Modern psikoloji, büyük ruhsal çöküntülerin, depresyonların
en büyük nedenlerinden biri olarak 'amaçsızlık'ı gösterir. Büyük bir muamma
olan insanoğlunun içinde taşıdığı yüksek potansiyeli -doğru veya yanlış- bir
yere kanalize edememe durumunun büyük ruhsal yaralara sebep olacağını söyler. Dostoyevski,
'Ölüler Evinden Anılar'da "hiçbir insan belirli bir amacı olmadan ve bu
amaç için çaba sarf etmeden yaşayamaz. Eğer amaç ve umut bir kez kaybolursa, iç
sıkıntısı o insanı genellikle bir canavara dönüştürür." der.
Yaşadığımız çağ ise, bir tür 'yapay amaçlar üretme' çağı.
Hakikat, özünden uzağa fırlatıldıkça, amaçsızlaşan insanlığa tutunacak protez
kurtuluş dalları uzatılıp duruyor. Seküler ya da dini olduğunu iddia eden bin
türlü hareket, tarikat, oluşum; pagan devrin profesyonel ilah üretme
verimliliğine benzer bir dönemini yaşıyor.
Amerikan sinemasının sıra dışı yönetmeni Paul Thomas
Anderson, son filmi 'The Master - Usta'da nevzuhur bir tarikatın peşine
düşürüyor bizi.
![]() |
| Yönetmen P. T. Anderson 'There Will Be Blood'un setinde. |
Önce biraz yönetmenden bahsedelim.
1970 yılında California'da doğumlu olan, dolayısıyla 'genç'
sayılabilecek bir kuşağın temsilcisi Anderson, TV sunucusu bir babanın oğlu.
Zaten ilk deneyimlerini de babasının şovlarında yaptığı çekimlerle kazanıyor.
Sonrasında müzik ve klip sektörü, derken (daha sonra uzun metrajını da
çekeceği) Dirk Diggler isimli kısa film. Yaşı henüz 17'yken, muhtemelen
konusunun da riskli olmasından dolayı (Amerikan porno sektörünü anlatıyordu
zira) çok fazla ciddiye alınmıyor. Esas dikkati ise 22 yaşında yaptığı "Cigarettes
& Coffee" filmiyle çekiyor ve Sundance Institute'ye kabul ediliyor. 26
yaşında ise Samuel Jackson, Philip Seymour Hoffman, Gwyneth Paltrow gibi
bilinen isimleri kadrosunda barındıran ama esas Philip Baker Hall gibi bir ustaya
belki de ömrünün en müstesna rolünü hediye eden Sydney'i çekti ve uzlaşılmaz
biri olduğunu henüz ilk filminden belli etti. Zira yapımcı şirket filmin adının
ısrarla Hard Eight olmasını istiyordu. Nitekim film iki isimle afişe çıkmıştı.
Filmin başarısı, genç yaşta onu usta yönetmenlerin arasına
katmaya yetti ve hemen ardından gelen Boogie Nights ve Magnolia sıra dışı
tarzını ve film dilini oturtmaya başladığı filmler oldu. There Will Be Blood
ise, hem baş rol oyuncusu Daniel Day-Lewis'in muhteşem oyunculuğu, hem de
Anderson'un sinema olarak nasıl farklı bir noktada olduğunun göstergesiydi.
Film ödüllere boğulurken Paul Thomas Anderson Sineması diye bir gerçek vardı
artık. Çok sağlam bir metinle, normalin üzerinde bir sürede akan, kendi içinde
ritim ve temposunu asla yitirmeyen, müziği, oyunculuğu ve görselliğiyle dört
başı mamur bir sineması vardı Anderson'un. Sonra epey süren bir suskunluk
dönemi ve nihayet The Master geldi.
![]() |
| Magnolia (1999) |
The Master, Freddie Quell (Joaquin Phoenix) isimli marazi
olan bir savaş gazisi denizcinin hikayesiyle başlıyor. Kendini soyutladığı dünyasında, alkole
yaslanabilerek hayatta duran bir tutunamayandır Quell. Alkol sonucunda ortaya
çıkan sorunlar; öfke kontrolsüzlüğü, cinsel dengesizlikler ve bir dolu marazi
zaaf ile tipik bir 'primitif' model olan Quell, bir şekilde "The
Cause" (Amaç) adlı tarikatın kurucusu Lancaster Dodd (Philip Seymour
Hoffman) ile tanışıyor. Dodd'un kartviziti çok dolu; yazar, doktor, nükleer
fizik uzmanı, felsefeci vs... Fakat, Quell'in tam kontrastı bir karakter; insan
ve anlayışlı. İşte filmimiz bu iki zıt karakterin güçlü bir dostluğa yelken
açmasını anlatıyor.
Filmin en önemli özelliklerden belki de birincisi;
yaşadığımız çağın kendi bedenine sıkıştırdığı insanoğluna açtığı yapay
limanlara olan yaklaşımı. The Master, kahramanı ile bu sahte limanların
sorgulanmasının başkalarına da sorgulama hakkını vereceğini, dolayısıyla hiç
bir inancın diğerini sorgulama hak ve yetkisi -velev ki saçma olsalar bile-
olmadığını söylemek istiyor. Bunu yaparken, kendi mevkisini de net olarak
belirliyor; insanın yanı... Aslında kendi içinde muazzam bir çelişki de
barındıran bu zihinsel tasarruf epey tartışmaya açık olsa da, filmin dünyasında
sıkıntısız duruyor.
![]() |
| Özellikle Jaoquin Phoneix oyunculuğuyla göz dolduruyor. Oscar alırsa sürpriz olmaz. |
Ve sonra ikinci adımı atıyor: Rehber kof, gemi derme çatma
olsa da, insanın kurtulma çabasının saygıyı hak edişi. Sıkışıp kalmış, çıkışsız
insanların ilk gördüğü limana demirlemesinin, belki ideal değil ama fena da
olmayabileceğini anlatmayı deniyor. İşte tam bu noktada Quell karakterini ve
ona ruh veren J. Phoenix'i hayranlıkla izlemeye başlıyoruz.
Hayranı olduğu liderin iltifatlarıyla kendini iyiden iyiye
farklı ve özel hisseden Quell, samimi olarak değişmeye çabalıyor ve belki de
hayatında ilk kez bir şeyi başarabilme azmini yakalıyor. Üstelik, peşinden
gittiği hareketin saçmalığını bilmesine rağmen. Bireyin samimiyeti, mantığın
reddiyesine galip geliyor. Filmin en hoş sahneleri de burada zaten. Ne ki, bir
katman daha açıyor yönetmen ve kamerayı daha derinlere batırıyor. Dodd'un eşi
çıkıyor karşımıza ve aslında onun kocasına tutunma gerekçesiyle, Quell'inkinin
arasında çok da fark olmadığını görüyoruz.
![]() |
| Bu adam (Philip Seymour Hoffman) iyi oyuncu. |
The Master filmi henüz yapım aşamasındayken sürüyle dedikodu
üretildi. Bunlardan en meşhuru elbette filmdeki 'The Cause' isimli tarikatın
" Scientology"e olan aşırı benzerlikleri. Hatta bu tarikan sembol
ismi Tom Cruise gibi oyuncuların filmi iptal ettirmek için baskı filan
yaptırdığı bile söylendi. Ne var ki, başrol oyuncusu Cruise'un yakın arkadaşı
olduğundan herkesten önce ona izlettirip onayını alınca, sıkıntı kalmadı. Ancak,
filmde Anderson'ın kavramsal açıdan 'inancın kurumsallaşması' gibi bir
kaygısını görmek mümkün.
'Ne' anlattığınız kadar, 'nasıl' anlattığınız da önemlidir
sinemada. Çok sıradan bir hikayeyi çok farklı bir tarzda anlatabilmek
mümkünken, çok farklı bir hikayeyi çok klişe bir tarzda anlatarak batırmanız da
mümkündür.
İşte Anderson'un sineması, bir tür 'nasıl'ın sinemasıdır.
Olaydan ziyade karakterin üzerine titrer ve derinleştikçe keşfe çıkarır. Bütün
filmlerinde çektiği dönemi ve atmosferi öylesine başarıyla kurar ki, seyirci
konu hiç ilgisini çekmese bile karakterlerin peşinde sürüklenir.
![]() |
| Kolay unutulmayacak hücre sahnesi. |
P. T. Anderson, karakterlerini derinlemesine ele alıp,
işlemeyi ve bunu izleyiciye geçirmeyi neredeyse kusursuz başarabilen nadir
yönetmenlerden. Gerek J. Phoenix'in, gerekse Seymour Hoffman'ın oynadığı
karakterler son derece sağlam ve güçlü oluşturulmuş, canlandıran oyuncuların da
randımanlı performansıyla kolay unutulmayacak iki karakter oluşmuş.
Kısıtlı filmografisinden de rahatlıkla anlaşılacağı gibi,
filminin yazım aşamasına epeyce süre ayırıp, meseleyi öncelikle kafasında
hallettikten sonra sinemaya aktaran bir sinemacı.
Yönetmenin özelliği bütün filmlerini kendinin yazması. Bu
anlamda çekeceği karakterleri kendisi oluşturuyor ve çok güçlü şekilde perdeye
yansıtabiliyor.
Öte yandan yönetmenin kurgu alanındaki kendine güveni ve
işin mantığına verdiği önem kimi zaman filmin aleyhine işleyebiliyor. Nitekim The
Master'daki 'senaryo matematiği'ne uymak adına yapılan müdahaleler, kimi zaman
filmin akışkanlığını ciddi derecede zedeliyor.
Film üst üste özenle yerleştirilmiş metinler arasından yol
alırken, yüzeyde iki zıt karakterin dostluğu ve dipten akan inanç, sevgi,
saplantı gibi kavramları görüyoruz.
The Master, ilk bakışta farkedilmeyebilecek bir 'karanlık'
yöne de sahip. Ustaca ve iç içe sarmalanmış öyküleri neredeyse 'kıl'
düzeyindeki ince ve keskin bir ironiyle ele alırken bunu üzerinde çok kafa
patlatılmış replikler ile yapıyor. Ve bu yönüyle önceki tüm filmlerinden çok
daha fazla cüretkar.
![]() |
| The Master, kesinlikle Anderson'u 'author' olarak niteleyebileceğimiz yapım olmuş. |
Özellikle Amerika'da artık inancın da bir tür 'Show
Business'e çevrildiği dönemden bahsediyoruz. Ve The Master, kurgusal bir
tarikatın her şeye rağmen şaşırtan felsefesini ve ritüellerini güncel izleyici
algısına göre zerk ediyor.
Bunu yaparken duyarsız bir sanatçı hoyratlığı da yok.
Alabildiğince dikkatli bir dil ve özenli bir üslup kullanmaya çabalıyor
yönetmen. Ve elbette öznel bakış açısıyla, kendince bir 'varış' noktasından
hareketle baştan sarıyor meseleyi. Şüphesiz, yaslandığı temel ve bastığı
kültürel dokuya, birikime bakarak, teslimiyet öncesi sorgulama, faslını görmek
mümkün olmuyor filmde.
Sinema tarihindeki yeri belki tartışılabilir ama kendi
jenerasyonunun en iyilerinden biri Paul Thomas Anderson. The Master da, belki
derinliğinden dolayı hazmı zor ve debisi yüksek olmayan bir film ama kesinlikle
sıra dışı.







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder