‘Rolün üzerine yapışması’ diye bir kavram vardır sinemada.
Bir oyuncu, hep aynı türden karakterleri canlandırırsa kaçınılmaz oluyor.
Özelikle Yeşilçam’da bazı karakterlerin bazı isimler ile özdeş hale gelmesi
böyle bir şeydir. Babacan tiplemesi rahmetli Hulusi Kentmen, kötü adam tiplemesi
rahmetli Erol Taş ile müsemma idi. Kötü adamları zaten biliyorsunuz, ‘atarlı’
karakterleriyle Kadir İnanır da bu cümleden sayılabilir. Yönetmen sineması ayrı
bir şeydir, bir yönetmenin belli bir türe takılıp kalması, o türün adeta
üzerine yapışması apayrı. Peter Jackson, böyle yaptı ve Yüzüklerin Efendisi
serisiyle girdiği orta dünyada bulduğu damar ile kariyerini tamamlayacak gibi.
Aslında haksız da sayılmaz, bu alandan daha çok ekmek yer gibi geliyor bana.
Lord Of The Rings serisinin elde ettiği haklı başarıyı,
Hobbit serisiyle devam ettirmeye çabalarken, ihtimal ki yapılan eleştirilerin
de etkisinde kalmış. İzah edeyim; Bir sinema dâhisi olan Alfred Hitchcock,
Truffaut’ya sinemasını anlatırken bir yerde adaptasyon meselesine girer ve şu
mealde şeyler söyler; “Bir edebi metin ayrıdır, sinema filmi ayrı. Filme
alacağım kitabı açar, okur ve kenara bırakırım. Zira yaptığım şey kitabı
birebir perdeye aktarmak değildir.”
Peter Jackson, bu kadar olmasa da, Yüzüklerin Efendisi’nde
kitaba bağlı kalmayı dert edinmeden sinematografik dokunuşlarda bulunmuştu.
Serinin başarısının altında biraz da, sinemanın yazılı metinden ayrıldığı
kavşakta yapılan bu müdahalelerin de etkisi vardı. Ancak, ihtimal ki, bu durum
orta dünya fanatiklerini çok rahatsız etti ve yer yer acımasız eleştiriler aldı
yönetmen Jackson. Dolayısıyla çıtayı koyduğu yerden devam ettirme şansını yerle
bir eden kısıtlayıcılık elini kolunu bağladı. Hobbit serisi, Yüzüklerin
Efendisi’ne nazaran kitaba çok daha bağlı, neredeyse Tolkien’in çizdiği sınırı
milim aşmamaya dikkat ederek ilerliyor. Bu durum tabiatıyla, senaryo ile
fantastik roman farkını ciddi bir defo olarak açığa çıkarıyor.
İşin bir de ‘üçleme’ meselesi var. Şu ayrımın farkında olmak
lazım; üçleme ayrı şeydir, seri ve devam filmi ayrı. Her üçleme seri olmayacağı
gibi, seri filmlerin üçleme, beşleme gibi dertleri olmaz. Hobbit serisi, bir
üçleme değil, devam filmleridir.
Şimdi filme geçebiliriz. Jackson’un Lord Of The Rings (Lotr)
sonrasında işin tadını alması bir yana, yapımcı şirketin orta dünyaya yaptığı
yatırım da keşfedilen bu yeni tepenin her köşesini kullanmayı kaçınılmaz
kılacaktı. Nitekim WB, kolay taviz vermediği vinyetinde bile ufak deformasyonu
kabul etmiş. Filmin açılışındaki logoda bulut hareketlerinde ‘subliminal
imgelem’ oluşturmuş Jackson.
Serinin ilk filmi, Hobbit: Beklenmedik Yolculuk, Lotr’in
oluşturduğu dalganın üzerine çıkarak büyük bir avantajla izlenildi. Ancak,
yukarıda bahsini ettiğim sıkıntılardan dolayı (Sözgelimi hiçbir kahraman fazla
önde olmadığı için, karakterlerin tanıtımından maceraya fırsat kalmamıştı) epey
eleştiri almıştı. Beklenmedik Yolculuk, devasa prodüksiyonu büyük bir hayal
kırıklığına çevirebilirdi.
Şimdi ikinci film olan, Hobbit: Smaug’un Çorak Toprakları, (bu
arada filmin Türkçe karşılığının da ‘olmamış’lığını vurgulayalım) ilk filme
yapılan eleştiriler ile gözden geçirilmiş bir senaryo izlenimi veriyor. Üç
kişilik yazım ekibi (Üçü de aynı zamanda yapımcılarıdır) Jackson-Boyens-Walsh,
ihtimal ki ilk filme yapılan, “Çok ağır ilerliyor, bunaltıcı” eleştirilerini
dikkate alıp, aksiyonu bol bir tekst üzerinden başlamışlar filme. Ancak, bu
durum yeni ve daha büyük sıkıntılara sebep olmuş durumda. Elbette bunun tek
nedeni senaryo değil, kitaba bağlı kalmanın ve kitapta tek final olmasının
ciddi etkisinden de söz edebiliriz.
Daha fazla detaylandırmadan, Smaug’un Çorak Toprakları’nın
hikayesine bakalım isterseniz: Baş kahramanımız Bilbo Baggins, Büyücü Gandalf
ve Thorin Meşekalkan’ın başını çektiği, 13 cüceyle birlikte, Yalnız Dağ’ı ve
kayıp Erebor Cüce Krallığı’nın bulmak için koyulduğu maceralı serüvene kaldığı
yerden devam etmektedir. Apar topar
çıkılan yolculuğun ilk şokunu atlatmış olan ekibimiz, ilerlemeye devam ederken,
yoldaki Kuyutorman’da deri değiştiren Beorn’la ve bir dev Örümcek sürüsüyle karşılaşırlar.
Tehlikeli Orman-elflerinin elinden kaçan Cüceler önce Göl kasabasına, oradan da
nihayet Yalnız Dağ’a giderler. Burası en büyük tehlikeyle yüzleşecekleri
yerdir: Tüm yaratıklar içinde en korkutucu olanıyla; gruptakilerin yalnızca
cesaretlerinin boyutunu değil, aynı zamanda dostluklarının sınırlarını ve
yaptıkları yolculuğun ne ölçüde akıllıca olduğunu da sınayacak bir yaratıkla;
Ejderha Smaug’la.
Smaug’un Çorak Toprakları, bir önceki filmdekinin aksine bol
aksiyonlu bir film. Ancak bu sefer de, neredeyse izleyiciyi özdeşleştirecek,
nefret ya da muhabbetini kazanacak karakter yok. Film, elbette hem Lotr’in hem
de önceki Hobbit’in atmosferini yine başarıyla kuruyor. Tiplemeler, diyaloglar,
kullanılan dil belli bir düzeyde. Gelin görün ki, 3 saat boyunca sinema dişe
dokunur bir şey bırakmıyor Smaug’un Çorak Toprakları.
Peki ikinci Hobbit’te neler var?
Daha fazla hareket, daha çok karanlık, daha hızlı akış, bir
de ejderha. Ama hepsi bu… Karakterler ancak Wall-Mart oyuncak reyonu rafındaki
kadar sağlam. Üzülerek ifade etmek lazım ki, tempo ve adrenalin sloganıyla koşa
zıplaya ilerleyen filmde, dengelemek için konulan uzun ve bıktırıcı sahneler
filmin tökezlemesini önleyemiyor. Dramatik unsurların çok da umursanmadan, gaz
pedalı basılı başlayan film bittabi en büyük itici gücünü teknolojiden alıyor.
Üç boyuta eklenen IMAX teknolojisi, anlatılan hikaye ne olursa olsun seyirlik
kılıyor filmi lakin geçen üç saat için değecek bir yapım olma konusu da ciddi
bir soru işareti. Vizyona girmeden TV için 15’den fazla spot çıkaran filmin
süresinin uzunluğundan şikâyet değil bu şüphesiz.
Filmin final
sekansını da içine alan ejderhalı sahnelerden ise ayrıca bahsetmek gerekiyor.
Denebilir ki, koca dünya gelip ejderhanın üzerine biniyor ve filmi taşıması
bekleniyor. Mücevherlerin içinde, onlara duyduğu tutkuyla yaşayan Smaug, her ne
kadar üçlemeye dengeli yayılamamış olsa da, yapısal olarak filmin omurgasını
ayakta tutması bekleniyor. Peter Jackson’un kreatif zekasıyla çoğaltılan
karakterler ise yeterince derinleştirilemediği için kuru kalabalıktan ileri
gidemiyor.
Bütün bu zayıf yönlerine rağmen Smaug’un Çorak Toprakları,
orta dünya adına belli bir seviyeden aşağı düşmüyor. Lkin beklenti epey büyük
olunca, 3 saatlik bir sakıza dönüşüyor film. Beklenmeyen Yolculuk ile arasında
da ciddi bir ‘hedef kitli’, dolayısıyla yapısal fark var Smaug’un Çorak
Toprakları’nın. Masal formunun kendi sınırları içinde kalarak Yetişkin
Masalı’nın karanlık atmosferine rücu ediyor.
‘Bu pilav bu kadar suyu kaldırmaz’ deyişinin kıyısında
geziniyor Smaug’un Çorak Toprakları.
Son söz; Peter Jackson, üzerine yapışma pahasına, üstüne
oturduğu mücevher dolu hazineyi avuçladıkça avuçluyor. Kolay
tüketilemeyeceğinin farkında belki ama bu yapıyla devam ederse Tolkien
dünyasının fanatikleri dışında pek izleyicisi de kalmayacak gibi. Öte yandan üçüncü
filmin en iyisi olacağını tahmin etmek zor değil, zira maceranın finali orada
olacak! Bunun için de bir yıl daha bekleyeceğiz…





