29 Nisan 2010 Perşembe

Sen sus; gözlerin konuşur!


Hollywood filmlerinden gına gelmiş zihnimize iki saatlik bir terapi oluyor El secreto de sus ojos / Gözlerindeki Sır. İçinde aşk ve suç gibi iki ortak global temayı barındırması da cabası.

Arjantin’de geçiyor öykümüz. İki farklı zaman diliminde yaşananlara şahit oluyoruz. Bir hukuk görevlisi olan Benjamin Esposito’nun (Ricardo Darin), 1999 yılında, bundan tam 25 yıl önce gerçekleşmiş ancak “tamamen” çözülememiş olan bir cinayeti ve başından geçen hikâyeyi bir roman hâlinde anlatmak istemesiyle başlıyor macera. 1974 yılında bir Federal görevli olan Benjamin Esposito kapanmamış bir dava dosyasına el atıyor. Tecavüze uğrayarak öldürülen genç bir kadının başına gelenleri çözmek için sadece karşısında olan esrarengiz olaylar ile değil, dönemin Arjantin’indeki katı bürokratik ve politik düzen ile de mücadele etmek zorunda kalıyor. Kolay kolay pes etmemesindeki en büyük etmen ise öldürülen genç hanım ile kocası arasındaki aşk ve bunun kendi hayatındaki yansımalarıdır. Kısacası bir ‘vazgeçmeyiş’ kıssasıdır anlatılan! Seyirci ise bir yandan gizemli bir olayın çözülme çabalarında iki dönem arasında öykü ve bağlantı sıçramaları yaşarken, diğer yandan bizzat öyküyü çözmeye çalışan Esposito’nun hikâyesine şahit oluyor.

Hikâyeyi burada keseyim, zira filmi izlememiş olanlar için işin tadını kaçırmak istemem. El secreto de sus ojos / Gözlerindeki Sır, Arjantinli yazar Eduardo Sacheri’nin bir romanından uyarlama. Yönetmen Juan José Campanella ile beraber yazmışlar senaryoyu. Yönetmen Campanella ise birçok Amerikan dizisinde yönetmenlik yapmış, Hollywood’a hiç de yabancı olmayan bir isim. Esasen ilk şaşırtıcı nokta da bu. Gözlerindeki Sır, karakter dengelemeleri, olay örgüsü, ritmi ve atmosferi ile Hollywood tarzının çok dışında, hatta tipik Amerikan filmi izleyici profilinin pek hazzetmeyeceği türden bir yapım. Dr. House, Six Degrees, Ed, Law&Order SVU gibi dizilerin yönetmeninden bambaşka tarzda bir eser görmek insanı şaşırtıyor. Bir diğer şaşırtıcı nokta ise filme verilen ‘En iyi yabancı film’ Oscar’ı. Ortalama bir Amerikan izleyicinin 5. dakikada terk edeceği bir film Gözlerindeki Sır. Sanırım bunun sırrı da filmin orta yerindeki ‘Stadyum Sekansı’nda!


Benim favorim olan Fransız yapımı “Un Prophete/Peygamber”i geçerek Oscar’a ulaşan Gözlerindeki Sır, iki ana hatta ilerliyor: suç ve aşk. Birçok yan unsur ile desteklenen bu ana hatta merak ve gizem hep yukarıda tutularak finale kadar taşınıyor izleyici.


Filmin en muhteşem yanı ise sadelikteki ihtişamı. Duru bir anlatıma ve tasvire sahip film, sadeliğiyle öylesine derinden vuruyor ki, suskunluğun en yüksek çığlık olduğunu bir kez daha hatırlatıyor insana. Marazi aşk hâllerini, bir türlü söylenemeyip genizde tıkanan cümleleri kulak zarı patlarcasına duyuyor insan. Bu anlarda Gözlerindeki Sır, kendi çağını aşmayı başarıp kült filmler kategorisine giriyor sanırım.


Nasıl bir formül bilmem ama yönetmen Juan José Campanella muhteşem bir ‘harman’ yakalamış. Aşk ve suç eşliğinde gizem sürekli diri tutuyor ilgimizi. Merak ise bir sonraki sahneye ulaştırıyor seyirciyi.


Konu Arjantin’de geçer de futbol olmaz mı? Üstelik filmin en muhteşem sekansı futbol ile ilgili olanı. Daha doğrusu tek plandan oluşan bir sekanstan bahsediyoruz. Öyle ki bir sinemacı izlerken hayretten hayrete düşüyor ve film hilesi arıyor stadyum sekansında. Belki 5 dakikayı bulan uzunlukta tek planlık bir çekim bu.


Önce ‘Flycam’ denen uçan kamera ile stada yaklaşıyoruz, sonra ‘Jimmy Jib’ denen kaldıraçlı kamera aparatı, arkasından ‘steadycam’ denen, titreşimi alan aktüel kamera. Hepsini birbirine nasıl bağlamış, hangi arada geçişleri başarmış akıl almıyor âdeta. Stadyum Sekansı sinema okullarında ders olarak okutulacak cinsten farklı ve başarı bir plan.


Hollywood filmlerinden gına gelmiş zihnimize iki saatlik bir Latin terapisi oluyor Gözlerindeki Sır. İçinde aşk ve suç gibi iki ortak global temayı barındırması da cabası. Bana sorarsanız sezonun en iyi yabancı filmi.


El Secreto de Sus Ojos (Gözlerindeki Sır)
Yönetmen: Juan José Campanella
Oyuncular: Ricardo Darin, Soledad Villamil, Pablo Rago, Javier Godino, Guillermo Francella
Tür: Dram, Gerilim, Suç, Romantik
Süre: 127 dakika
2009 Arjantin, İspanya






Beni vurdular anne!



arabanın lastiği en olmadık yerde patladı isidore; dağbaşında bir karton fabrikasının hemen yanında bir düşün hele; ben ve patlak lastik! kriko arabanın neresinde, yedek lastik sağlam mı hiç bir fikrim yok... lastikçi de yok görünür yakınlıkta. Tek çare fabrikadan medet ummak. pis bir durum isidore, balçık gibi, çam reçinesi gibi yapış yapış bir his!




genç bir erkek, 'sıkma canını abi hallederiz' dedi. İnanılmaz mutlu ve sırıtkandı. fazla tutamadı mutluluk baklasını ağzında, arabanın sol arka kısmı metal körükle yükselirken kademe kademe yukarı, 'abi dün varya dün; vurgun yedim. dün aşık oldum abiiii' deyip nefes almadan devam etti, 'nasıl manyak bir hoşluk, ne deli bir sarhoşluk bu ya!'

gülümsedim, çünkü vurgun yemenin bilinçsiz ve uyuşuk olur ilk anları. önce ısı açığa çıkar, beden yanar, kavrulur ardından. sonra gelir acı ile karışık felç. ve bedel hemen ardından sırasını bekler ödetmek için verdiklerinin... bunları diyemedim, lastiği değiştirip civataları sıkan mor tişörtlü mutlu çocuğa.



tekrar yola koyulduğumda aklıma insan ile meleğin aşkı geldi isidore. beraber olabilmek, sevgilinin tenine dokunabilmek için ölümlü olmayı göze alan ölüm meleği ile aşkı için kolları iki yana açık, bisiklet üzerinde ölüme pedal çeviren, hemen sonra bir kamyonun tekerleri altında ölüme giden doktorun aşkı...




city of angels'da göğüs kafesini yardığı hastanın ölüme direnişine yardım için kalbini avuçlarına alarak baskı yapan kadın doktora en sıkıntılı ve çaresiz anında görünmüştü ölüm meleği. ve bir ölümlü ile ölümsüz arasındaki sevdanın kıvılcımı çakmıştı bu kalp masajı seansından. meleğin şeffaf dokunulmaz parmakları sanki girip okşamıştı genç kadının merhamet yumağı kalbini...



anılar denizinin dalgaları arasında buldum sonra kendimi benim suskun dostum. ankara, kızılay, kırmızı ışık, nehir gibi hırçın akan trafik, göl gibi dingin ve dalgın kız, dikkatsiz ve tedbirsiz sürücü, uzanan bir kol, tutulan bir el! ve vurgun!... vuruluşum. mutluluk, uyuşukluk ve acı; mutlak son! besbelli haklıydı aragon!



hangi filmiydi şu an anımsamıyorum ama rus yönetmen tarkovsky'nindi eminim. şu, dizlerinin üzerinden tren geçtikten sonra, kesik bacaklarına bakan insanlardan utanıp, ağlayıp bağırmak yerine, cebinden çıkardığı beyaz mendili sinirleri kesiğinden sarkan kopmuş dizlerine örten adam sahnesinin olduğu film. genç çocuk -ki bu trenin biçtiği kişi değildir- kan ter içinde eve gelir. sağ eliyle kalbini kapatmaktadır. anne anlar bir tuhaflık olduğunu. acıdan karışık ve kırışık anlında biriken ter damlacıklarını siler sol eliyle delikanlı, diğer elini ise kalbinin üzerinden çeker. bembeyaz gömleğinin tam da göğüs cebinine kırmızının kahveye kaçan tonunda kan sızmaya başlar bıçak yarasından. bıçaklanmıştır... annesine merhamet dilenen gözlerle mırıldar, kimseyi rahatsız etmemek istercesine;



beni vurdular anne!


işte böyle bir şey hissetmiştim o gün kızılay'da isidore! kahretsin ki eve elim kalbimin üzerinde gelmedim. ve fısıldayamadım anneme bir iç haykırışıyla;


beni vurdular anne!


tam kalbimden hem de!