9 Kasım 2012 Cuma

The Master: Yapay limanlar çağı!



Modern psikoloji, büyük ruhsal çöküntülerin, depresyonların en büyük nedenlerinden biri olarak 'amaçsızlık'ı gösterir. Büyük bir muamma olan insanoğlunun içinde taşıdığı yüksek potansiyeli -doğru veya yanlış- bir yere kanalize edememe durumunun büyük ruhsal yaralara sebep olacağını söyler. Dostoyevski, 'Ölüler Evinden Anılar'da "hiçbir insan belirli bir amacı olmadan ve bu amaç için çaba sarf etmeden yaşayamaz. Eğer amaç ve umut bir kez kaybolursa, iç sıkıntısı o insanı genellikle bir canavara dönüştürür." der.

Yaşadığımız çağ ise, bir tür 'yapay amaçlar üretme' çağı. Hakikat, özünden uzağa fırlatıldıkça, amaçsızlaşan insanlığa tutunacak protez kurtuluş dalları uzatılıp duruyor. Seküler ya da dini olduğunu iddia eden bin türlü hareket, tarikat, oluşum; pagan devrin profesyonel ilah üretme verimliliğine benzer bir dönemini yaşıyor.

Amerikan sinemasının sıra dışı yönetmeni Paul Thomas Anderson, son filmi 'The Master - Usta'da nevzuhur bir tarikatın peşine düşürüyor bizi.

Yönetmen P. T. Anderson 'There Will Be Blood'un setinde. 
Önce biraz yönetmenden bahsedelim.

1970 yılında California'da doğumlu olan, dolayısıyla 'genç' sayılabilecek bir kuşağın temsilcisi Anderson, TV sunucusu bir babanın oğlu. Zaten ilk deneyimlerini de babasının şovlarında yaptığı çekimlerle kazanıyor. Sonrasında müzik ve klip sektörü, derken (daha sonra uzun metrajını da çekeceği) Dirk Diggler isimli kısa film. Yaşı henüz 17'yken, muhtemelen konusunun da riskli olmasından dolayı (Amerikan porno sektörünü anlatıyordu zira) çok fazla ciddiye alınmıyor. Esas dikkati ise 22 yaşında yaptığı "Cigarettes & Coffee" filmiyle çekiyor ve Sundance Institute'ye kabul ediliyor. 26 yaşında ise Samuel Jackson, Philip Seymour Hoffman, Gwyneth Paltrow gibi bilinen isimleri kadrosunda barındıran ama esas Philip Baker Hall gibi bir ustaya belki de ömrünün en müstesna rolünü hediye eden Sydney'i çekti ve uzlaşılmaz biri olduğunu henüz ilk filminden belli etti. Zira yapımcı şirket filmin adının ısrarla Hard Eight olmasını istiyordu. Nitekim film iki isimle afişe çıkmıştı.

Filmin başarısı, genç yaşta onu usta yönetmenlerin arasına katmaya yetti ve hemen ardından gelen Boogie Nights ve Magnolia sıra dışı tarzını ve film dilini oturtmaya başladığı filmler oldu. There Will Be Blood ise, hem baş rol oyuncusu Daniel Day-Lewis'in muhteşem oyunculuğu, hem de Anderson'un sinema olarak nasıl farklı bir noktada olduğunun göstergesiydi. Film ödüllere boğulurken Paul Thomas Anderson Sineması diye bir gerçek vardı artık. Çok sağlam bir metinle, normalin üzerinde bir sürede akan, kendi içinde ritim ve temposunu asla yitirmeyen, müziği, oyunculuğu ve görselliğiyle dört başı mamur bir sineması vardı Anderson'un. Sonra epey süren bir suskunluk dönemi ve nihayet The Master geldi.

Magnolia (1999)
The Master, Freddie Quell (Joaquin Phoenix) isimli marazi olan bir savaş gazisi denizcinin hikayesiyle başlıyor.  Kendini soyutladığı dünyasında, alkole yaslanabilerek hayatta duran bir tutunamayandır Quell. Alkol sonucunda ortaya çıkan sorunlar; öfke kontrolsüzlüğü, cinsel dengesizlikler ve bir dolu marazi zaaf ile tipik bir 'primitif' model olan Quell, bir şekilde "The Cause" (Amaç) adlı tarikatın kurucusu Lancaster Dodd (Philip Seymour Hoffman) ile tanışıyor. Dodd'un kartviziti çok dolu; yazar, doktor, nükleer fizik uzmanı, felsefeci vs... Fakat, Quell'in tam kontrastı bir karakter; insan ve anlayışlı. İşte filmimiz bu iki zıt karakterin güçlü bir dostluğa yelken açmasını anlatıyor.

Filmin en önemli özelliklerden belki de birincisi; yaşadığımız çağın kendi bedenine sıkıştırdığı insanoğluna açtığı yapay limanlara olan yaklaşımı. The Master, kahramanı ile bu sahte limanların sorgulanmasının başkalarına da sorgulama hakkını vereceğini, dolayısıyla hiç bir inancın diğerini sorgulama hak ve yetkisi -velev ki saçma olsalar bile- olmadığını söylemek istiyor. Bunu yaparken, kendi mevkisini de net olarak belirliyor; insanın yanı... Aslında kendi içinde muazzam bir çelişki de barındıran bu zihinsel tasarruf epey tartışmaya açık olsa da, filmin dünyasında sıkıntısız duruyor.

Özellikle Jaoquin Phoneix oyunculuğuyla göz dolduruyor. Oscar alırsa sürpriz olmaz. 
Ve sonra ikinci adımı atıyor: Rehber kof, gemi derme çatma olsa da, insanın kurtulma çabasının saygıyı hak edişi. Sıkışıp kalmış, çıkışsız insanların ilk gördüğü limana demirlemesinin, belki ideal değil ama fena da olmayabileceğini anlatmayı deniyor. İşte tam bu noktada Quell karakterini ve ona ruh veren J. Phoenix'i hayranlıkla izlemeye başlıyoruz.

Hayranı olduğu liderin iltifatlarıyla kendini iyiden iyiye farklı ve özel hisseden Quell, samimi olarak değişmeye çabalıyor ve belki de hayatında ilk kez bir şeyi başarabilme azmini yakalıyor. Üstelik, peşinden gittiği hareketin saçmalığını bilmesine rağmen. Bireyin samimiyeti, mantığın reddiyesine galip geliyor. Filmin en hoş sahneleri de burada zaten. Ne ki, bir katman daha açıyor yönetmen ve kamerayı daha derinlere batırıyor. Dodd'un eşi çıkıyor karşımıza ve aslında onun kocasına tutunma gerekçesiyle, Quell'inkinin arasında çok da fark olmadığını görüyoruz.

Bu adam (Philip Seymour Hoffman) iyi oyuncu. 
The Master filmi henüz yapım aşamasındayken sürüyle dedikodu üretildi. Bunlardan en meşhuru elbette filmdeki 'The Cause' isimli tarikatın " Scientology"e olan aşırı benzerlikleri. Hatta bu tarikan sembol ismi Tom Cruise gibi oyuncuların filmi iptal ettirmek için baskı filan yaptırdığı bile söylendi. Ne var ki, başrol oyuncusu Cruise'un yakın arkadaşı olduğundan herkesten önce ona izlettirip onayını alınca, sıkıntı kalmadı. Ancak, filmde Anderson'ın kavramsal açıdan 'inancın kurumsallaşması' gibi bir kaygısını görmek mümkün.

'Ne' anlattığınız kadar, 'nasıl' anlattığınız da önemlidir sinemada. Çok sıradan bir hikayeyi çok farklı bir tarzda anlatabilmek mümkünken, çok farklı bir hikayeyi çok klişe bir tarzda anlatarak batırmanız da mümkündür.

İşte Anderson'un sineması, bir tür 'nasıl'ın sinemasıdır. Olaydan ziyade karakterin üzerine titrer ve derinleştikçe keşfe çıkarır. Bütün filmlerinde çektiği dönemi ve atmosferi öylesine başarıyla kurar ki, seyirci konu hiç ilgisini çekmese bile karakterlerin peşinde sürüklenir.

Kolay unutulmayacak hücre sahnesi. 
P. T. Anderson, karakterlerini derinlemesine ele alıp, işlemeyi ve bunu izleyiciye geçirmeyi neredeyse kusursuz başarabilen nadir yönetmenlerden. Gerek J. Phoenix'in, gerekse Seymour Hoffman'ın oynadığı karakterler son derece sağlam ve güçlü oluşturulmuş, canlandıran oyuncuların da randımanlı performansıyla kolay unutulmayacak iki karakter oluşmuş.

Kısıtlı filmografisinden de rahatlıkla anlaşılacağı gibi, filminin yazım aşamasına epeyce süre ayırıp, meseleyi öncelikle kafasında hallettikten sonra sinemaya aktaran bir sinemacı.

Yönetmenin özelliği bütün filmlerini kendinin yazması. Bu anlamda çekeceği karakterleri kendisi oluşturuyor ve çok güçlü şekilde perdeye yansıtabiliyor.

Öte yandan yönetmenin kurgu alanındaki kendine güveni ve işin mantığına verdiği önem kimi zaman filmin aleyhine işleyebiliyor. Nitekim The Master'daki 'senaryo matematiği'ne uymak adına yapılan müdahaleler, kimi zaman filmin akışkanlığını ciddi derecede zedeliyor.

Film üst üste özenle yerleştirilmiş metinler arasından yol alırken, yüzeyde iki zıt karakterin dostluğu ve dipten akan inanç, sevgi, saplantı gibi kavramları görüyoruz.

The Master, ilk bakışta farkedilmeyebilecek bir 'karanlık' yöne de sahip. Ustaca ve iç içe sarmalanmış öyküleri neredeyse 'kıl' düzeyindeki ince ve keskin bir ironiyle ele alırken bunu üzerinde çok kafa patlatılmış replikler ile yapıyor. Ve bu yönüyle önceki tüm filmlerinden çok daha fazla cüretkar.

The Master, kesinlikle Anderson'u 'author' olarak niteleyebileceğimiz yapım olmuş.
Özellikle Amerika'da artık inancın da bir tür 'Show Business'e çevrildiği dönemden bahsediyoruz. Ve The Master, kurgusal bir tarikatın her şeye rağmen şaşırtan felsefesini ve ritüellerini güncel izleyici algısına göre zerk ediyor.

Bunu yaparken duyarsız bir sanatçı hoyratlığı da yok. Alabildiğince dikkatli bir dil ve özenli bir üslup kullanmaya çabalıyor yönetmen. Ve elbette öznel bakış açısıyla, kendince bir 'varış' noktasından hareketle baştan sarıyor meseleyi. Şüphesiz, yaslandığı temel ve bastığı kültürel dokuya, birikime bakarak, teslimiyet öncesi sorgulama, faslını görmek mümkün olmuyor filmde.

Sinema tarihindeki yeri belki tartışılabilir ama kendi jenerasyonunun en iyilerinden biri Paul Thomas Anderson. The Master da, belki derinliğinden dolayı hazmı zor ve debisi yüksek olmayan bir film ama kesinlikle sıra dışı. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder