Yaşadığımız saçmalıkların trajikomedi sınırlarını aşıp artık
cinnet boyutunda bir karabasana dönüşmesini yazmak üzere oturmuştum ekranın
karşısına.
Tam bu esnada önüme seri fotoğraflar düştü… Öyle fotoğraflar
ki, kocaman bir acı gelip tepeleyiverdi adeta. Bir anda her şey silindi
zihnimden. Sadece fotoğrafa kilitlenip kaldım dakikalarca.
Kocaman simsiyah iki değirmen taşı arasına aldılar sanki
yüreğimi… Ezildim, bittim. Demirden bir çift el sıkmaya başladı ruhumu.
Bir çocuk fotoğrafı vardı deniz kenarında…
Bodrum sahillerinde.
Mayolu, elinde kova-kürek kumlarla oynayan mutlu bir çocuk
fotoğrafı değildi bu.
Yatıyordu sahilde yüzükoyun…
Islak elbiseleri üzerinde, minik pabuçlar ayağındaydı.
Küçücük anlının bir kısmı kuma gömülmüş, minik avuçları gökyüzüne çevrili
öylece yatıyordu.
Cansız…
Kısacık pantolonundan bacağının bir kısmı, sıyrılmış kırmızı
tişörtünün ise belinin bir kısmı açıktaydı günahsız yavrunun.
Nazım Hikmet; “Büyümez ölü çocuklar” diyor bir şiirinde.
Büyükleri birbirinin boğazını sıkarken, şahsi menfaatleri
için ateşe atılırken memleketler, küçük çocuklar boğularak sahile vuruyordu bir
şekilde.
Mukaddes tasviri hatırladım birden.
Bakara Sûresi aslında tüm insanlık hikâyesinin başlangıç noktası
olarak kabul edilebilecek diyaloğu betimlerken şöyle anlatır: “Rabb'in
meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediği vakit onlar: ‘Âa!
Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahlûk mu yaratacaksın?
Oysa biz Sana devamlı hamd, ibadet yapıp, Sen'i tenzih etmekteyiz!' dediler.”
(2/30)
İnsanın bozguncu ve kana bulayıcı mahlûk oluşu melekler
vasıtasıyla açıkça ifade ediliyordu.
Büyümüyor ölü çocuklar, büyüyen hırslarımız, kinlerimiz,
nefretlerimizin aksine.
Ve aslında Bodrum sahilinde yüzükoyun yatan Suriyeli bahtsız
mülteci çocuk değil, bizdik; insanlığımız. Yüzüstü kapaklanan medeniyetimiz,
insaniyetimizdi…
Ve zannediyor musunuz ki, bunda hepimizin vebali yok.
Sorumluluğu başkasına atmak işin kolayı. Zalim her zaman zalimdir, despot her
zaman despot; onlar fıtratlarının gereğini yapıyorlar. Peki ya biz?
Daha iki gün önce tekrar izledim Al Pacino'nun oynadığı City
Hall filmini. Oradaki New York Belediye Başkanı şöyle diyordu: “Central Park'ta
bir serçe bile ölse, kendimi sorumlu tutarım.”
Nasıl? Yabancı gelmedi değil mi bu söz bize?
İnsanlıktan, ahlaktan uzaklaşınca seni koruyacak hiçbir
şeyin kalmıyor maalesef. Ne dinin, ne inancın, ne coğrafyan. Bu sebeple
“Batı'nın ahlakı kalsın, teknolojisini alalım” diyenlere sadece gülüyorum.
Yetmez mi teknolojilerini aldığımız, biraz da ahlaklarını alsak ya!
Sahildeki cansız Suriyeli çocuk çıkacak karşımıza emin olun.
Göreceğiz eminim. Tüm dünyevî hikâyenin bittiği, yaptıklarımızdan ve
yapamadıklarımızdan pişman şekilde mezardan çıkarılıp, toplandığımız zaman, bir
çocuk bacaklarımıza dolaşarak gezinecek aramızda. Sahilde yatan o çocuk ahiret
günü teker teker gösterecek hepimizi; “Şu amca da vardı ve yaşıyordu o zaman,
şu abla da, şu teyzeler de, şunlar da, bunlar da…” diyecek ve biz utanç içinde
suskunluğa gizlenmeye çalışacağız.
Yazıklar olsun bize!
Yazıklar olsun ey bozguncu ve kan dökücü insan!
Şuradan alınmıştır



