Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2013 Cumartesi

Büyülü bir yolculuk: Sinemanın Hikayesi


Mark Cousins enteresan bir adam. Ana mesleği film eleştirmenliği olan Cousins, aynı zamanda düzenlediği çeşitli organizasyonlarla adını duyuran bir yönetmen-organizatör. Mark Cousins, 2001 yılında, sinemaya dair çok fazla akademik olmayan ve mesleki terimlerle anlaşılmazlık girdabına girmeden kaleme aldığı Sanatın Öyküsü, başlıklı makalede, mevcut sinema tarihlerinin yetersiz olmasa da farklı bir bakış açısına ihtiyaç olduğunu belirtmişti. Sinema tarihi... Öyle basit bir dilimi ya da belli bir kültürün film tarihinden bahsetmiyoruz.

Cousins, bu makaleden sonra çıktığı dünya gezisinde, sinemaya dair enteresan gözlemlere şahit oluyor. Çoğu birbirinden habersiz olan ülke sinemalarında, benzerlikleri ve derinleşmeleri şaşırarak öğreniyor ve not ediyor.

Daha sonra oturup 11 ay boyunca, aklındaki sinema tarihini kaleme alıyor ve sonuçta Sinemanın Hikayesi kitabı ortaya çıkıyor. Kitap, klasik anlamda bir tarih kitabı değil elbette. Serüvenin kronolojik seyriyle başlamıyor, mekanlar ve isimler üzerinden tarihsel sıralamaya geçiliyor, film teknikleri ve sinemanın tarihsel gelişimi ile, akımlar, ülkeler üzerinden yürüyerek yaklaşık 120 yıllık bir zaman dilimi anlatılıyor.


Mark Cousins
Sene 2005 olduğunda yapımcı John Archer, kitabı çıkış noktası alarak bir belgesel yapımını teklif ediyor Cousins'e. Televizyonculuk ve belgeselciliği bilenler bilir. Bu işler kitap yazmaya benzemez. hele hele mesele tarihsel bir konuysa işiniz epey zordur. Bu zorluk önce materyale ulaşma, akabinde telif hakları meselesidir.

Nereden biliyorum?

Vaktiyle TRT'ye yaptığımız bir belgeselde (Yeşilçam) kurumun en çok endişe ettiği alan, telif haklarıydı. Zira gösterdiğiniz her karenin başınıza iş açma riski var. Gerek kurumu ikna, gerekse kullanılacak VTR parçaları için rıza almak epey zorlu ve uzun bir süreç olmuştu.

Konu sinema olunca, işiniz çok daha zor. Başka herhangi bir belgeselde kullanacağınız görüntüler nihayetinde haber amaçlı çekilmiş görüntüler olacağı için, en fazla arşiv telif ödeyerek bu materyale sahip olabilecekken, sinemadaki ürünler, birer sanat üretimi olduğu için, hem pahalı, hem de sahiplerinin haklarını kolay teslim etmeyeceği, sürekli şüpheyle bakacağı malzemeler oluyordu.

Yusuf Şahin
Cousins bunların farkında olarak, belgesel için yerle para olmaması durumunda, böylesi bir işe girişmeyeceğini açıkça ifade ediyor yapımcısı Archer'e. Ancak şaşırtıcı bir şekilde şansı yaver gidiyor ve gerek Scottish Screen, gerekse UK Film Council Cousins'in ihtiyacı olan meblağı vererek, maddi sıkıntıyı ortadan kaldırınca nihai karar veriliyor.

Bunun için önce bir taslak senaryo çıkarılıyor kitaptan ve isim dökümü yapılıyor. Pilot çekim için Mısır seçiliyor. Afrika sinemasının babalarından Yusuf Şahin ile görüşme neticesinde, bu işin tahmin ettiklerinden çok daha derinlere gideceğini fark ediyorlar. İngiliz kanalı More4'un da büyük maddi katkılarıyla epey rahatlıyor ve belgeseli çekmeye başlanıyor.


Belgesel, kurgunun ilk örneklerinden olan The Great Train robbery yerine Life An American Fireman'ı detaylı inceliyor. 
Koltuğunda oturup, sağdan soldan gelen telifi ödenmiş stok görüntülerle belgesel çekmekten bahsetmiyorum sevgili okur. Bizzat yerine gidip, lokal çekim ve bilgilerle detaylandırılıp zenginleştirilen zorlu bir işten bahis ediyorum.

Bengladeşli usta Satyajit Ray için Hindistan, Kalküta'ya, Kurosawa'nın ilk mekanı Toho Stüdyosu için Tokya'ya, Pekin'e, Kahire'ye, Paris'e, Los Angeles'e, Kopenhag'a gidiliyor. Yüzlerce şehir, yüzlerce stüdyo, yüzlerce isimle röportaj, ve 1000'e yakın filmden görüntüler taranıp ayıklanıyor.


Melies'nin filmlerinden biri
Ülke sinemaları, sinemacıları, büyük bir hikayenin içinde yer alırken, farkında olarak ya da olmadan ana omurga ile ilişkileri ve farklılıkları böyle çıkıyor ortaya zaten.

Yıllar süren bu çalışmanın akabinde, doğal olarak çok uzun bir belgesel ortaya çıkıyor. Neredeyse 20 saatlik uzunlukta. Usta İskoç kurgucu-yönetmen Bill Forsyth ile epey uğraşılıp, belgesel 15 saate indiriliyor. Ve sonuçta bugün ülkemizde Calinos Film ve Tiglon etiketiyle piyasaya sürülen benzersiz belgesel Sinemanın Hikayesi çıkıyor.

Sinemayı eğlence sektöründe kullanan ilklerden: Georğe Melies
Peki, belgeselde neler var?

İsterseniz disk disk ayrıntılandıralım.

DİSK 1: SİNEMANIN DOĞUŞU

Birinci disk, Sinemanın Doğuşu'na odaklanıyor. Klasik bir tarihçi anlatımıyla başlanmayan hikayede, bilim adamları ve buluş ekseninde filmin tarihçesine gidiliyor. Bugüne kadar pek bilinmeyen filmler eşliğinde 1895 ila 1920 yılları arası anlatılırken, paradan ve pazarlamadan önce iki önemli karama ağırlık veriliyor; fikir ve tutku!
İlk diskin ikinci bölümünde işin içen Hollywood'un ufaktan girmesi, Charlie Chaplin ve Buster Keaton filmleriyle, sonradan etkileşim içinde oldukları yapımlar beraber olarak, hem film tarihini, hem de film dilini anlatıyor. Bir sinema hareketinin üç farklı kültür ve ülkede uç verişi film örnekleriyle gösteriliyor; Amerika, Danimarka, Rusya...

Bir sinema perisi; Ruan Lingyu
Son bölüm olan 1920 sonrası bölümde ise sinemanın ilk altın çağı, Paris, Berlin, Moskova, Şangay ve Tokyo sinemasıyla paralel kurgulanarak işleniyor. Alman dışavurumculuğu, Sovyet montaj kuramını ve kameraya hareketin verilmesiyle ortaya çıkan Fransız izlenimciliği ele alınıyor. Ve bugünlerde artık neredeyse kimsenin hatırlamadığı bir sinema perisi; Ruan Lingyu'dan bahsediliyor.

DİSK2: SESLİ SİNEMA

1930'larla beraber yapılan görüntü-ses evliliğinin sinemayı nasıl alt üst edişine şahit oluyoruz ikinci diskin başlarında. Ve sinemanın drama etkisiyle sanata dönüşmesi, akabinde ortaya çıkan türlerden ilk örnekler: uçuk komediler, gangster filmleri, westernler, müzikaller... Ve bu türlerin ustası bir isim Howard Hawks. Avrupa'dan Alfred Hitchcock'un yükselişi, Fransız ustalar ve bir sinema zirvesi; Oz Büyücüsü...

1940'larda savaşın yol açtığı travma ile yaşanan savrulma var. Orson Welles giriyor sonra belgeselin menzil alanına. Ve Amerikan sinemasının karanlık dönemi. Ünlü senaristler Paul Schrader ve Robert Towne bu dönemi tartışıyorlar tüm samimiyetleriyle.


James Dean
50'liler tam bir kafa karışıklığının yaşandığı yollar. Starlar artık bir endüstriyel üretime dönüşüyor ve James Dean efsanesini öğreniyoruz. Bu arada Mısır, Hindistan, Çin, Meksika, Britanya ve japonya sinemasında neler olup bittiğine bakınca görüyoruz ki ortak bir dilde bütünleşiyor hepsi: Öfke! Yusuf Şahin, ve Kurosawa'nın efsanevi oyuncusu Kyoko Kagawe'yla röportaj da bu bölümde.

DİSK3: YÜKSELEN AVRUPA SİNEMASI

Belgeselin üçüncü diski ünlü oyuncu Claudia Cardinale ve sıra dışı yönetmen Federico Fellini ile açılıyor. Zira 50'lerin sonu, 60'ların başında yapılan sinemanın en önemli iki sembol ismi bunlar. Ingmar Bergman'ı, en az onun kadar arızalı yönetmen Lars Von Trier anlatıyor sonra. Bertolucci ve Pasolini'ye eğiliyor sonra belgesel. Ve sinema tarihini dinamitleyip yerinden oynatan bir akımdan söz ediyor; Fransız Yeni Dalgası...
Il Vangelo Secondo Matteo (Pasolini)
Üçüncü diskin ikinci bölümünde tekrar Hollywood'a çekiliyor kamera. 60'lı yılların şehvetli ve bol müzikli şaşaalı günleri yansıyor belgesele. Efsanevi görüntü yönetmeni Haskel Wexler'e uzatılıyor mikrofon ve ana akım filmlerin nasıl etkilendiğini anlatıyor usta görüntü yönetmeni. Roman Polanski, Nagisa Oshima ve elbette Andrei Tarkovsky'nin dünyasını keşfediyoruz. Son olarak, Siyah Afrika sinemasının doğum sancıları derken, ustaların ustası bir Hint yönetmen, Mani Kaul, özel bir röportajla bizleri şaşırtıyor.


Kıymeti bilinmeyen sinema ustası; Mani Kaul
Ve 70'ler. Hiciv sineması, kara mizah, ve kült film Taxi Driver ele alınıyor. Afrika sinemasından sonra Amerika'ya da yansıyan siyah sinemadan söz edilirken, senarist Robert Town, ürkütücü ve karanlık fikirlerin sinemaya nasıl sızdığını aktarıyor.

DİSK4: DÜNYAYI DEĞİŞTİRECEK FİLMLER

Sinemanın nasıl bir toplumsal dönüştürücü olabileceğine dair bir fikir edinmemizi sağlayan dördüncü diskin bu ilk bölümünde Wim Wenders ve Ken Loach sinemasına yakından bakıyoruz. Sonra İtalya, Avustralya'ya uğrayıp yeni sinemanın doğuşunu görüyor ve oradan Japon sinemasının son durumuna şahit oluyoruz.

Asya ana akım sinemasının ortaya çıkış yılları olan 1970'lerin ortasında bir süre daha takılıp, Hindistan'a geçiyor ve Bollywood'un temellerinin atılması ve gelişimine şahit oluyoruz. Bu yıllarda gezinip büyük usta Bruce Lee'dn bahsetmek olmaz. Hong Kong sineması ve aksiyon filmlerinin piri Yuen Wo Ping'i keşfediyoruz. Biraz dikkatlice bakınca meşhur The Matrix'in dip koçanları hakkında bir fikir sahibi olabiliyoruz.


Avrupa'da bir vaha: Krzysztof Kieslowski 
Dördüncü diskin son bölümü 80'ler sineması (Ahh biz de bu mantıkla kendi sinema tarihimizi ele alabilseydik keşke, zira çok ciddi bir eksik olduğunu belgeseli izleyince daha iyi anlıyoruz) ve siyasi gelişimler paralel olarak anlatılıyor. Reagan Beyaz Saray'a, Thatcher da Downing Sokağına yerleşmiş durumda. Sinema gerçekleri anlatmak için yeni bir misyon üstleniyor. Bağımsız yönetmen John Sayles, gerçeğin sinemasını ve protestoyu anlatıyor röportajında. Meşhur Tianenmen olayı öncesi Çin sineması, Sovyet filmlerinin genel durumu ve Avrupa'da bir vaha; Krzysztof Kieslowski'yi tanıyoruz.

DİSK5: YENİ SINIRLAR

Pek kimse bilmez ama dünyanın pek çok yerinde sinema için, 1990 ve hemen sonrası önemli bir dönemin başlangıcıydı. Bir tür Altın Çağ olarak niteler çoğu tarihçi bunu. Ve İran sineması bu altın çağın en önemli unsurlarından biridir. Beşinci Disk, açılışı İran sineması ile yapıyor. Abbas Kiarostami ile yapılan değerli bir röportaj da var bu bölümde. Sonra Japon dehşet sinemasının temellerini atan, bir çılgın sinemacı Shinya Tsukamoto'yu tanıyoruz. Dünyanın en önemli yönetmenlerinden olan Claire Denis'in kendi sinemasını anlattığı Paris'e geçiyoruz sonra. Ve oradan da Meksika sinemasına uzanıyoruz.

Bullet Ballet (Shinya Tsukamoto)
1990'ların ortasından sonra sinemada dijital devrim yaşanmaya başlıyor. Başta görsel efekt olmak üzere, pek çok alanda teknolojik gelişmeler sinemayı kolaylaştırıp daha yukarılara taşıyor. Şüphesiz bu kolaylığın ekmeğini Hollywood yiyor.
İkinci bölümde tuhaf iki, (aslında üç) sinema adımıyla tanışıyoruz. Tarantino ve Coen kardeşler. Bilim kurgu sinemasının gelişimine bir göz atıp, dijital devrimin sinemayı nasıl kökünden değiştirmeye başladığına şahit oluyoruz.
Fargo (Coen kardeşler)
Belgeselin son bölümünde ise, günümüz sineması ve yarına neler vaat ettiği var. Bir tür döngüyü tamamlayan bu son bölümde alınan yol özetleniyor ve 11 Eylül sonrası Amerikan sinemasının kodları okunmaya çalışılıyor. David Lynch'ın bir tür 'Rüya Sineması' denebilecek olan Kayıp Otoban'ına yakından bakıyor ve yerlere yatan Rus sineması ayağa kaldırmaya çabalayan bir kaç isimden biri olan Alexander Sokurov sinemasını izliyoruz. Ve belgesel (burada anlatmayayım) bir sürpriz ile sona eriyor.
Alexander Sokurov
Başta ta söylediğim gibi, bu sıra dışı ve değerli çalışmayı ülkemize kazandıran Calinos ve Tiglon çok önemli bir hizmeti yerine getirdiği için, teşekkürü hak ediyor...


Belgeseli şuradan bulabilirsiniz


Sinemanın Hikayesi / The Story of Film - Fragman from Calinos Films on Vimeo.

2 Şubat 2012 Perşembe

Nihayet raflarda



Her sanat eserinin bir kaderi olduğuna fena halde inanırım. İçeriği ne olursa olsun hem de. ister çok kaliteli bir kitap, isterse acele yazılmış. yalapşap. Kaderi ne ise o vuku buluyor. Bu anlamda Ben Sonra Ağlarım biraz bahtsız bir kitap diyebilirim. Baskıdan çıkalı iki aya yakın bir süre olmasına rağmen, bir türlü dağıtıma giremedi. Aslında yazarıyla çok ilgili olmayan bu sıkıntılı durum, kaderiyle ilgiliydi. 


Buna rağmen bir heyecan var tabi... 


Blog okurlarına hem gecikmeden özür babında, hem de kitabı yazarken ki hislerim bilinsin diye kitabın önsözünden bir kolaj aktarıyorum. en altta da kitabın satışının yapıldığı bazı linkler bulacaksınız. 


Mecburi hikayeler!

Bu kitap hiç bir zaman olmayacaktı!


Eğer Türk sinemasının olmayan endüstrisi, hiç bir zaman ayağa kalkamayan sanat anlayışı, yetişmeyen sanatçısı, kırık dökük teknik altyapısı değişebilseydi...


Bu hikayeleri bir arada okuma imkanı bulamayacaktınız; Kalem ve düşünce erbaplarının cesaret verici görüşleri ve şevk veren destekleri olmasaydı.


Elinizde tuttuğunuz kitabın içindeki hikayelerin çoğu film (en azından kısa film) olmak üzere tasarlandı, kaleme alındı. Hatta bir çoğu sinopsis aşamasından bile geçip tredman, story-boardı çıkarılmış film malzemesi oldu.


...


Henüz 5 yaşında komşu evin avlusunda kurulan projeksiyon makinesini kurcalayan bir sinema meraklısı olarak, karşılaştığım her olayı, tanık olduğum her vakıayı film düzleminde hafızama kodlar hale geldim. Hafızamı film şeridi, gözlerimi kamera vizörü gibi -çoğu zaman bilinç dışı olarak- kullandım.
...


Edebiyat ile sinema arasında çok önemli iki fark var bence:
İlki yazar ile yönetmen arasındaki fark...


Biri yaratıcının bahşettiği yeteneği son derece lineer bir araç kullanarak muhatabına aktarıyor. Birikim ile yeteneği mezcederek kalemle şekil verip okuruna havale ediyor gerisini. Okur, kendi muhayyilesi nispetinde zevk alıyor, anlam üretiyor. Diğeri, yani yönetmen ise, yetenek ve birikimi ne olursa olsun bir çok bağlayıcı sebep ile kuşatılmış durumda. 
...


Okumaya başladığınız bu kitap kesinlikle iddialı bir çalışma değil. Hele hele
yazarının ‘hikayeci’ titri almak gibi bir düşüncesi hiç yok. Belki bir paylaşma arzusu var denilebilir. Sıra dışı olayları, anlaşılmaz derinleşmeleri, içe doğru konkavlaşmayı paylaşım.



Kitabı bulabileceğiniz bazı linkler:

http://www.karakutuyayinlari.com/kitap-ben-sonra-aglarim.htm

http://www.idefix.com/kitap/ben-sonra-aglarim-m-nedim-hazar/tanim.asp?sid=XOS8VRE0MS6AP2NHRPVY

http://www.okuoku.com/tr/ben-sonra-aglarim-butun-hikayeler-m-nedim-hazar-pid168822.html

http://www.limonkitap.com/kitap/ben-sonra-aglarim-butun-hikayeler-p518156.html

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=595312

1 Aralık 2011 Perşembe

Ben Sonra Ağlarım!

Karakutu Yayınları bütün hikayelerimi tek kitapta topladı. Biraz zor oldu ama oldu gibi... İlk eskizlerdir, eleştiri ve atış serbest... 


a

b 
c 
d

10 Kasım 2011 Perşembe

Yıkıldı Büyük Babil

Arka kapak yazısından:



“Bundan sonra, büyük yetkiye sahip başka bir meleğin gökten indiğini gördüm. Yeryüzü onun görkemiyle aydınlandı. Melek, gür bir sesle şöyle bağırdı:

‘Yıkıldı! Büyük Babil yıkıldı! Şimdi cinlerin barınağı, her türlü kötü ruhun uğrağı,
her türlü murdar ve iğrenç kuşun sığınağı oldu. ‘...”

Siz hiç düşmanınızı ensenizde taşımayı düşündünüz mü?

Cidden sizden nefret eden, sizin de ondan nefret ettiğiniz birini her salise, her an ensenizde taşımaktan ve geceleri onunla uyumaktan!  Her gece kulağınıza cehennem tasvirleri tıslanmasını. 

        
“Yıkıldı Büyük Babil - Barbarları Beklerken" belki en zor olanı deniyor; her geçen gün karmaşıklaşıp daha da giriftleşen bir topluma analitik olduğu kadar, popüler ve klasik argümanları da kullanarak çözümlemeler sunuyor...
Yazılar çok fazla disipliner olmasa da, içerdiği makul miktarda felsefe, sosyoloji, popüler bilim, politika ve mebzul miktarda ince mizah ile derinlikli bir düşünce göleti oluşturuyor.

            " Yıkıldı Büyük Babil - Barbarları Beklerken" makro alemden mikro düzleme kadar bilimin çok ta göz önünde durmayan ayrıntılarını, güncel oyaları ile çakıştırıp okuyucunun önüne bir perspektif koyuyor. İddiası (!) olmamasına rağmen, küçük çaplı sonuçları da içeriyor... Geriye ise bilimin o ağdalı ve anlaşılmaz üslubundan sıyrılmayı başarmış, çarpıcı tablolar kalıyor.

a

b 
c

d

Belki seçime katkı yapmak isteyen dostlar olur!

23 Şubat 2011 Çarşamba

Oysa biz uykuya düşmandık beraberken



Yağmursuz bir sonbahar akşamıydı. Son vapuruydu adanın. Evsiz bir yavru kedinin saçak altına sığınması gibi sığınmıştık geminin arka kısmına. Karanlık sulara bakarak konuşmuştu.


- Nedense uyuyamıyorum son günlerde!

Aslında benden de benzer şeyler duymak ister gibiydi, uzayan sessizliği bir bakış kısaltır zannetti; ama olmadı tabii.

- Ya sen?

Dedi,


- Senin uykularından ne haber?

- Benim uykularımda cehennem kaynıyor... Benim sularım kirli kazan buharları!


Diyemedim ki bunu, kelimeler geldi ve ejder soluğu gibi belleğimi vurup geçti. Allah'tan insaflıydı, merhametliydi. Sesi daha da müşfikleşti ve ninni mırıldanır gibi konuyu değiştirerek devam etti:


- Denizden daha iyi bir doktor tanımam. Bütün yaralarımı itinayla açar, temizler ve kapatır. Geçen kış açılan yaralarım, kapanmak üzere gelecek yazı beklemek zorunda kalacaklar. Üstüne bir de bu sene eklenen yaraları düşünürsek, denizin işi zor olacağa benzer...


Kaşıyordu, kelimelerin sersemletici şokunu hissetmek ister gibi en hassasını seçip üzerime üzerime sıkıyordu nedense. Allah'tan sen yoktun o zaman günlüğüm ve Allah'tan ben bir kelimeyle sinirlerini kontrol edemeyen saralılar gibi katelepsiye girmiyordum. Sustum tabii. İnatla, sabırla sustum; ama susacak gibi değildi.


- Aklıma denizkestaneleri geldi. Kimin aklına gelir o çirkin, dikenli varlıkların dikenlerini döktüklerinde o kadar güzelleşebileceği: Küçüklü büyüklü rengarenk denizkestaneleri... Bana, görünüşe aldanmamayı, önyargılı olmamayı denizkestaneleri öğretti. Şimdi keşke deli gibi kar yağsaydı ve ben yağan kara gülümseyerek, soyunup içi sıcak suyla dolu bir havuza atlasaydım... Sıcak, asit kadar sıcak bir Kleopatra havuzuna.


İnadım inat... Suskunluk yemini etmiş Baptist rahibi gibiyim. Karanlık sulara gülümsüyorum. Hayatı karelere, çerçeveyi sulara hapsettim. Vapur ağır, cüsseli bir dev gibi titreyerek kımıldıyor. Kör bir satır gibi yararak ilerliyor karanlık suları.

- Ne acı, köpüklerin dansını gösterecek kadar bile göstermiyor kendisini ay. Hani bir de cömert derdik, esirgemez bizden yansımasını güneşin, ışık kendisinin değil ki?


Bu sefer o başka alemlerdeymiş ve rahatsız edilmek istemiyormuş gibi hiç istifini bozmadı.


- Alnımı balkon demirlerine dayadım gece boyu. Hatta bak inanmazsan, izi bile kaldı şu sıkıntı sivilcelerinin arasında. Bilmeyen, ütüyü alnıma değdirdim zannedecek. Soğuk parmaklıklar yaktı sanki.


Parmaklarım pıtırlı alında geziniyor. Benim gözümde kirli cam lekesi kalmamış Allah'tan. O balkonun soğuk demirlerine yaslamışken başını, benim zihnim camın puslu gerisinden sabahı gözetliyordu. Ve içimde sabahların ne kadar uzak olduğuna dair bir vird:

Uykuya düşmandık beraberken... Hem uzakta, hem beraber, hem uykusuz.

Böyleydi işte...


'Bİr Aşk'a Krallığım'dan...