Bir film direkt secde sahnesiyle açılıyorsa ve Müslüman olan bir izleyici ‘Ne oluyoruz’ diye soruyorsa, o ülkenin sinema ile kültürü arasında ciddi sorunlar var demektir. The Raid: Redemption, diğer adıyla ‘Serbuan maut -Baskın’ı izlerken yaşadığımız ilk şok bu oldu. Ancak, Baskın gerek biçimsel, gerekse içerik bağlamında izleyiciyi epey şaşırtan bir film. Lakin seküler hassasiyeti bulunan (!) okurlarımız rahat olsunlar, filmdeki inanç/İslam sahnesi bu kadar.
Belki, filmin yönetmeni hakkında bir iki şey söyleyerek başlamak lazım. Galli yönetmen (aynı zamanda eli kalem tutan biri) Gareth Ewans, Glamorgan Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra –sanırım- internet üzerinden hayatını değiştirecek bir hatun ile tanışıyor: Maya Rangga Barack… Bu aşk onu hiç bilmediği topraklara ve kültürlere uzatıyor. Belki bambaşka bir kariyer hayali varken hepsini unutuyor Ewans ve Endonezya, Jakarta’ya yerleşiyor. Başlıyor küçük belgeseller çekmeye. Endonezya yerel dövüş sanatı Pencak Silat’ı çekerken bu sanatın hayranı oluyor. Dahası, hayatını değiştirecek esas kişiyi de yine bu belgesel çekimi esnasında tanıyor. O sırada bir telefon şirketinde kurye olarak çalışan ve belgesele amatör olarak katılan Iko Uwais’in yeteneğini görüyor. Ve kısa süre içinde beraber Merantau isimli mütevazı ‘dövüş’ filmini çekiyorlar. Yönetmen Ewns, başrol Uwais, yapımcı Maya… Son derece kısıtlı bütçe ile yapılan filmin gördüğü ilgi cesaretlendiriyor Ewans/Uwais ikilisini. Serbuan Maut fikri doğuyor böylece.
Film 1.1 milyon Dolar (bazı kaynaklar Avro diyor) gibi bir Türk filmi için bile artık son derece mütevazı sayılabilecek bir rakama mal olmuş. Sadece Amerika’da çıkarmış bu parayı, çekildiği ülkede 3 milyona yakın izleyiciyi yakalamış. Bunun yanında pek çok itibarlı festivalde ödül ve övgü almış. Demek ki, para her şey demek değilmiş!
Bu tür filmlerde hikaye önemsizdir!
Hamile karısı ve babası ile mütevazı bir yaşam süren polis memuru Rama, teşkilata henüz yeni atanmış olmasına rağmen, yakından ilgilendiği dövüş sporları sayesinde kendini sürekli formda tutan biridir. Polis şefinin yönlendirmesiyle kenar mahallede, hükümetin hiç ilgilenmediği ve adeta kurtarılmış bölge olarak ilan edilmiş bir yerde bulunan binadaki suçluları (Binada işlenmeyen suç yoktur zira) yakalamak üzere harekete geçerler. Aslında Rama’nın başka bir amacı daha vardır, çetenin içinde bulunan kardeşini de oradan kurmak ve babasına verdiği sözü tutmak! Ancak, bir şekilde operasyon sona ermeden çete liderinin haberi olur ve karşı saldırıya geçerler. Polis timi avcı iken bir anda ava dönüşür ve tekin olmayan kocaman binada kanlı bir kovalamaca başlar.
![]() |
| Matrix'deki gibi estetize etmek adına kamera kahramanların etrafında 360 derece dönmüyor ama en az onun kadar tat bırakıyor aksiyon damağımızda! |
Aksiyon filmlerinin bir özelliği vardır: Eğer iyi aksiyonu vermeyi başarırsanız seyirci konu ile de, kahramanlarla da çok fazla ilgilenmez. Sadece dikkat etmemekle ilgili bir şey değil bu, aynı zamanda bağışlayıcı olabilmekle de ilgili. Başarılı aksiyon o kadar az bulunur bir şeydir ki, başaranlara karşı müthiş bir ‘tolerans’ faydası sağlarlar. Başarısız aksiyonda ise her detay, eleştiri malzemesi olur, komik kaçar.
Yönetmenin Galli (yani batılı), başrol oyuncusunun Endonezyalı (Yani Doğulu) olmasının büyük bir avantaja dönüştüğünü görüyoruz Baskın’da. Hem batı sinemasının aksiyon anlayışına uygun sahneler içeriyor hem de doğu. Son derece gerçekçi ateşli silah çatışmalarıyla beraber, bıçaklı, palalı, sopalı ya da çıplak elle yapılan onlarca aksiyon sahnesini hayranlıkla izliyoruz. Bunu yaparken çok önemli bir teknik dürüstlükte bulunuyor yönetmen. Malum; batılı aksiyon filmlerinde şiddetin etki ve inandırıcılığı artırmak için “çoklu plan” çekimler yapılır. Yani bir tokat bile en az 4-5 açıdan verilir. Baskın’da bu böyle değil. Gerek oyuncular, gerekse yönetmen kendine güvendiğinden olsa gerek, kısa ve çoklu plan yerine adam akıllı aksiyon sahneleri var. Hatta bazı sahneler Old Boy’un meşhur bodrum koridoru sahnesine yakın inandırıcılık ve güzellikte.
![]() |
| Tam anlamıyla bir Doğu-Batı Aksiyon sentezi film Baskın. |
Öte yandan, filmin enfes yönlerinden biri, yönetmen muhteşem kullanmayı başardığı mekan tasarımı. O devasa bina muhteşem bir ‘dövüş arenası’na çevriliyor. Bu filmin bilgisayar oyunu yapılırsa kimse şaşırmasın. Elbette bunda en büyük pay, başrol oyuncusu Iko Uwais’in üstlendiği koreografik başarı. Buna bir de her türlü ev araç gerecini ekleyin; flüoresan ampul, buzdolabı, tencere, tava, tüp, masa, sandalye vs. ortaya tanıdık mekanlarda, tanıdık ekipmanla yapılmış, gerçekçi ama enfes bir görsel şölen çıkıyor.
Yönetmen, beceriksizliğinden değil, belki bilinçli olarak karakterlere çok yaklaşmamıza izin vermiyor. Aksiyonun içine girdikleri kadar seyirci ile temasa izin var. Bu nedenle muhteşem bir antigonist olarak sinema tarihinde yerini alacak olan, çete liderinin sağ kolu ‘Kuduz Köpek’ karakteri, baştaki ‘Sahibi için yumruk ve tekmeleriyle duvarları yıkabilecek bir manyak.’ repliği yerine, elindeki silahla hasmını öldürmek yerine, silahını atıp, “Bunları hiç sevmemişimdir, heyecanı öldürüyor. Tetiğe basmak, hazır yemek ısmarlamak gibi.” dedikten sonra, hasmına saldırmasıyla fark ediyoruz ne mene bir pislik olduğunu! Ve yine sinema tarihinde yerini alacak olan ‘ne yaparsan yap ölmem’ ya da ‘acımadı ki’ tiplemelerinde de, en üst sıralara yerleşiyor Yayan Ruhian. Bu ismi bir yere not edin, hele ki Hollywood keşfederse daha çok karşımıza çıkacaktır.
![]() |
| Bu küçük adamı bir yere not edin. Sinema tarihinin en iyi 'bir türlü öldürülemeyen' kötülerinden oldu bile! |
Filmin ait olduğu türün klişelerine, daha doğrusu formülüne pek sadık kalmamış yönetmen. Yani, “biraz ondan, biraz şundan, az buçuk aşk, biraz intikam, şöyle çatışma, şurada çözüm, finale bir tutam katarsis” kaygısı filan gütmemiş asla. Bence de çok iyi etmiş.
Bir şey daha yapmış Baskın, boşu boşuna kendini kasıp ‘felsefe’ yapma derdine düşmemiş. Finaldeki, aklı başında ve sisteme yaptığı doğrudan vuruşları çıkarırsak, hiçbir felsefi derinlik aramamak lazım. Bizatihi sistemin yozlaşmasıyla oluşan bataklıktaki saf şiddeti, müthiş bir estetik ambalajda izliyoruz The Raid’de.
Koreografisi mükemmel, çatışma sahnelere ziyadesiyle inandırıcı. Ortalığı kan gölüne çevirmeden ama gerektiğinde de göstermekten kaçınmadan girişiyor şiddet işine Baskın.
Birçok kişi –eminim- hoşlanmıştır ama bana biraz abartılı geldi filmin müzikleri. Şüphesiz bu tür aksiyon filmlerinde yadırganacak bir durum değil, lakin madem genel algıdan kaçınılıyor, bunu niye müzikleriyle de yapmamış, diye kendime sordum açıkçası.
Etkisini, efektlerinden ziyade emek, işçilik ve gerçekçiliğinden alıyor Baskın. Hollywood yapımı düzinelerle şatafatlı aksiyonun arasından adeta perdeye baskın yaparak, ‘bir de böyle bir şey var’ diye nanik yapıyor sinema endüstrisine!
Hasılı; bu filmde her şey yapabilirsiniz ama saatinize bakmayacağınıza garanti veriyorum. Eğer filmi izleyip severseniz bir de müjde vereyim size: Ekip, filmin devamı olan Berandal’ın çalışmalarına çoktan başladı bile!





