16 Aralık 2013 Pazartesi

Meyus bir ejderha


‘Rolün üzerine yapışması’ diye bir kavram vardır sinemada. Bir oyuncu, hep aynı türden karakterleri canlandırırsa kaçınılmaz oluyor. Özelikle Yeşilçam’da bazı karakterlerin bazı isimler ile özdeş hale gelmesi böyle bir şeydir. Babacan tiplemesi rahmetli Hulusi Kentmen, kötü adam tiplemesi rahmetli Erol Taş ile müsemma idi. Kötü adamları zaten biliyorsunuz, ‘atarlı’ karakterleriyle Kadir İnanır da bu cümleden sayılabilir. Yönetmen sineması ayrı bir şeydir, bir yönetmenin belli bir türe takılıp kalması, o türün adeta üzerine yapışması apayrı. Peter Jackson, böyle yaptı ve Yüzüklerin Efendisi serisiyle girdiği orta dünyada bulduğu damar ile kariyerini tamamlayacak gibi. Aslında haksız da sayılmaz, bu alandan daha çok ekmek yer gibi geliyor bana.

Lord Of The Rings serisinin elde ettiği haklı başarıyı, Hobbit serisiyle devam ettirmeye çabalarken, ihtimal ki yapılan eleştirilerin de etkisinde kalmış. İzah edeyim; Bir sinema dâhisi olan Alfred Hitchcock, Truffaut’ya sinemasını anlatırken bir yerde adaptasyon meselesine girer ve şu mealde şeyler söyler; “Bir edebi metin ayrıdır, sinema filmi ayrı. Filme alacağım kitabı açar, okur ve kenara bırakırım. Zira yaptığım şey kitabı birebir perdeye aktarmak değildir.”


Peter Jackson, bu kadar olmasa da, Yüzüklerin Efendisi’nde kitaba bağlı kalmayı dert edinmeden sinematografik dokunuşlarda bulunmuştu. Serinin başarısının altında biraz da, sinemanın yazılı metinden ayrıldığı kavşakta yapılan bu müdahalelerin de etkisi vardı. Ancak, ihtimal ki, bu durum orta dünya fanatiklerini çok rahatsız etti ve yer yer acımasız eleştiriler aldı yönetmen Jackson. Dolayısıyla çıtayı koyduğu yerden devam ettirme şansını yerle bir eden kısıtlayıcılık elini kolunu bağladı. Hobbit serisi, Yüzüklerin Efendisi’ne nazaran kitaba çok daha bağlı, neredeyse Tolkien’in çizdiği sınırı milim aşmamaya dikkat ederek ilerliyor. Bu durum tabiatıyla, senaryo ile fantastik roman farkını ciddi bir defo olarak açığa çıkarıyor.

İşin bir de ‘üçleme’ meselesi var. Şu ayrımın farkında olmak lazım; üçleme ayrı şeydir, seri ve devam filmi ayrı. Her üçleme seri olmayacağı gibi, seri filmlerin üçleme, beşleme gibi dertleri olmaz. Hobbit serisi, bir üçleme değil, devam filmleridir.

Şimdi filme geçebiliriz. Jackson’un Lord Of The Rings (Lotr) sonrasında işin tadını alması bir yana, yapımcı şirketin orta dünyaya yaptığı yatırım da keşfedilen bu yeni tepenin her köşesini kullanmayı kaçınılmaz kılacaktı. Nitekim WB, kolay taviz vermediği vinyetinde bile ufak deformasyonu kabul etmiş. Filmin açılışındaki logoda bulut hareketlerinde ‘subliminal imgelem’ oluşturmuş Jackson.


Serinin ilk filmi, Hobbit: Beklenmedik Yolculuk, Lotr’in oluşturduğu dalganın üzerine çıkarak büyük bir avantajla izlenildi. Ancak, yukarıda bahsini ettiğim sıkıntılardan dolayı (Sözgelimi hiçbir kahraman fazla önde olmadığı için, karakterlerin tanıtımından maceraya fırsat kalmamıştı) epey eleştiri almıştı. Beklenmedik Yolculuk, devasa prodüksiyonu büyük bir hayal kırıklığına çevirebilirdi.

Şimdi ikinci film olan, Hobbit: Smaug’un Çorak Toprakları, (bu arada filmin Türkçe karşılığının da ‘olmamış’lığını vurgulayalım) ilk filme yapılan eleştiriler ile gözden geçirilmiş bir senaryo izlenimi veriyor. Üç kişilik yazım ekibi (Üçü de aynı zamanda yapımcılarıdır) Jackson-Boyens-Walsh, ihtimal ki ilk filme yapılan, “Çok ağır ilerliyor, bunaltıcı” eleştirilerini dikkate alıp, aksiyonu bol bir tekst üzerinden başlamışlar filme. Ancak, bu durum yeni ve daha büyük sıkıntılara sebep olmuş durumda. Elbette bunun tek nedeni senaryo değil, kitaba bağlı kalmanın ve kitapta tek final olmasının ciddi etkisinden de söz edebiliriz.


Daha fazla detaylandırmadan, Smaug’un Çorak Toprakları’nın hikayesine bakalım isterseniz: Baş kahramanımız Bilbo Baggins, Büyücü Gandalf ve Thorin Meşekalkan’ın başını çektiği, 13 cüceyle birlikte, Yalnız Dağ’ı ve kayıp Erebor Cüce Krallığı’nın bulmak için koyulduğu maceralı serüvene kaldığı yerden devam etmektedir.  Apar topar çıkılan yolculuğun ilk şokunu atlatmış olan ekibimiz, ilerlemeye devam ederken, yoldaki Kuyutorman’da deri değiştiren Beorn’la ve bir dev Örümcek sürüsüyle karşılaşırlar. Tehlikeli Orman-elflerinin elinden kaçan Cüceler önce Göl kasabasına, oradan da nihayet Yalnız Dağ’a giderler. Burası en büyük tehlikeyle yüzleşecekleri yerdir: Tüm yaratıklar içinde en korkutucu olanıyla; gruptakilerin yalnızca cesaretlerinin boyutunu değil, aynı zamanda dostluklarının sınırlarını ve yaptıkları yolculuğun ne ölçüde akıllıca olduğunu da sınayacak bir yaratıkla; Ejderha Smaug’la.

Smaug’un Çorak Toprakları, bir önceki filmdekinin aksine bol aksiyonlu bir film. Ancak bu sefer de, neredeyse izleyiciyi özdeşleştirecek, nefret ya da muhabbetini kazanacak karakter yok. Film, elbette hem Lotr’in hem de önceki Hobbit’in atmosferini yine başarıyla kuruyor. Tiplemeler, diyaloglar, kullanılan dil belli bir düzeyde. Gelin görün ki, 3 saat boyunca sinema dişe dokunur bir şey bırakmıyor Smaug’un Çorak Toprakları.


Peki ikinci Hobbit’te neler var?

Daha fazla hareket, daha çok karanlık, daha hızlı akış, bir de ejderha. Ama hepsi bu… Karakterler ancak Wall-Mart oyuncak reyonu rafındaki kadar sağlam. Üzülerek ifade etmek lazım ki, tempo ve adrenalin sloganıyla koşa zıplaya ilerleyen filmde, dengelemek için konulan uzun ve bıktırıcı sahneler filmin tökezlemesini önleyemiyor. Dramatik unsurların çok da umursanmadan, gaz pedalı basılı başlayan film bittabi en büyük itici gücünü teknolojiden alıyor. Üç boyuta eklenen IMAX teknolojisi, anlatılan hikaye ne olursa olsun seyirlik kılıyor filmi lakin geçen üç saat için değecek bir yapım olma konusu da ciddi bir soru işareti. Vizyona girmeden TV için 15’den fazla spot çıkaran filmin süresinin uzunluğundan şikâyet değil bu şüphesiz.

 Filmin final sekansını da içine alan ejderhalı sahnelerden ise ayrıca bahsetmek gerekiyor. Denebilir ki, koca dünya gelip ejderhanın üzerine biniyor ve filmi taşıması bekleniyor. Mücevherlerin içinde, onlara duyduğu tutkuyla yaşayan Smaug, her ne kadar üçlemeye dengeli yayılamamış olsa da, yapısal olarak filmin omurgasını ayakta tutması bekleniyor. Peter Jackson’un kreatif zekasıyla çoğaltılan karakterler ise yeterince derinleştirilemediği için kuru kalabalıktan ileri gidemiyor.


Bütün bu zayıf yönlerine rağmen Smaug’un Çorak Toprakları, orta dünya adına belli bir seviyeden aşağı düşmüyor. Lkin beklenti epey büyük olunca, 3 saatlik bir sakıza dönüşüyor film. Beklenmeyen Yolculuk ile arasında da ciddi bir ‘hedef kitli’, dolayısıyla yapısal fark var Smaug’un Çorak Toprakları’nın. Masal formunun kendi sınırları içinde kalarak Yetişkin Masalı’nın karanlık atmosferine rücu ediyor.

‘Bu pilav bu kadar suyu kaldırmaz’ deyişinin kıyısında geziniyor Smaug’un Çorak Toprakları.  

Son söz; Peter Jackson, üzerine yapışma pahasına, üstüne oturduğu mücevher dolu hazineyi avuçladıkça avuçluyor. Kolay tüketilemeyeceğinin farkında belki ama bu yapıyla devam ederse Tolkien dünyasının fanatikleri dışında pek izleyicisi de kalmayacak gibi. Öte yandan üçüncü filmin en iyisi olacağını tahmin etmek zor değil, zira maceranın finali orada olacak! Bunun için de bir yıl daha bekleyeceğiz…




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder