Bir ara ‘Tek göz testi’ diye bir
şey okumuştum bir yerlerden. İnsan bir gözünü kapattığı zaman elindeki kaşığı,
önündeki çay bardağına bile koyamıyor, zira iki göz ‘denge’ demek. Doğru
odaklanabilmek için iki gözün de açık olması gerekiyor. Tarih de böyle bir şey,
bir gözü kapatıp baktığımız zaman ciddi bir odak sorunu yaşayabiliyoruz.
Politik sinema zihinlerin duvar
gibi sert ve aşılmaz olduğu alanların sinemayı estetikten ziyade propaganda
malzemesi; araç olarak gördüğü an sanatın kırmızıçizgisi aşılmış oluyor.
Aştığınız alanda isminiz, cisminiz, niyetiniz ne olursa olsun siz de bir
‘malzeme’den başka anlam ifade etmiyorsunuz. Tarihin çöplüğü, özellikle 1940-60
arası pek çok ‘film’ sınıfına sokulmak istenilen paçavrayla dolu bu sebepten.
Ermeni Meselesi, kaşındıkça
kanatılan, kanatıldıkça bağırış çağırışların arasında hakikatin yitip gittiği
bir yara. Meseleyi ‘nefret’ ve ‘tez’ odağından çıkarmadan, hele hele siyasetin o
kaba ve toptancı eli çekilmeden doğru ve hak ettiği yere oturtulması epey zor.
Malum, önümüzdeki sene Ermeni
Tehciri ya da uluslararası arenada bazen yüksek, bazen kısık sesle, kimi zaman
da başka kelimelerle ifade edilen olayların 100. Yılı. Uluslararası Ermeni
lobilerinin bu tarihi vesile kılarak bir takım çalışmalar yapacağı da herkesin
malumu. Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet olarak da bu konuda bir şeyler yapmaya
çabaladığını zaman zaman duyuyoruz. Ermenileri bilemeyiz ama kendi cephemizde
yapılacak olanların (yapılanların) ne kadarı samimi ve çözüm odaklı, ne kadarı
eş/dost kayırmak, para kazanmak için bir vesile olarak kullanılacak bilemiyoruz.
lakin 2015, Ermeni Meselesi için siyaset ve sanat alanında epey hareketli
geçecek bir yıl gibi gözüküyor.
Galiba erken işaret fişeği olarak
bakabiliriz Fatih Akın’ın The Cut – Kesik filmine. Yönetmenin nicedir bu proje
üzerine çalıştığı biliniyordu. Hatta Hrant Dink üzerinden bir proje
bekleniyordu ama ortaya Kesik çıktı bir şekilde. Akın’ın filmin senaryosu için
Martin Scorsese’nin de senaristlerinden olan Mardik Martin ile çalışmış.
Martin’in 30 yıldan beri senaryo yazmadığı için başlarda projeye sıcak
bakmadığını da okumuştuk önceden.
Nitekim Kesik’in özellikle ilk
bölümlerine baktığımızda kullanılan sinema dilini görünce eski tüfek senaristin
projeye soğuk davranmasının gerekçesini de haklı bulmak mümkün. Zira Kesik,
özellikle ilk bölümündeki yapısıyla, anlatım ve karakter oluşturmaları günümüzden
epey gerilerde. Filme dair tespitlerden önce konuya bir göz atalım isterseniz:
Yıl 1915… Mardin'de geniş ailesi ve şirin ikiz kız çocuklarıyla mutlu bir hayat
süren demirci Nazaret’in hayatı patlak veren 1. Dünya Savaşı ile beraber köklü
şekilde değişime uğrar. Osmanlı Devleti, ‘Teb’ay-ı Sadıka’ olarak yüzyıllar
boyu gördüğü Ermenilerin işgal güçleriyle beraber davranmasına öfkelenir, düşmanlaştığına
karar verir ve ciddi bir iç savaş patlar. Demirci Nazaret de bir akşam askere
götürülmek bahanesiyle evinden alınıp esir kampında çalıştırılmaya başlar.
Haberi yoktur ama tüm ailesi dağılmıştır. İkiz çocukları ise bilmediği yerlere
götürülmüştür. Nazaret, bir şekilde esaretten kurtulup çocuklarının izini
sürmeye başlar. Hiç de kolay olmayacak bir yolculuktur bu…
Kesik’i kaba hatlarıyla üç bölüme
ayırabiliriz. Çok kısa süren mutlu ve hayatın dengede gittiği ilk bölüm,
savaşın patlak vermesiyle savrulan hayatlar ve bir babanın evlatlarının izini
sürüp, tüm zorluklara direnmesi.
Klasik anlatının temeli ve çıkış
noktası olan ‘denge’ Kesik’te olağanüstü kısa ve üstün körü bir şekilde
geçiyor. O kadar ki, seyirci karakterlerin çoğunu tanımaya bile imkan bulmadan,
denge bozuluyor. Bu bozgun sonrasında filmin saflığını ve dramatik değerini
yerle bir eden esaret süreci başlıyor. Son derece kaba bir sinema diliyle
anlatılan bu sekanslarda karakterler alabildiğince karton, (Numunelik de olsa
bir tane bile mi iyi karakter olmaz ya hu?) diyaloglar tekdüze ve hoyrat, müzik
abartılı, sahne tasarımları ucuz ve oyunculuklar (Bartu Küçükçağlayan hariç)
fena. Tipik bir ‘tez-antitez’ filmi olarak ilerliyor bu bölümlerde Kesik. Epey
sığ sembolizm ve tek yönlü karakterlerin cirit attığı bu ilk kısım filmin
dramatik yapısına epey hasar da veriyor esasen. Klişe kötüler, abartılı
oyunculuklar ve Fatih Akın ve ekibine yakışmayacak bir sinematografi var bu
kısımlarda.
İlk bölümdeki anlatımın
sıçrayarak ilerlemesi hikayeye hizmetten ziyade, bahsini ettiğim bu ‘tez’
meselesinin altını doldurma gayreti hissini güçlendiriyor bu sebeple. Hunharca
boğaz kesmeler, tecavüzler, işkenceden zalimce haz almalar bir noktadan sonra
bıktırıcı klişeler olarak filmin değerinin altını oydukça oyuyor. Hele hele
Diyarbakır Valisi’nin adamının kaysı dağıtma sahnesi var ki, ucuz propaganda
filmlerinde bile bu kadar kötü klişeye tenezzül edilmiyor artık!
Bu bölümün en ciddi zaaflarından
biri de kahramanın motivasyon gücü ile arzunun yetersizliği. Nazaret’in ailesi
için yaşadığını, onlara tekrar kavuşmak için direndiğini güçlendirecek ne
diyalog ne de olay var. Sadece zulmeden karton kötüler ve mağdurlar var bu
bölümde. Koskoca Osmanlı ve Müslümanlardan tek bir iyi karakter yok. Pardon bir
tane var. Mehmet (B. Küçükçağlayan) o da hırsız… kötünün iyisi ise asker kaçağı
eşkıyalar.
Derken film bir yol öyküsüne
dönüşüyor. Ve arayış giriyor devreye. Ve Kesik, yavaş yavaş ‘film’ olmaya
başlıyor. İşin politik yönü silindikçe arka fona muazzam bir sefalet perdesi
oturuyor ve insani bir öykü beliriyor. Bu anlamda Kesik filmi, Halep
sahneleriyle başlıyor diyebiliriz. Öncesi kuru bir ‘Tez’ çabası olmaktan öde
gidemiyor ne yazık ki! Bir milletin kurtuluş savaşındaki en doğru karakterler
olarak asker kaçakları ve hırsızları verirseniz yaptığınız işe doğrudan sanat
demek pek mümkün olmaz maalesef.
Şurası önemli, her ne kadar filmin ilk bölümü ciddi anlamda
taraflı ve bir görüşe sırtını yaslasa da propagandanın bayağılığına mümkün
mertebe bulaşmamaya çabalıyor ama ‘Tez’ yapısı var nihayetinde!
Film ile propaganda arasındaki
fark da bu zaten. Fonunda savaş olan dram ile dramı sebep kılan bir savaş. Tarihi
film çekmek ile tarihin filmini çekmek apayrı şeyler. Bu yönüyle bakıldığında
Akın’ın Kesik’i tarihi anlatmayı deneyen tek yönlü bir film olarak başlayıp
tarihsel ve etkileyici bir drama dönüşüyor.
Filmin derdiyle söyleyecek olursak; Fatih Akın’ın filmi,
boğaza değil de, sanki tek göze atılmış bir kesik olarak başlıyor hikayesini
anlatmaya. Sonra sonra bu yalpalama yerini sanatın etkin dilini kullanmaya
bırakıyor ve kendi retoriğini konuşturmaya başlıyor.
Oyunculuklar filmin akışına göre güçlenerek ilerliyor.
Baştaki derinliksiz, sığ karakterlerin yerini gittikçe daha oturaklı ve
karşılığı olan karakterler ve oyunculuklar alıyor. Bu anlamda başrol oyuncusu
Tahar Rahim, her ne kadar İngilizce konuşturulduğu için tutuk olsa bile,
özellikle Bartu Küçükçağlayan, Simon Abkarian, Makram Khoury ve Kevork Malikyan
son derece iyi iş çıkarıyor.
Belki çok pimpirikli bir bakış açısı ama final jeneriğindeki
‘Fatih Akin” yazısı bile yönetmenin durduğu yer ile ilgili bir kanaat
oluşturuyor.
Toparlıyorum, Sabuncu Arap, Demirci Ermeni, Hırsız Türk,
Sübyancı Bedevi, Gaddar Kürt gibi kimi dozu tutturulmuş, kimi abartılı
karakterler arasında, başları sığ ve taraflı, sinemadan çok bir siyasi görüş,
ortaları oldukça etkili ve finalinde insan boğazına yumruğu düğüm gibi oturtan
bir çalışma Kesik. Ortalarından sonra kendisine biçilen politik rolün arasından
sıyrılmayı başarsa da korkarım ki, bir ‘Tez’ filmi olarak tarihe geçmiş olacak.
Kesik, en az sinemamız kadar eski olan yüz yıllık bir
meseleye Fatih Akın’ın kendi samimiyeti ve birikimi nispetinde bakışta bulunan
bir film. Her ne kadar sert girişiyle Türk izleyiciyi koltuğunda rahatsız etse
de, bir süre sonra samimiyetini gösteriyor.
Son söz şu: Çiftli yapıya sahip gibi duran filmin ilk bölümü
izleyiciye, siyasetin ve kaba toptancılığın bayağı ve sığ perspektifine teslim
olup, sanatı ideolojinin köhne duvarına toslatmaktansa bırakalım geçmişteki bu
derin yaramız kanamaya devam etsin, dedirtirken, sonraki bölümünde bağrımızda
kurumuş kanın kökenlerine götürüp samimi şekilde sorgulamamızı sağlamayı
başarıyor…







