arabanın lastiği en olmadık yerde patladı isidore; dağbaşında bir karton fabrikasının hemen yanında bir düşün hele; ben ve patlak lastik! kriko arabanın neresinde, yedek lastik sağlam mı hiç bir fikrim yok... lastikçi de yok görünür yakınlıkta. Tek çare fabrikadan medet ummak. pis bir durum isidore, balçık gibi, çam reçinesi gibi yapış yapış bir his!
genç bir erkek, 'sıkma canını abi hallederiz' dedi. İnanılmaz mutlu ve sırıtkandı. fazla tutamadı mutluluk baklasını ağzında, arabanın sol arka kısmı metal körükle yükselirken kademe kademe yukarı, 'abi dün varya dün; vurgun yedim. dün aşık oldum abiiii' deyip nefes almadan devam etti, 'nasıl manyak bir hoşluk, ne deli bir sarhoşluk bu ya!'
gülümsedim, çünkü vurgun yemenin bilinçsiz ve uyuşuk olur ilk anları. önce ısı açığa çıkar, beden yanar, kavrulur ardından. sonra gelir acı ile karışık felç. ve bedel hemen ardından sırasını bekler ödetmek için verdiklerinin... bunları diyemedim, lastiği değiştirip civataları sıkan mor tişörtlü mutlu çocuğa.
tekrar yola koyulduğumda aklıma insan ile meleğin aşkı geldi isidore. beraber olabilmek, sevgilinin tenine dokunabilmek için ölümlü olmayı göze alan ölüm meleği ile aşkı için kolları iki yana açık, bisiklet üzerinde ölüme pedal çeviren, hemen sonra bir kamyonun tekerleri altında ölüme giden doktorun aşkı...
city of angels'da göğüs kafesini yardığı hastanın ölüme direnişine yardım için kalbini avuçlarına alarak baskı yapan kadın doktora en sıkıntılı ve çaresiz anında görünmüştü ölüm meleği. ve bir ölümlü ile ölümsüz arasındaki sevdanın kıvılcımı çakmıştı bu kalp masajı seansından. meleğin şeffaf dokunulmaz parmakları sanki girip okşamıştı genç kadının merhamet yumağı kalbini...
anılar denizinin dalgaları arasında buldum sonra kendimi benim suskun dostum. ankara, kızılay, kırmızı ışık, nehir gibi hırçın akan trafik, göl gibi dingin ve dalgın kız, dikkatsiz ve tedbirsiz sürücü, uzanan bir kol, tutulan bir el! ve vurgun!... vuruluşum. mutluluk, uyuşukluk ve acı; mutlak son! besbelli haklıydı aragon!
hangi filmiydi şu an anımsamıyorum ama rus yönetmen tarkovsky'nindi eminim. şu, dizlerinin üzerinden tren geçtikten sonra, kesik bacaklarına bakan insanlardan utanıp, ağlayıp bağırmak yerine, cebinden çıkardığı beyaz mendili sinirleri kesiğinden sarkan kopmuş dizlerine örten adam sahnesinin olduğu film. genç çocuk -ki bu trenin biçtiği kişi değildir- kan ter içinde eve gelir. sağ eliyle kalbini kapatmaktadır. anne anlar bir tuhaflık olduğunu. acıdan karışık ve kırışık anlında biriken ter damlacıklarını siler sol eliyle delikanlı, diğer elini ise kalbinin üzerinden çeker. bembeyaz gömleğinin tam da göğüs cebinine kırmızının kahveye kaçan tonunda kan sızmaya başlar bıçak yarasından. bıçaklanmıştır... annesine merhamet dilenen gözlerle mırıldar, kimseyi rahatsız etmemek istercesine;
beni vurdular anne!
işte böyle bir şey hissetmiştim o gün kızılay'da isidore! kahretsin ki eve elim kalbimin üzerinde gelmedim. ve fısıldayamadım anneme bir iç haykırışıyla;
beni vurdular anne!
tam kalbimden hem de!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder