18 Şubat 2013 Pazartesi

Lincoln: Bana özgürlüğü anlat!


İmkan farkı böyle bir şey sanırım. İmkanı olmayan sinemacı, elinde bilmem kaç defa redakte ettiği senaryosu ile kapı kapı dolaşıp, filmini çekebilmenin yollarını ararken, imkanı olan projesine ısınma aşamasını bile film çekerek değerlendiriyor. Ünlü yönetmen (aynı zamanda büyük sinema tüccarı) Steven Spielberg, ‘War Horse-Savaş Atı’ filmini elini sıcak tutmak için çekmişti sanki. Esasen hiç de fena olmayan Savaş Atı, nedense beklediği ilgiyi göremeden sinema tarihinin derinliklerine gidivermişti. Sonradan anladık ki, esas proje başkasıydı, yani Lincoln. Ve S. Spielberg yine 'başyapıt' düzeyinde bir sinemayla karşımızda.

Lincoln, her karesinde titizlik ve özenli işçiliği ile kendini belli eden bir film. Elbette sadece sinematografik öğeleriyle değil, içeriğiyle de oldukça önemli bir çalışma. Zira, film Amerikan tarihinin en önemli olaylarından biri olan 'köleliğin kaldırılması' etrafında dönüyor. İş bu nedenle Lincoln'ü hem bu yılki Tarantino filmi Django Unchained, hem de Spielberg'in 1997 yılında çektiği Amistad ile beraber değerlendirmek daha faydalı olacaktır.

Malum; Spielberg'ün Dorris Kearns Goodwin'in "Team of Rivals: The Political Genius of Lincoln" adlı biyografisinden uyarladığı Lincoln, iç savaşın Amerikan ulusunu ikiye ayırdığı bir dönemde, Lincoln, savaşı sona erdirmek, ülkeyi birleştirmek ve köleliğe son vermek için bir hareket planı tasarlamasıyla başlıyor. Film bilinen olayları, isimleri bir hikaye etrafında örerken, bazı kabullerle hareket ediyor. Belki kendi kültürü ve topraklarında bir sıkıntı olmayabilir ama bizim gibi, meseleye uzak seyirciler için biraz malumat ihtiyacı doğuyor.

Daniel Day-Lewis daha ilk sahneden itibaren 'döktürüyor'

Tam da bu noktada, tarihi arka plandan biraz bahsetmek gerekiyor:

19. yüzyılın ortalarında Amerika Birleşik Devletleri'nin güneydoğu bölgelerinde büyük çiftliklerin ağırlıkta olduğu ve tarıma dayanan bir ekonomi yerleşmişti. Bu çiftliklerde özellikle pamuk, tütün ve şeker kamışı yetiştirilmekte ve gereken işgücü Afrika'dan kaçırılıp getirilen siyah ırktan oluşan kölelerden sağlanmaktaydı.

Öte yandan ülkenin diğer bölgelerinde ekonomi sanayiye yönelmiş ve bunun gerektirdiği serbest işgücü için kölelik kaldırılmıştı. ABD'nin batı kesiminde hala yeni eyaletler kurulmaya devam ediyor ve bu yeni eyaletlerin çoğunda kölelik yasaklanıyordu.

Bu ortamda güney eyaletleri köleliğin eninde sonunda güneyde de yasaklanacağından endişelenmekteydiler. Bu da güneyin köleliğe dayanan üretim tarzını kökünden tehdit ediyordu. Köleliği kaldırmaya söz vererek seçime katılan başkan adayı Abraham Lincoln seçimi kazanınca güneyli 7 eyalet yeni başkanın köleliği kaldıracağına kesin gözle bakarak hemen ABD'den bağımsızlığını ilan ettiler. (Ki Tarantino'nun filmi de böylesi bir ortamda ve dönemde geçiyor) Bu eyaletler Jefferson Davis'in başkanlığı altında Amerika Konfedere Devletleri adı altında yeni bir devlet kurdular. Kısa bir süre sonra buna 4 eyalet daha katıldı. Ülkenin geri kalan kısmı (özellikle kuzeydoğu kısmı) da kuzeyli tarafını oluşturdular. Bir süre sonra iki devlet arasında savaş patlak verdi.

Lincoln'de görkemli sahnelerden itina ile kaçan Spielberg, aşina olduğumuz sinemasına da gem vuruyor.  

Amerikan İç Savaşı'nın ilk yıllarında hiçbir taraf üstünlük sağlayamadı. Her iki taraftan da ağır kayıplar oldu ve her iki taraf da geçici askeri başarılar elde etse de netice alamadı. Savaşın bilançosu da müthişti; yaklaşık 600 bin insan ölmüştü…

Hatırlayalım, Steven Spielberg 1997 yılında Amistad ile 1839 yılında yaşanmış olan zenci köleleri taşıyan aynı adlı gemide kölelerin çıkardığı isyan sonrası yaşananlar konu edilmişti. 1830'ların ABD'sinde sanayileşme yanlısı kölelik karşıtları ile güneyli toprak sahiplerinden oluşan kölelik yanlıları arasında hızla yükselen ve ilerleyen yıllarda Amerikan İç Savaşı'na yol açacak olan gerginliği işleyen film yönetmenin filmografisinde çok fazla önemli bir yer tutmasa da Amerikan tarihine bakış açısıyla ilgili ciddi ipuçları taşıyordu. Amistad’da bıraktığı yerden, 1865 yılından açıyor filmi Lincoln.

Usta yönetmenin bütün marifetlerini son derece zeki bir metin eşliğinde sergilediği film, oyunculuklarıyla ön plana çıkıyor.  Hassaten, ‘Sol Ayağım’ ve ‘Kan Dökülecek’ filmlerindeki performansıyla çifte Oscar heykelciğini kucaklamış olan Daniel Day-Lewis, tarihi bir karakterin nasıl canlandırılabileceğine dair oyunculuk dersi veriyor.

Tommy Lee Jones ve Sally Field'in gösterdikleri performans da takdire şayan! 
Lincoln, biyografiye sırtını yaslasa da, insanlık tarihinin en mühim meselelerinden biri olan köleliğin kaldırıldığı "Thirteenth Amendment - Onüçüncü Değişiklik” yasasının kabul edilme mücadelesine odaklanıyor. Spielberg, ustalığı ‘taraf olmak’ meselesinde de gösteriyor. Sezonun flaş filmleri Zero Dark Thirty ya da Argo gibi kuru sıkı bir milliyetçiliğe pabuç bırakmadan, vatanperverlik dozunu son derece hassas ayarladığı bir lider tiplemesini başarıyla perdeye yansıtıyor. Ki bu nokta çok önemli…

Epigrafla girmese son derece minimal bir yapı ile yüz yüze bırakarak açılışı yapan bir film Lincoln. Çok dar –kadraj ile- bir dünya tasviri ile başlıyor ve güçlü oyunculukları, sıkı dokunulmuş diyaloglar ile destekleyerek ilerliyor film. Daha ilk sahneden itibaren D. Day-Lewis’in karizmatik oyun gücü etkisine alıyor seyirciyi. Ancak, bu izleyicinin epik film beklentisini karşılıyor anlamına da gelmiyor. Neredeyse tiyatro havasına bürünmüş bir yapıyı tercih etmiş yönetmen Spielberg.

Galiba işin sırrı da, başta  J. Logan ve  P. Webb gibi iki sinema kurduna yazdırılan senaryonun, son anda vazgeçilerek tiyatro kökenli (Münih’te de beraber çalışmışlardı) Tony Kushner’e teslim edilmesi. Bu tercih, filmin yapısını değiştirdiği gibi, Spielberg filmlerinden aşina olduğumuz büyük kriz anları, yüksek sahnelerin olmamasına yol açmış. Bunun yerine, güçlü karakterler ve sağlam diyaloglar gelmiş.

Mekan tasarımı, makyaj ve kostüm alanında son derece yüksek bir başarı elde eden film, neredeyse 'salon filmi' denebilecek kadar dar kadrajlar ve kapalı mekanlarda geçiyor. 
En iyi yönetmen, en iyi oyuncu, en iyi görüntü ve en iyi senaryo dalları başta olmak üzere toplam 12 farklı kategoride Oscar’a aday gösterilen Lincoln filmindeki tarihi hata, Spielberg ve filmin yapımcı şirketinin başını ağrıtması bekleniyor. Sinema uzmanları Amerikan tarihinin dönüm noktalarından olan köleliğin kaldırılmasını konu edinen filminde yapılan tarihi hatanın Oscar ödül törenleri öncesi Spielberg ve yapımcı şirket için ciddi sıkıntı oluşturacağı yorumlarını yapıyor.

Sebebi ise şu; Amerika’nın efsanevi başkanı Abraham Lincoln’ın köleliğin kaldırılması için verdiği 13. Düzenleme (13th Amendment) tasarısına filmde Connecticut vekillerinin aleyhte oy verdiği gösteriliyor. Spielberg’in yanlışını ortaya çıkaran Connecticut milletvekili Joe Courtney, tarihi bir hatayı düzeltti. Filmi izledikten sonra 1865 yılında tasarı için yapılan oylamada o dönem Connecticut eyaletini temsil eden 4 milletvekilinin ne yönde oy kullandığını öğrenebilmek için Kongre arşivine giren Courtney, 4 meslektaşının da 13. Düzenleme için lehte oy verdiğini ortaya çıkardı.


Hepsinden ayrı olarak, Lincoln tiplemesindeki başarının altını kalınca çizmek gerekiyor. Gerek İrlandalı aktörün başarısı, gerek makyaj, gerekse karakteristik özellikleriyle Lincoln o kadar inandırıcı yapılmış ki, hayran olamamak elde değil. Bol bol mesele anlatması, örnekleri, esprileri ve sükunetiyle tarihi karakteri eşine az rastlanır bir başarıyla perdeye taşıyor Spielberg ve Day-Lewis. Bu kadar değil, senaryonun hakkını vermek lazım. Tarihe geçen konuşmalardaki belagat ve hitabet müthiş.

Ezcümle; meydana geldiği dönem, her ne kadar kanlı ve karanlık olsa da, giriş sekansı dışında savaşa, şiddete yer verilmeyen Lincoln’de, yönetmenin ve oyunculukların ustalığı göz doldurulurken, Oscar’a da göz kırpılıyor. Başta da vurguladığım gibi, meseleye uzak kişilere hayli sıkıcı gelmesi de muhtemel.


(N)asır!





             "Nene" dedim;

                               "ellerin?"

                            Durdu ve
                                       

                           "Oğul, yürek yumuşak gerek!" dedi...


Andrey Zvyagintsev sineması ya da deha beyannamesi


Dorian Gray’in Portresi’nde “Bütün sanatlar aslında kullanışsızdır.” diyen Oscar Wilde’ın 1882 yılında Amerika’ya gittiğinde, gümrük memuruna şöyle dediği rivayet edilir: “Deham dışında beyan edecek bir şeyim yok!”

Galiba sanat, dehanın en doğrudan beyannamesi ve sanatçı da eseriyle bir tür sahip olduklarını beyan ediyor… Genelde sanat, özelde sinema ile hayat arasındaki ilişki üzerine ciltler dolusu yazı yazılmıştır. En kestirmeden ifadeyle sinema; hayatı anlama ve anlatma kılavuzu olsa gerektir.

Elbette bu anlayış ve anlatış çeşit çeşit, seviye seviye olacaktır. Bu nedenledir ki, her film herkesin hoşuna gitmez ve bazı filmler bizi başka türlü sarar sarmalar.

Kimi sinema uzmanları nedense yönetmen sinemasına çok inanmazlar. Onlara göre bir yönetmenin bir filmi muazzam olurken diğerinde aynı lezzet, düzey tutturulamayabilir ne yazık ki. Elbette istisna ustalar, büyük sinemacılar, her eseriyle istisnasız 12’den vuran isimler vardır. İşte yönetmen sinemasının son dönem ustalarından bir isim bu yazının konusu: Rus sinemacı Andrey Zvyagintsev…



Sibirya doğumlu Zvyagintsev, 1984 yılında, 20 yaşındayken oyunculuk okuduğu Novosibirsk Drama Okulu’ndan mezun oluyor. 1990’a kadar Moskova’da, Russian Academy of Theatre Arts’ta çalışıyor.  1992’den itibaren 8 yıl boyunca çeşitli film ve tiyatrolarda oyunculuk yapıyor. 2000 yılında kendisine yeni açılımlar sağlayacak REN TV’de iş bulup, çalışıyor. Burada aradığı fırsatı buluyor ve üç bölümlük bir dizi olan The Black Room’un yönetmenliğini yapıyor.

Bu dizi, nicedir aradığı cesareti bulmasına neden oluyor ve kafasının bir köşesinde hep yer eden Vozvrashchenie-The Return-Dönüş’ü çekmeye karar veriyor. Anne ve anneanneleriyle yaşayan iki çocuğun, bir sabah yıllardır görmedikleri babalarının geri dönmesiyle bozulan düzenlerini ve aile içi, içten içe gelişen gerilimi ustaca anlatan Dönüş, son derece sade bir yol filmine dönüşüyor ve etkileyici finaliyle izleyiciyi derinden sarsıyor.

Ki, aslında anlattığı kendi hikâyesidir Zvyagintsev’in. Zira kendisi de babasını 6 yaşında kaybetmiştir.



Bir ilk filmin başına gelebilecek en harika şeyleri yaşıyor Dönüş. Berlin’de Altın Ayı da dahil birçok ödül alıyor mesela… 40 yaşında çektiği ilk filmiyle adından söz ettirmek bir yana, tarzı olan bir sinemacı olarak hemen göze çarpıyor Andrey Zvyagintsev…

Her ne kadar önüne yeni imkânlar sunulsa da, hiç acele etmiyor Rus yönetmen yeni projesini 4 yılda pişiriyor ve ikinci filmi ‘Izgnanie-The Banishment’i (Türkiye’de Sürgün adıyla gösterime girdi) 2007 yılında çekiyor. Filmin prömiyeri Cannes Film Festivali’nde yapılıyor ve aynı zamanda Altın Palmiye için yarışıyor.

Sürgün’ü, ünlü yazar William Saroyan’ın ‘The Laughing Matter’ (Gülünecek Şey) adlı romanından uyarlıyor. Film, şehirli bir ailenin, babanın doğduğu köy evine gelmesini ve buradaki kır yaşamına ayak uydurmaya çalışmasını konu ediniyor. Film, başrolündeki Konstantin Lavronenko’ya (ilk filmin de başrolünde o vardı) Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandırıyor.  2009’da değişik yönetmenlere çektirilen New York hikâyelerinden birini de o çekiyor. Ancak New York I Love You için çektiği Apocrypha, yapımcılar tarafından beğenilmediği için, filmin sinema versiyonuna konulmadan, direkt olarak DVD’sine ekleniyor. 2011 yılında ise üçüncü filmi Elena için kamera arkasına geçiyor Andrey Zvyagintsev. Senaryosunu Olef Negin ile beraber yazdığı Elena, emektar bir hemşirenin etrafında gezinen yine bir aile içi filmi.


2011 yılında ise üçüncü filmi Elena için kamera arkasına geçiyor Andrey Zvyagintsev. Senaryosunu Olef Negin ile beraber yazdığı Elena, emektar bir hemşirenin etrafında gezinen yine bir aile içi filmi. Hemşire olan Elena, zengin, yaşlı ve evde bakıma muhtaç bir adam olan Vladimir ile evleniyor. Her ikisi de farklı aile yapılarından gelen çocuklarıyla ilişkileri bir şekilde sorunlu ve mesafeli insanlardır. Fakat Vladimir bir kalp krizi geçirip, hastaneye kaldırılınca vasiyetini yazdırma kararı alıyor; fakat Elena bu vasiyette yer almadığını öğreniyor. Dağılmak üzere olan ailesini bir arada tutmaya çalışan Elena, kocası ile ailesi arasında ahlakî bir fedakârlık çıkmazında kalıyor…

Zvyagintsev sineması için artık ustalık ürünü diyebileceğimiz Elena’nın prömiyeri yine Cannes Film Festivali’nde yapılmış, Jüri Özel Ödülü’nü de kazanmıştı.



Son filmi Leviathan ise yönetmenin aynı zamanda belli bir filozofik arka planı olduğunu da apaçık gösteren usta işi bir yapım olarak önce ciddi festivallerde kendini gösterdi. Film, Barents Denizi’ndeki bir yarımadada geçer. Arazisine el koymak isteyen yozlaşmış bir belediye başkanına karşı mücadele eden bir adamın hikâyesini anlatır. Senaryo Eski Ahit’te yer alan Eyüp Kitabı’nın modern bir uyarlamasıdır ancak aynı zamanda dağılmış Sovyet Rusya’nın aile ve sistem çürümesine dair esaslı eleştiriler de içerir. Yapımcı Alexander Rodnyansky filmle ilgili “Film çağdaş Rusya’nın en önemli sosyal sorunlarından bazılarıyla ilgilenir, sıradan bir adamın yaşadığı aşkın ve trajedinin hikâyesidir.” şeklinde açıklar  Zvyagintsev’in filmini. Leviathan, dünyanın en prestijli festivallerinde gösterilir ve 20’den fazla ciddi ödül (Cannes’da Altın Palmiye adaylığı, En İyi Senaryo ödülü ve Oscar’da En İyi Yabancı Film adaylığı dahil) alan film, bu sıra dışı yönetmenin  filmlerindeki başarının tesadüfi olmadığının kanıtıdır. Bugüne kadar çektiği (uzun metrajlı) dört filmiyle de hem belli bir seviye tutturan, hem de dehasını tüm cömertliğiyle bizlere sunan bir isim Andrey Zvyagintsev…

Rus yönetmen, ilk uzun metrajlı filminin finaline koyduğu fotoğraflar ile bir çeşit kendini ele verir gibi oluyor, zira Zvyagintsev sineması görselliğiyle dikkat çeken bir sinema. Birçok yönüyle de sinema dervişi Andrei Tarkovsky’yi anımsatıyor.

Filmlerinde diyaloglar basit gibi görünür, hatta sanki önceden yazılmamış, doğaçlama gelişiyor gibi bir his de edinirsiniz ama gerçekte öyle değil tabii… Seçtiği, güncel, basit kelimeler ile daha çok hal ve ruha odaklanır Zvyagintsev…



Andrey Zvyagintsev sinemasında görüntü sesten, yani suret kelamdan çok önce gelir. Dolayısıyla Zvyagintsev sineması bir tür temaşa sinemasıdır. Işık önemlidir onun için. Renk önemlidir (renkten sadece gökkuşağı tonlarını anlamamak lazım, siyahın ve beyazın tüm ara renkleri de dahildir buna), gökyüzü, ağaçlar, duvarlar, deniz, bulut, yağmur… Hepsi ayrı bir titizlik içinde yer alır Andrey Zvyagintsev filmlerinde.

Ünlü müzisyen Beethoven’ın, bir konser sonrasında, eserinde Mozart etkisinin hissedildiğinin söylenmesi üzerine şöyle söylediği rivayet edilir: “Aranızda onun ayak seslerini duyarken, müzik yapmak kolay mı zannediyorsunuz?”

Doğrusu, adaşı Tarkovsky’nin ayak seslerini Zvyagintsev’in film karelerinde işitmek çok da yadırganacak bir şey değil…


Rus sinemasının bu yeni soluğu belki en iyi filmini henüz çekmedi ama çektikleri ile farklılığını çoktan göstermiş oldu.


Yönetmenin Dönüş filminin analizini buradan okuyabilirsiniz. 

Yönetmenin Leviathan filminin Aksiyon'daki eleştirisini buradan okuyabilirsiniz,

NOT: Şuradan alıntıdır.