Zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2015 Perşembe

İnsanlık battı vicdan kıyıya vurdu


Yaşadığımız saçmalıkların trajikomedi sınırlarını aşıp artık cinnet boyutunda bir karabasana dönüşmesini yazmak üzere oturmuştum ekranın karşısına.
Tam bu esnada önüme seri fotoğraflar düştü… Öyle fotoğraflar ki, kocaman bir acı gelip tepeleyiverdi adeta. Bir anda her şey silindi zihnimden. Sadece fotoğrafa kilitlenip kaldım dakikalarca.
Kocaman simsiyah iki değirmen taşı arasına aldılar sanki yüreğimi… Ezildim, bittim. Demirden bir çift el sıkmaya başladı ruhumu.
Bir çocuk fotoğrafı vardı deniz kenarında…
Bodrum sahillerinde.

Mayolu, elinde kova-kürek kumlarla oynayan mutlu bir çocuk fotoğrafı değildi bu.

Yatıyordu sahilde yüzükoyun…

Islak elbiseleri üzerinde, minik pabuçlar ayağındaydı. Küçücük anlının bir kısmı kuma gömülmüş, minik avuçları gökyüzüne çevrili öylece yatıyordu.

Cansız…

Kısacık pantolonundan bacağının bir kısmı, sıyrılmış kırmızı tişörtünün ise belinin bir kısmı açıktaydı günahsız yavrunun.

Nazım Hikmet; “Büyümez ölü çocuklar” diyor bir şiirinde.

Büyükleri birbirinin boğazını sıkarken, şahsi menfaatleri için ateşe atılırken memleketler, küçük çocuklar boğularak sahile vuruyordu bir şekilde.

Mukaddes tasviri hatırladım birden.

Bakara Sûresi aslında tüm insanlık hikâyesinin başlangıç noktası olarak kabul edilebilecek diyaloğu betimlerken şöyle anlatır: “Rabb'in meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediği vakit onlar: ‘Âa! Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahlûk mu yaratacaksın? Oysa biz Sana devamlı hamd, ibadet yapıp, Sen'i tenzih etmekteyiz!' dediler.” (2/30)

İnsanın bozguncu ve kana bulayıcı mahlûk oluşu melekler vasıtasıyla açıkça ifade ediliyordu.

Büyümüyor ölü çocuklar, büyüyen hırslarımız, kinlerimiz, nefretlerimizin aksine.

Ve aslında Bodrum sahilinde yüzükoyun yatan Suriyeli bahtsız mülteci çocuk değil, bizdik; insanlığımız. Yüzüstü kapaklanan medeniyetimiz, insaniyetimizdi…

Ve zannediyor musunuz ki, bunda hepimizin vebali yok. Sorumluluğu başkasına atmak işin kolayı. Zalim her zaman zalimdir, despot her zaman despot; onlar fıtratlarının gereğini yapıyorlar. Peki ya biz?

Daha iki gün önce tekrar izledim Al Pacino'nun oynadığı City Hall filmini. Oradaki New York Belediye Başkanı şöyle diyordu: “Central Park'ta bir serçe bile ölse, kendimi sorumlu tutarım.”

Nasıl? Yabancı gelmedi değil mi bu söz bize?

İnsanlıktan, ahlaktan uzaklaşınca seni koruyacak hiçbir şeyin kalmıyor maalesef. Ne dinin, ne inancın, ne coğrafyan. Bu sebeple “Batı'nın ahlakı kalsın, teknolojisini alalım” diyenlere sadece gülüyorum. Yetmez mi teknolojilerini aldığımız, biraz da ahlaklarını alsak ya!

Sahildeki cansız Suriyeli çocuk çıkacak karşımıza emin olun. Göreceğiz eminim. Tüm dünyevî hikâyenin bittiği, yaptıklarımızdan ve yapamadıklarımızdan pişman şekilde mezardan çıkarılıp, toplandığımız zaman, bir çocuk bacaklarımıza dolaşarak gezinecek aramızda. Sahilde yatan o çocuk ahiret günü teker teker gösterecek hepimizi; “Şu amca da vardı ve yaşıyordu o zaman, şu abla da, şu teyzeler de, şunlar da, bunlar da…” diyecek ve biz utanç içinde suskunluğa gizlenmeye çalışacağız.

Yazıklar olsun bize!

Yazıklar olsun ey bozguncu ve kan dökücü insan!

Şuradan alınmıştır


7 Ağustos 2015 Cuma

Ve Recep ve Ramazan ve Hâtem-i Tâî


 Ermenekli Tezcan Gökçe, 39 yaşında, iki çocuk babasıydı. 18 arkadaşıyla birlikte çalıştığı madende mahsur kaldı. Madeni su bastığını söylediklerinde annesi Ayşe Gökçe’nin “Benim oğlum yüzme bilmez!” cümlesi yüreklerimizi dağlamıştı. Alt katı ahır olan iki katlı ve iki odalı bir evde yaşıyordu Tezcan’ın babası Recep amca ve annesi Ayşe teyze. 40 metrekarelik bahçelerinde domates, salatalık ve biber yetiştiriyor, bir kısmını kendileri tüketiyor, bir kısmını satarak geçimlerini sağlıyorlardı. Oğlunun cenaze töreninde çamurlu ayakkabısı dikkat çekti ve gündem oldu Recep Gökçe. Yedi buçuk liralık kara lastik ayakkabısını 2 yıldır giyiyordu Recep amca ve yırtık ayakkabısının görüntüsü medyada yer alınca ihtimal birileri utandı da yeni bir çift ayakkabı yollanmasına vesile oldu.

Bu yeni ayakkabı tereddüt içinde bıraktı Recep amcayı, sonra kabul etti verilen armağanı. Şöyle dedi, yeni ayakkabısını görenlere: “Devletin hediyesi, ayıp olmayacağını bilsem kabul etmezdim ama devletimiz sağ olsun düşünüp yollamışlar, mahcup olarak kabul ettim.”


Kanayan yaralarımızı daha da kanattı mert ve kanaatkâr Anadolu insanının bu sözleri.

Şuuru başka şeylere rezerve etmişti birileri ve ‘çözüm süreci’ adı altında barış getireceklerini iddia ettiler yıllar boyunca. ‘Kan akmıyordu ya daha ne istiyorsunuz’ diye çıkışıyorlardı ‘yahu öyle yapıyorsunuz ama’ diye başlayan serinkanlı itirazlara. Aptallıktan ihanete kadar uzanan çeşitlilikte bir menü uzatıp ‘seçin birini’ diyorlardı itirazı yapanları aşağılayarak. Barış gelmedi ama Barış’ların kanı akmaya başladı sonra. Bir ayda on yıllık bir bedel ödeme faturası çıktı çözüm süreci denen belirsiz heyulanın. Antalyalı Barış Akkabak terörün döşediği mayınlara çarptı ve şehit oldu.

“İçim yanıyor.” dedi Barış’ın dedesi Ramazan amca evine taziyeye gelenlere. Ermenekli Recep amcadan hiç farkı yoktu Serikli Ramazan Akkabak’ın. Kaymakam bey samimi bir şekilde “Bir ihtiyacınız var mı?” diye sordu taziyede. Şöyle dedi Ramazan amca: “Hiçbir ihtiyacım yok. 290 lira engelli maaşı alıyorum, yetiyor çok şükür!”


Çölde Hâtem-i Tâî’nin karşısına çıkan ihtiyar geldi aklıma Recep ve Ramazan amcanın bu haysiyetli ve vakur duruşlarına şahit olunca. Bilirsiniz; şair olan Hâtem-i Tâî cömertliği meşhurdu ve çok zengin bir kabilenin reisiydi. Hâtem’in Peygamber Efendimiz (sas) 7 yaşındayken vefat ettiğini yazar kaynaklar.

Henüz İslam gelmediği halde sefahati ve şarabı haram olarak beller Hâtem. Muazzam bir hoşgörü, benzersiz bir cömertlik, gıpta edilecek tevazu, iffet, sadakat ve vefa gibi pek çok hayran olunacak özelliği vardır cahiliye döneminin bu sıra dışı insanının. Risaleler’de de geçer Hâtem-i Tâî’nin hikâyesi. Hz. Üstad civanmertliği anlatırken onun bir kıssasını nakleder. Şöyle ki; cömertliğiyle dünyaya nam salmış Hâtem, yine çok büyük bir ziyafet verir. Misafirler sadece karınlarını doyurmazlar bu ziyafette, gelenlere büyük hediyeler ve diş kiraları da verilir. Bu esnada çölde geziye çıkar Hâtem ve bir ihtiyara rastlar. Bakar ki dikenli çalı taşımaktadır ihtiyar ve yükünün dikenleri yaşlı tenine batıp kanatmaktadır. Acır ve şöyle der: “Duymadın mı ihtiyar? Hâtem-i Tâî, hediyelerle beraber mühim bir ziyafet veriyor. Sen de oraya git; beş kuruşluk çalı yüküne bedel beş yüz kuruş alırsın.”

Cevap muazzamdır: “Ben bu dikenli yükümü izzetimle çekerim, kaldırırım; Hâtem-i Tâî’nin minnetini almam.” Sonra Hâtem-i Tâî’ye sorarlar: “Senden daha civanmert kimdir?” Şöyle der Hâtem: “O gün çölde rast geldiğim kanaatkâr ihtiyar benden daha aziz ve civanmerttir!”


İsmini bilmiyoruz bu ihtiyarın ama Recep ya da Ramazan amca olma ihtimali epey yüksektir aslında!

Şuradan alındı