktar süre geçiyor aradan, gözlük ölçüsü için yine hastanedeyiz. Doktor büyük bir ciddiyet ve sabırla muayene ediyor gözümü. Gözbebeğime minik bir el fenerinden ışık tutuyor. Habire ‘Allah Allah’ deyip duruyor doktor.
O öyle dedikçe, babam şaşkın şaşkın ona bakıyor.

Ve dönüp ömrüm boyunca unutamayacağım repliği söylüyor:

‘Yahu acayip bir durum bu Davut Usta, çocuğun gözleri sıfır numara olmuş!’
Öteki rakamların ne anlama geldiğini bilmiyordum ki, sıfırın da göz numarası olarak ne anlama geldiğini bileyim.
Babam kulaklarına inanmıyor olacak ki, soru bile soramadan sadece yüzüne bakıp tekrarını istiyor adeta.
“Gözleri iyi durumda..”
Sonra bana bir takım şekiller, hayvanlar filan gösteriyor. Hepsini tıkır tıkır söylüyorum.
Daha önce toprağın gözüme verdiği hasarı kolonya temizleyip götürüyor adata. Bu iki olayın hikmetini çözebilmek içinse yılların geçmesi gerekiyormuş.

Şöyle diyor İbrahim Hakkı üstadım:

"Deme niçin bu böyle
Yerindedir o öyle
Var sonunu seyreyle
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler."

Sadece toprağın altında kalmış olsam kolonya kör edecekti belki beni, kolonya olmasa bugün gözlerim kaç numaraydı Allah bilir! Varıp sonunu seyreyleten kudreti yıllar sonra fark ediyorum.

Ve ben ilk gözlüğümü kırk yaşından sonra, en az 20 yıldır günde 10 saatten fazla bilgisayar ekranına bakan biri olarak alıyorum. ‘Dinlendirici’ diyor doktorum ve ben tebessüm ediyorum:

‘Ben toprağın altında dinlendim doktor!’

Yolum düştüğünde ise o yolun bana geçici mezar olan kısmına gidip geçmişi hatırlıyorum. Lezzetleri acılaştırması gibi çok mühim bir etkisi oluyor bende.

Konumuzla hiç bir ilgisi bulunmayan teyzeler. Resim hoşuma gitti diye koydum!



24 Nisan 2011 Pazar

Kişisel Menkıbe (2): Zenci adam, sarı balık ve oltada tavuk!



Rüzgar gökyüzünü bir bebeğin kundağı gibi saran, içine tonlarca kül dökülmüş gibi duran bulut kümelerini önüne katıp uzaklara götürünce, güneş olanca şirinliğiyle gülümsedi yüzüme. Bu topraklara geldiğimden beri ilk defa kanımın ısındığını hissettim. Çok tuhaf bir ülke burası; sanki hiç kimsenin umurunda değilsiniz ve varlığınız umursanmıyor. Oysa ben her kırmızı ışıkta duruşumda, sağıma soluma yanaşan arabaları izlemeyi gizli bir zevk edinmişim.

Güneş hiç acelesi olmayan emekli orman bekçileri gibi, ağaçların tepelerini ışığıyla yalayarak parlatıyor. Sıcak, en az soğuk kadar titretici olduğunu göstermek istercesine iliklerimizden sızarak ter çıkartıyor. Üzerine ne giyerse giysin, altına beyaz çorap giyerek Amerikalı olmamayı tam 20 yıldır başarmış dostum, eliyle 'Kalk hadi' işareti yapıyor.  


Bilmem ki; bilir misiniz?


Yabancı ülkelere ya da topraklara ilk giden, tuhaf bir evsahiplik hissine yakalanır. Oranın çirkinlikleri de, güzellikleri de onun hanesine yazılır gibi tuhaf bir peşin kabulleniş vardı Ziya'da. Bazen onu kızdırmak için 'Yanki' diye Hollywood filmi diksiyonuyla seslenmeme bile tebessüm ederdi Ziya. 


-Ne oldu Yanki?


Eliyle, çok acelemiz varmış da bir yere yetişmemiz gerekiyormuş gibi hareketler yaptı dostum. Ev sahibi olmanın buyurganlığı vardı tavırlarında. Kalktım elbette. Ne de olsa bu topraklara benden neredeyse çeyrek yüzyıl önce ayak basmıştı. 


Eskiler, yolu bilmek ile yolda gitmek farklı şeylerdir, demişler.


O gün akşama kadar bu sözü nereden duyduğumu hatırlamaya çalıştım ama başarılı olamadım. Hayatımın büyük bir kısmını her tarafı denizlerle çevrili bir kentte geçirdiğim halde balık tutmakla ilgili en ufak bir pratiğim yoktu. Arabaya binmiş, balık tutacağımız yere giderken, koltukların altından uzatılmış iki oltadan anlamıştım nereye gittiğimizi. 


Bir şeyi itiraf etmeliyim:


Av ve avcılık hakkında hiç de sıcak hisler besleyen biri değilim. Doğduğum şehirdeki bir çocukluk arkadaşımla üniversite yıllarımda tekrar dost olmuştuk. Muazzam bir avcı gibi abartmayı severdi. Ava, av tüfeklerine, av köpeklerine ve atıcılığa büyük merakı vardı. Zaten onu görmediğim iki yıl içerisinde avcılar ve atıcılar derneğine yönetici olduğunu öğrendiğimde şaşırmamıştım. Onunla çok tartışırdık av ve merhamet üzerine. 


İnsanoğlunun merhamet odacıklarının en gizli çekmecesinde saklanan acımasızlığı olarak görürüm avcılığı. Tüfekle falan ava çıkabilmem mümkün değil . Tüfeğin yanında çok daha masum ve yalın görünen olta, hem daha entelektüel bir görüntü oluşturuyor, hem de ailecek yapılabilecek bir av ritüeline imkan sağlyordu. Belki de bu yüzden Ziya, üç çocuğunu ve yeğenini yanımıza aldı.


Buralarda yollar, yemyeşil bir çayırın ortasından tıslayarak sürünen kapkara yılanlar gibidir. Sabahki yağmurun derisini gıcır gıcır parlattığı simsiyah bir yılan gibi kıvranarak akan yolda, av bölgemize gidiyorduk işte. Lisanssız balık avcıları için özel olarak düzenlenmiş bir mesire yere girerken, kapıda giriş parası ödememizi yadırgamıyorum ama duvardaki yazı nasıl bir tirajikomedinin tam göbeğine indiğimizi müjdeliyor:
Tuttuğunuz her üç balık için 1 dolar ödemek zorundasınız!


-Yanki! Ne saçmalıyor bu pano? Hem girerken para vereceğiz, hem de avladığımız balığa mı ödeyeceğiz?


Aynı panoyu akşam eve dönerken görünce, girişteki kadar yadırgamadığımı da itiraf etmeliyim. 


İnsanın inerken hızlı adımlarla, postacılar gibi; koşmak ile hızlı yürümek arası bir tempo ile inmek zorunda kaldığı yemyeşil bir bayırdan göllerin bulunduğu alana inerken, avcılığın ruhumda açacağı o büyük deliğe doğru indiğimin farkında değildim.


Durum şöyle; 
İki oltamız var ve biz 6 kişiyiz. Hadi iki çocuğu saymayalım ama, geriye kalan bir büyükçe çocuk ve üç yetişkine 2 olta az. En azından bir tane daha kiralama fikrinde birleşiyoruz.


Bu Amerikalılar tuhaf insanlar. Bunu her fırsatta tekrarlama yemini ettim ben.


Tuhaf insanlar...


Lokantalarında içecekleri değil bardağını satıyorlar size. O bardakla içebildiğiniz kadar kola ya da meyve suyu içersiniz. Bardagın fiyatı ise 3 litre kola fiyatına.


Bir insan kaç litre kola içebilir ki?


Olta kiralarında da böylesi bir denge söz konusu. Bir oltanın bir günlük kirası, yeni bir oltanın iki misli fayatına yakın. Ama arabaya binip, yeni bir olta almak için alış-veriş merkezine de giderseniz, vakit ile yakıtın toplamı, kiralık oltadan pahalıya geliyor.


Gel de işin içinden çık!


Amerikan sisteminin kurbanı olarak bir olta kiralayıp, tipik bir Türk refleksi olan 'kendine en yakın eylem yerine iliş' kuralını uyguladık. Ortadaki, orta boylu gölete yanaşıp oltaları hazırlarken, Ziya'nın küçük oğlunun gölden ne kadar korktuğunu anladım. Çocuğu göle yaklastırmak için, oltalara takacağımız solucanların bulunduğu kutuyu çıkarmamız gerekti. Bacaksız, beyaz kutudaki kirli toprağın içinden kıvranarak dışarı çıkmaya çalışan talihsiz solucanı görünce az daha gölün içine düşüyordu. 


3 tane acemi balık avcısı Türk'ün Amerika'nın ortalarında bir yerde, acemisi oldukları oltalarla içinde ne olduğunu bilmedikleri bir gölde balık avlamaya çalıştıklarını hayal etmenizi istiyorum. Ve olayın komedi boyutunu. 


İlk şaşkınlığı üzerimizden atar atmaz, çevreyi kolaçan etmeye başladık. Sol tarafımızdaki çok daha büyük olan göl, ıssızdı. Bizim bulunduğumuz gölde, tam karşımızda sandalyesinin üzerinde oturan ve bulunduğumuz yerden sadece kocaman hasır şapkasını gördüğümüz bir adam balık avlıyordu. Sol tarafımızda oltasıyla kung-fu yapar gibi kavga eden japon ve kızından başka çok sonra gelen ve bir derviş sabrıyla balık avına girişen zenci ana-oğul vardı.
Meğer ne kadar teknik ayrıntıları varmış balık avlamanın. 


Teorik anlamda çok basit gibi görünen balık avı, insanın sakatlanmasına, hatta hayatına mal olabilecek kadar tehlikeli bir eylem. 


Kutudaki solucanları ikiye bölüp, oltanın ucuna parmağınıza batıra batıra geçirdiniz diyelim, oltanın ipinin gerginliğini ayarlamaktan, suya atarken savurduğunuz açı çok önemli. Patavatsız bir hareketiniz yakınlarınızda birinin gözünün çıkmasına sebep olabilir. 


Nitekim oluyordu da...


Elindeki herhangi masum bir aleti bile zaman zaman konvansiyonel silah kadar tehlikeli duruma sokan ben, oltayı gölün en uzak noktasına atacağım telaşıyla savururken, önce bir ağaç avladım, ardından başımın 5 metre üstünden geçen elektrik telini! 


Balık tutmak asla maymun iştahlılara göre değil. Sabır ve metanet gerektiriyor. Oltanızı salladıktan sonra, anlamsız anlamsız peşinden bakarsanız, sabırsız reflekslerle ha balık takıldı, ha takılacak, paranoyalarına düşerseniz asla bir tek balık bile yakalayamazsınız. Oltayı sallayıp, unutacaksınız. Attığınız kanca suyun icindeki taşlardan biriymiş gibi olana dek. Ancak o zaman balıklar gelip takılabilirler kancanıza.


Ben kendi içimden balık, sabır, saçmalık problematiğini çözmeye çalışırken, Ziya, hemen solumuzda bulunan ve bizimkine oranla biraz daha küçük olan göl parçacağına gitti. Aslında dikkatle bakıldığında her üç gölün de sun'i olduğunu anlamak zor değildi. Ziya'nın heyecanlı bir dönüşü vardı ki sormayın!


-Orası balık kaynıyor, dedi heyecanla. 


Hemen kovaları, oltaları, solucanları ve solucandan korkup sandalyenin arkasına saklanan küçük canavar Mehmet'i toparladık. 


Gerçekten de, gittiğimiz son göl parçacığı resmen balık madeniydi. Kısa süre sonra başımıza örülen çorabı anladım.


Bu tesisleri kuranlar, belli ki insanların avlanma hissini tatmin etmek amacı taşıyorlarmış. Elbette para kazanmak da...


En büyük gölde, sabrı ve ustalığı olanların avlanmasını istiyorlar. Oradaki balık ucuz olmasına rağmen, göl büyük ve balık sayısı azdı. Ortadaki gölet, balık avlamayı alışkanlık haline getirmiş hobi meraklısı insanlar için tasarlanmıştı. Buraya gelen herkes önce ortadaki gölde şansını deneyip, bir süre sonra acemilerin yerine geliyordu.


Tıpkı bizim yaptığımız gibi!


Bizim şu an başında bulunduğumuz, en baştaki ve en küçük gölde, balıklar bir çarşı camiinin sık saflarında Cuma namazına durmuş mütevekkil müminler gibi yanyana duruyorlardı. Hele araya özenle serpiştirilmiş gibi duran ve sapsarı renkleriyle altına batırılmış hissi veren pırıl pırıl parlayan bazı balıklar vardı ki, insanın hiç niyeti yokken bile oltayı sallaması geliyordu içinden! 


Binlerce balığın, yanyana bile zor sığdığı küçücük göle oltalarımızı bir sallayışımız vardı ki görmeliydiniz! Kuzeyden sıcak denizlere inip, bakir bir ada keşfetmiş Viking savaşçıları gibi gizli naralar atarak saldırdık balıklara. Balıklar o kadar sayıca fazla, yakın ve kolay avlanıyor ki, bir süre sonra işin zevki kalmadığı gibi, iğrenmeye başladım. Ve aklıma avcı arkadaşım Murat geldi. 


Bir kaymakamdan bahsetmişti Murat. Yeteneksiz ama av meraklısı bir kaymakamdan… Köylerine gelip avlanmak istediğini söylermiş hep. Ama o kadar yeteneksiz ki, aylarca tek bir av hayvanı bile avlayamamış.


Ortadaki ve büyük göldeki halimiz tıpkı kaymakamın ruh hali gibiydi. 
Defalarca oltayı büyük bir gayretle gölün orta yerine savurmamıza rağmen, en ufak bir yakalama belirtisi görünmemişti hiçbirimizin oltasında.


Ortadaki gölde ne kadar aciz göründüysek, başlangıç göletinde o kadar mağrur ve kibirliydik. Aslına bakılırsa burada balık tutmamak için özel yeteneksizlik dersleri almış olmak gerekiyordu. Kısa süre sonra farkettiğim zenci bir adamı uzun uzun süzünce, Amerika’da bu tür kursların verildiği bir yerler olduğundan şüphe etmeye başladım.


Zenci adam, narin eşi ve saçları lüle lüle kızı, öğlen vaktini biraz geçe, güneşin ağaç gölgelerinin boylarını  uzatmaya başladığı vakit geldiler balık avlama sahasına. Zenci, tipik bir amerikalı babanın tatildeki prototipi gibiydi. Kısa pantolon, bembeyaz çorap, aynı beyazlıkta kocaman bir bayrağın süslüdeği tişört ve kalın tabanlı spor ayakkabı. 


Bir ibadet aşkıyla sallıyordu oltasını küçük gölete siyah derili bu adam. Eşi ne göl ne de balıklarla ilgileniyordu. Eline aldığı haftalık bir magazin dergisinin sayfaları arasında gezinip duruyordu. Aslında ensemizi ısıtan solgun güneş olmasa, oraya zorla getirilmiş diye kanaat getirecektim. Ama iki de bir başını kaldırıp güneşe bakarak, orada bulunmaktan mutlu olduğunu belli ediyordu. Küçük zenci kız da öyle. Heyecanla bir o köşesine koşuyordu göletin, bir bu köşesine. Bir ara oltalarımız birbirine girdi ama kısa sürede çözdük sorunu.
Bütün aksesuarları eksiksiz yerinde olan zenci adam tıpkı yeteneksiz kaymakam gibi, neredeyse balık avlayamamanın imkansız olduğu yerde belki saatlerce balık avlayamadı. Küçük kızı yakaladığı her balığı ellemeye korktuğu için ona getirirken babasını komplekse soktuğunun farkında değildi belki de. 


Bir insan gülünecek duruma düşünce çevredekiler önce aleni kahkaharlar atıyorlar. Ancak bir süre daha devam edilince mizah durumu, etraftakilerde tuhaf bir utangaçlık ve gizli tebessümler beliriyor. Ve bir süre sonra acıyorsunuz komik duruma düşen kişiye. Ben de aynen öyle hissettim. Artık gülmeyi falan bıraktığım gibi, yani sıkılmasam gidip adama taktik vermeye başlayacaktım. Ama elbette siyah bir öfke ile karşılaşma ihtimalim çok çok büyüktü. 


Salladığımız her olta, biz otuza kadar saymadan sarsılıyor ve çenesindeki çelik telin verdiği acıyla, balıklar kurşun yemiş savaş askerleri gibi sarsılma nöbetleriyle kıvranıyorlardı oltaların ucunda. Tuttuğunuz her balık için para ödeyeceğiniz için, bir süre sonra tutmamaya çalışmak ekonomik açından bir menfaat oluyor. 


Tuttuğum bir balık nasıl bir iştahla saldırmışsa yeme, oltanın ucu ta midesine kadar inmiş. Çıkaramadım oltayı. Etrafta gezinen yeni yetme veletler, tesiste çalışan haftalıkçılardı. Birini yardıma çağırdığımda, onun balığa yaptıklarından sonra bir daha ömrüm boyunca balık tutmayacağımdan emin oldum. Saçları biryantinili, elinin üstünde korsan dövmesi olan velet, gelir gelmez sorunu anladı ve elini dar kot pantolonun arka cebine atıp penseye benzer bir alet çıkardı. Kargaburnu denilen alete benzeyen bu nesnenin ucunu balığın ağzına soktu ve takılmış oltayı, o yaşta nasıl böylesi bir acımasızlığa sahip oluşuna inanmayan bakışlarımın şahitliğinde var gücüyle, balığın tüm iç organlarını yırtarak çekti çelikten iğneyi. Olta çıkmasına çıkmıştı ama, yırtılan sadece balığın boğazı, midesi ve solungaçları değildi. Sanki ben bir balıktım ve solungaçlarım kopmuş gibi oksijen alamıyordum. 


Birden zenci adamın yerinde olmak istedim. Elimde bir kova dolusu vicdan azabıyla tesislerden çıkarken, midem bulanıyordu. Ve o akşam rastladığım her insana balıkları hediye etmeme rağmen kimse beni bu suç dosyamdan kurtarmadı. Öldürdüğü kurbanını bagajında taşıyan cani ruhlu katiller gibi hissettim kendimi tüm yol boyunca. Eve vardığımda Ziya durumu anlamış olacak ki, beni vicdan azabından kurtardı, bütün balıkları elimden aldı. Gece boyunca parmak aralarımda perdelerin çıkacağının boynumda solungaçların belireceği paranoyasıyla tuhaf bir yakaza karabasanı içinde debelenip durdum. Sonra avcı arkadaşım Murat ile kaymakamın yaşadıklarının finali geldi. 


Murat, yeteneksiz kaymakamın aylarca komik duruma düşmesine içi elvermediği ve ev sahipliği imajının zedelenmesine daha fazla tahammül edemediği için, kendince dahiyane bir fikir bulmuş: Kümesten aldığı bir kaç tavuğu, çalılıkların arasına saklayıp, onları yırtıcı av hayvanları diye avlatmak istemiş. Ancak kaymakam o tavukları bile vuramamış. Sabırla nişan alıyor, her denileni teorik anlamda yaptığı halde, bir türlü tutturamıyormuş hedefi. Kaymakamın her karavanası, bir köy ağasının oğlu olan Murat için bir ayıp, bir kusur gibi olmaya başlamış. Murat ne yaparsa yapsın kaymakam asla isabet kaydedememiş. 


Bir feodal karizmanın sarsılmasının anlamını bilemezsiniz. Murat kendince üzerine yapışan bu lekeyi yıkamak için çözümün en dahiyanesini bulmuş. Çalılıkların arasına yerleştirdiği bir elemanına, kaymakamın ateş ettiği tavuğa ateş etmesini söylemiş. Kaymakam, keklik zannettiği tavuğa ateş ederken, bir başka çiftenin patladığını farketmeyecek zannetmişler. Ama ilk tatbikattan sonra, çalılıkların arasından kanlar içinde barut kokan ölü hayvanla sevinç çığlıkları atarak gelen Murat’I görünce kaymakam sarsılmış. Gözlerinden boşanan yaşı önce anlayamamış arkadaşım. İşin rengi biraz sonra anlaşılmış. 
Meğer, herkesin inanılmaz yeteneksiz biri olarak gördüğü kaymakam, her hafta sadece ava bilinçle çıkıyormuş. Bulunduğu makamın gücünü, savunmasız kişilere karşı kullanmamak için, bir nevi bilinçli ıskalama antremanları yapıyormuş. Her nişan alıp, tetiğe basarken, vicdanına ve merhametine telkinde bulunup, namlunun ucunu son anda başka hedefe çevirip ıskalıyormuş. 


Murat, bu tuhaf ve vicdani boyutu çok derinlere inen kitle yönetim tatbikatını asla anlamlandıramadığını söylemişti ama, ben anlamıştım. 


Benim esas şu yandığım nokta; yeteneksiz zenci adamı gördüğümde, aklıma vicdan sahibi kaymakamın gelmemesiydi!


(Bu hikaye Turuncu Hüznün Kokusu kitabımda yayınlanmıştır)