9 Aralık 2011 Cuma

Jane Eyre’in aşırı acıklı hikayesi


O dönem internet yoktu tabi. Bizim kuşaktan bahsediyorum. Okulda verilen ödevler nedeniyle tanırdık klasik romanları. Tolstoy, Gide, Turganyev, Dostoyevski, Flaubert ve Brontë…

Özet çıkarılacaktı ve okumaktan başka çaremiz yoktu. Zira Google denilen sihirbaz/cadı henüz hayatımıza müdahil olmamıştı, ki hiç kimse bu tür romanların özetlerini hazır bulundurmuyordu. Gerçi bazı açıkgöz yayınevleri sonradan öğrendiler işi ve kitabın sonuna genişçe özet de koymaya başladılar ama bizim nesil bu klasikler ile tanışmış oldu nihayetinde.

İngiliz yazar Charlotte Brontë’yi o dönemde tanımıştım. İtiraf etmeliyim ki, kitabın iç kapağına konan yazarın hayat öyküsü, kitaptan daha ilginç gelmişti bana. Keşke üç kızkardeş kendi hayatlarını da kaleme alsalarmış (belki de alınmıştır) çok daha ilginç olabilirmiş.

Hadi bir derin nefes alıp, bu ilginç ailenin kahramanlarına bir göz atalım: Charlotte Brontë, 21 Nisan 1816’da Yorkshire, İngiltere’de doğdu. Annesi Maria Branwell idi. Babası Partick Brontë, İrlandalı bir rahipti. Charlotte Brontë, çiftin 6 çocuğundan 3. olanıydı. Nisan 1820’de aile Haworth’a taşındı. Anneleri Maria, 15 Eylül 1821’de kanserden ölünce, 5 kız ve bir erkek çocuğuna bakma görevi teyzeleri Elizabeth Branwell’e düştü.

Üç yazar kız kardeş... 
1824 yılında 3 kız kardeşiyle birlikte Clergy Daughters’ adlı okula başlayan Brontë, buradaki sağlıksız koşullar dolayısıyla okuldan hiç hoşlanmadı.

Yazarın sağlığı bozuldu, hatta kardeşleri 1814 doğumlu Maria’yı ve 1815 doğumlu Elizabeth’i de okuldaki koşullar yüzünden 1825’te tüberküloza kurban verdi. Bir yıl sonra okuldan ayrıldı. Gençlik yıllarında, sağ kalan 4 kardeş; Charlotte, Branwell, Emily ve Anne, babalarının kütüphanesinde bolca vakit geçirmeye başladılar. Kurgusal krallıklar kuruyorlar ve bu krallıklarla ilgili hikâyeler ve şiirler yazıyorlardı. Edebiyata karşı ilgileri de bu yıllarda başlamış, hayal güçleri kardeşlerin tümüne ileride geliştirecekleri araçlar sunmuştu.



Brontë, eğitimine Mirfield’daki Roe Head adlı okulda devam etti. 1831 ve 1832 yıllarında burada okudu ve bu okul, en iyi arkadaşları Ellen Nussey ve Mary Taylor ile tanıştığı yer oldu. Eğitimini tamamladıktan sonra bu okula öğretmen olarak döndü ve 1835 – 1838 yılları arasında burada öğretmenlik yaptı.

1839’da Yorkshire’daki birçok ailenin evinde mürebbiyeliğe başladı ve 1841’e kadar bu işle uğraştı. 1842’de kardeşi Emily’yle Brüksel’e, Constantin Heger ve karısı tarafından işletilen okulda Almanca ve işletme dersleri almaya ve çalışmaya gitti. Önceleri öğrenci olarak katıldıkları okulda daha sonra bir miktar para ve kalacak yer karşılığında Brontë İngilizce, Emily de müzik öğretmenliği yapmaya başladı. Ancak Brüksel’de yeni kurdukları bu hayat, teyzelerinin ölümüyle yarıda kesildi. 1842’de bu yüzden İngiltere’ye döndüler ancak Brontë, 1843’te tekrar Brüksel’e gitmeye karar verdi. Brüksel’deki serüveninin 2. yarısı yazar için pek de iyi geçmedi. Yalnız kalmıştı, evine ve kardeşlerine karşı büyük bir özlem duyuyordu ve okulun sahibi Constantin Heger’e aşık olmuştu. Burada geçirdiği günleri, kitapları “The Professor” ve “Villette”ye ilham kaynağı oldu. Yazar, Ocak 1844’te İngiltere’ye geri döndü.

1846’da 3 kız kardeş Charlotte, Emily ve Anne, “Currer Bell”, “Elise Bell” ve “Acton Bell” isimlerini kullanarak ortaklaşa “Poems by Currer, Elise and Acton Bell” isimli bir şiir kitabı çıkarttı. Kitap sadece 2 adet satarak büyük bir hayal kırıklığı yaratsa da kardeşler yılmadı ve ilk romanlarını yazmak için kolları sıvadı. Charlotte Brontë, ilk iki romanında “Currer Bell” ismini kullanmaya devam etti.

Ailenin tek oğlu olan Branwell, 1848’de bronşit yüzünden öldü. Aynı yıl Emily Brontë ve 1849’da Anne Brontë tüberkülozdan hayatını kaybetti. Charlotte Brontë, babasıyla kalmıştı. “Jane Eyre”in gördüğü büyük ilgi üzerine bir yayıncı, yazarı sık sık Londra’ya davet ediyordu. Bu ziyaretler sırasında Brontë geniş bir sosyal çevre edinmiş, Harriet Martineau, Elizabeth Gaskell gibi isimlerle tanışmıştı. Ancak sürekli olarak yaşlı babasının yanında olmak istediğinden Londra seyahatlerini birkaç haftadan daha uzun tutmadı.

Haziran 1854’te Charlotte Brontë, babasının yardımcısı Arthur Bell Nichollsla evlendi. Hamileliğinin dokuzuncu ayında, 31 Mart 1855’te öldü. Ölüm nedeni tam olarak bilinmese de tüberküloz, tifüs ya da hamileliğin ilk safhalarındaki bir rahatsızlıktan dolayı öldüğü sanılıyor.


Kabul edelim acıklı hayat öyküsü. Neyse biz konumuza dönelim.
Tabii batı klasikleri bizlere henüz çocuk denecek yaşta okutturulduğu için, anlatılan hikayeye takılıp kaldığımız için, o romanların aklı başında değerlendirmesini ancak yıllar sonra yapabiliyorduk. Tabii tekrar geriye dönük okuma yapanlar için mümkün bu. Charlotte Brontë, biri ölümünden sonra yayınlanan toplam 4 kitap yazmış, bunların en meşhuru şüphesiz Jane Eyre. Birçok kez sinema ve televizyona uyarlanan bir roman. O devirde okuduğumuz Kerime Nadir, Kemalettin Tuğcu romanlarından çok farklı şüphesiz. Farklı, zira betimlediği dünya bizlere yabancıydı. Katolik eğitim sistemi, tutucu aile yapısı ve halı altına süpürülen kabahatler…

Romanın konusu kısaca şöyleydi: Jane Eyre on yaşlarında zayıf, çelimsiz bir çocuktur. Öksüzdür. Yengesinin yanında bir konakta yaşamaktadır.  Dayısı ölmüştür. Yengesi tarafından hiç sevilmez, evde fazlalık olarak görülür. Kötü yenge onu kendi çocuklarından ayrı tutmaktadır. Hatta çocukların Jane ile iletişim kurmalarına bile izin yoktur. 

Yenge yaptığı tüm kötülüklere rağmen yine de küçük kıza katlanmaz ve daha kötü bir ateşe atar onu: yatılı okula verir. Üstelik referans mektubunda onu oldukça da kötüler. Jane, 8 yıl kalacağı bu okulda genelde acı ama ara sıra tatlı anılarla yetişir. Zamanla kendini sevdirir, önüne çıkan her fırsatı olumlu değerlendirir. Ve öğretmen olur. Kısa süren öğretmenlik deneyiminden sonra bir gazete ilanıyla mürebbiye olur. Hayat ona yine acımasız davranacaktır. 


Evdeki ahalinin çoğu iyi olmasına rağmen bu konakta da tuhaf şeyler olmaktadır. Bundan sonra işin içine bir aşk, yalan ve ihanet de girer. Jane’in aşırı acıklı hikayesi böylece sürüp gider. İşin içine yangın, mutsuz evlilik ve körlük bile girer.

Aslında jane Eyre’in hikâyesinin bizim Yeşilçam melodramlarından çok da farklı bir yönü yoktur. İsimler ve mekânlar farklıdır biraz. Bol acıklı ve gözyaşı eşliğinde okunacak eserlerden biridir.

Modernizmin feminizmi keşfinden sonra bu kalıba oturtularak tekrar değerlendirilmeye alınan roman, sinema uyarlamalarının neredeyse tamamında feminist çizgiler taşıyor. Nitekim son uyarlamayı yapan Cary Fukunaga’nın filminde de benzer izler vardır. 

İçerdiği aşırı abartılı tablodan dolayı Feminist çizgisine oturtuluyor lakin erkek egemen toplumun ezdiği kadına yönelik ciddi eleştiriler olduğu kadar, şişirme bir kadın dünyası da var filmde. 

Özetleyecek olursak; batının eğitim dünyası ve aile hayatına, ceza, ödül, hoşgörüsüzlük üzerine atılan aşırı acıklı, az provokatif bir bakış. Kitabı Türk dizi sektörünün hala keşfetmemiş olması da ayrıca enteresan tabii.