Bir yara kanıyor Güneydoğu'da. Öyle böyle değil neredeyse
yarım asırlık bir yara bu ve en az otuz yıldır akıyor kan. Binlerce, onbinlerce
vatan evladı, gencecik fidanı alıp götüren bir kanama bu. Ve bugüne ait bir
mesele de değil, belki yüz, belki iki yüz yıllık bir geçmişi var.. Dolayısıyla,
bugüne değin yapılan, akla gelen ilk
çözümü uygulamak ve bırakınız akan kanı durdurmayı, daha da derinleştiriyor. Şiddet
daha büyük şiddeti, kan daha çok kanı doğuruyor.
Ülkenin bu en önemli meselesine gerçekçi ve akl-ı selim
şekilde bakabilen bir sinemamız yok ne yazık ki. Bugüne kadar elle
tutulabilecek filmleri saydığımızda bir tek -tüm eksik, gedik ve
dengesizliklerine rağmen- Nefes filmi geliyor. Sinemamızın ülke gerçeğimizle
pek alakasının olmadığının en büyük göstergelerinden biridir bu yara.
Gösterime giren Dağ filmini izleyince, 'iyi ki sinema bu tür
konulara el atmıyor' gibi bir hisse de kapılmak mümkün. Zira Dağ, en genel
ifadeyle, kafadan tribünlere oynayan 'eyyamcı' bir yapım olmuş. Üstelik bunu
yaparken kullandığı dil de oldukça özensiz ve yüzeysel.
Nefes filminin başarısından sonra, çekilen bu tür filmlerin
tamamının Nefes ile kıyaslanacağını tahmin etmek güç değil. Öyle de oluyor,
Dağ'ı izlerken zihnin bir köşesinden Nefes akıp duruyor. Dekor, kostüm,
mekanlar neredeyse aynı ama pek çok şeyiyle ayrılır birbirinden iki film.
Ancak, her iki filme de bu kötülüğü yapmayıp, konusundan bahsederek Dağ'ı ele
almaya devam edelim.
Bir askeri tim, Güneydoğu'nun uçsuz bucaksız dağlarında
silah ve mühimmatı bitik bir şekilde kıstırılmıştır. Bir subay, bir ast subay
ve üç erden oluşan timin, aslında telsizi tamir için yollanan bir teknik ekip
olduğunu anlıyoruz. Koskoca askeriyenin
bu tür önemli teknik işler için bula bula psikolojik sorunları olduğu için
askerliği habire uzayan bir eri bulmasının mantığını bir kenara bırakıp,
askerleri tanıyoruz bir süre. Film, sıklıkla geri dönüşlere başvurarak
kahramanları bize yakınlaştırmayı deniyor. Ve hemen başta, subay, astsubay ve
bir er şehit ediliyor. Kalan iki erin karlı dağlardaki çetin mücadelesini
izlemeye başlıyoruz. Biri kısa, diğeri -epey- uzun dönem asker olan bu iki
isimsiz kahraman bir yandan hayatta kalma mücadelesi verirken, diğer yandan –neden
savunmasız bırakıldığı- mantığını bir türlü oturtamadığımız telsiz role
istasyonuna ulaşıp tamir etmeyi amaçlıyorlar.
Filmin senaryosu da yönetmen Alper çağlar'a ait. Çağlar'ın
Büşra'dan sonraki ikinci filmi Dağ.
Dağ, bu ülkenin ortak geçmişinde çok mühim bir yere sahip
metafor aslında. Kaçışın, sığınışın, gizlenişin sembolü bir anlamda. Pek çok
edebi metinde insanın dağa sığınması ya da kendisiyle dağda yüzleşmesi şahane
anlatılır. Şair; ‘Uzasan göğe ersen/ Cücesin şehirde sen/ Bir dev olmak
istersen/ Dağlarda şarkı söyle'’ der mesela. Bu anlamda, filmin ismi iyi
seçilmiş. Filmin kahramanlarına kağıt üzerinde baktığımızda da bu temaya uygun.
Hayatın ciddiyetini henüz kavrayamamış Oğuz, bir şekilde dağa kaçıyor, Bekir
ise şehirde kendini, ezilmiş ve hor davranılmış olarak gördüğü için, belki
itilip kakılmayacağı, hatta cücelikten devliğe katçığı bir alan olarak görüyor
dağı. Bu kadar ‘dişil’ bir alan ne yazık ki hoyratça harcanıyor Dağ’da.
Film, en başta yazımından kaynaklanan ciddi sıkıntılara
sahip ama hepsinden daha önemlisi bir 'duruş' sorunu var gibi görünüyor. Bu
elbette, bir hata değil, belli ki bilinçli yapılmış bir tercih, ancak bunu
yaparken bile öyküyü etkileyici kılabilecek dokunuşlardan çok uzak. Kaba ve
kuru bir milliyetçi perspektif ile ele alınan mesele, senaryodan kaynaklanan
sıkıntılardan dolayı, özensiz ve maalesef yetersiz.
Şöyle bir hatası var mesela; filmin kötü karakterlerini
neredeyse bir siluet halinde göstererek önemsizleştirmeye çabalarken, aslında
kendi kahramanlarının değersizleştirdiğini farketmiyor bile. Oysa, antagonist
ne kadar güçlü ve sağlam ele alınırsa karaman da o kadar büyür...
Dağ, birçok çatışmayı ele alır gibi görünürken, neredeyse
hepsinin üzerinden bir 'kahvehane muhabbeti' düzeyinde üstün körü geçiveriyor. Kısa
dönem-uzun dönem askerlik, asker-sivil kontrastı, doğu-batı farkı,
asker-terörist çatışması vs. Neredeyse hepsinde sıradan bir yaklaşım ve
özensizlik var.
Şüphesiz şunun farkındayım: Bir film çözüm önerisi
sunmayabilir, hele hele çözmeye kalkışmaz asla. Ama bir film gerçekçi
olabildiğince etkili olur, mesele hakkında düşünmeye kışkırtabilir. Ancak genel
hatlarına baktığımızda Dağ'ın böyle bir kaygısı olmadığını görüyoruz.
Ya ne var?
Şu: Orta ve alt sınıfın vatanseverlikleri üzerinde yükselen
bir kutsama çabası. Keşke bunu yaparken biraz daha çabalasaymış film. Kaygısız,
tasasız, vurdumduymaz bir velet, aşkı önemsemiyor ama nedendir bilinmez
askerliği önemsiyor... Milliyetçilik hissi de altı doldurularak verilemiyor
filmde.
Yönetmen Çağlar, tıpkı İnce Kırmızı Hat’ta olduğu gibi,
savaşın orta yerinde geçmişe dair parlamalar ile gerçekliği kuvvetlendirmek
istiyor. Kahramanların hikayesini ve karakterini tanıyabilmek için faydalı bir
yöntem. Ancak, İnce Kırmızı Hat’ta olup da, Dağ’da ıskalanan çok önemli bir şey
var; geçmişin gerçeküstü hatıratı ile o anın can yakan gerçekliğinin tezadı. Bu
bağlamda, geri dönüşlerin –maalesef- biraz özensiz hazırlandığı apaçık.
Sonuç başarılı ya da aksi olsun önemli değil, Dağ filminin
bir yönü saygıyı ziyadesiyle hak ediyor: Zor iklim şartlarında ve epey zorlu
mekanlarda film çekme çabası. Eminim, oldukça kısıtlı bütçeyle ve çok zor
şartlar altında çekilen bir film olmuş. Ancak, burada yaptığımız eleştirinin
meselenin bu yönüyle ilgisi çok yok.
Oyunculuklar genelde başarılı. Özellikle iki eri canlandıran
Çağlar Ertuğrul ve Ufuk Bayraktar oldukça iyi. Radyo tiyatrosu diksiyonuyla
konuşan Yüzbaşı, her ne kadar kaba saba olmaya çabalasa da, ‘muhallebi çocuğu’
etkisini örtemiyor ne yazık ki! Öte yandan psikopat askerin isminin 'Bekir'
olması hiç iyi olmamış, zira bu karakter zaten Zeki Demirkubuz'un Kader'indeki
Bekir'e ziyadesiyle benziyor, bir de aynı isim olunca, dip koçan olarak, Nefes
filmine bir de Kader'i ekliyoruz. Bu arada, Bekir'in bekarken arkadaşlarıyla
kurduğu çilingir sofrası sahnesi oldukça gerçekçi ve etkileyici.
Öte yandan Oğuz'un terörist tarafından bıçaklanmaya
çalışıldığı sahnede feci halde 'Er Ryan'ı Kurtarmak' etkisi var ki, sormayın.
Nefes filmine benzeme çabası sadece görsel ve tematik olarak
kalmamış. Müziklerinde de 'Tutmuşu tekrar deneme' gayreti var gibi. Nefes'teki
'Götür Beni Gittiğin Yere' gibi 'Affet' ile melodramlaştırma çabasına
girişilmiş. Bununla beraber, Hollywood tarzı bir abartılı müzik ve gerilim
'pad'leri kullanma durumu da var ki, filmin doğallığını zedeleyen unsurlardan
biri olarak duruyor.
Askerlik için 'mantığın bitti yer' deriz ama sanırım böylesi
bir meseleyi alan filmler için de aynı mantığı kullanmak gerekiyor. Yoksa Dağ
filmindeki mantık kusurları öyle az buz değil. Detaylı yazarak seyir zevkinizi
düşürmek istemem. Sadece şunu söyleyeyim, ıssız ve karı bir dağ başında yürüyen
iki askerin, 20 teröristin ortasında karları deşerek saklanmasına inanmazı
beklemek, akıl almaz bir girişim. 'Karda yürü izini belli etme' deyişini esas
alıyorsak o başka tabi.
Şiddete şehvet derecesinde yenik düşmek de var Dağ'da. Bunun
ahlakiliğini tartışmak niyetinde değilim elbet ama bir sanat eseri için uğraş
veriyorsanız, şiddet sahneniz de, Amerikan 'Trash movie' tarzından birazcık
farklı olmalı gibi geliyor bana. Bekir’in teröristi, dipçik ile parçaladığı
sahne, kendini şiddetin şehvetine o kadar kaptırıyor ki, film olmaktan
neredeyse dışarı taşıyor. Yıllarca süren ve gerçek olan bir toplumsal yarada
sayısız yaşanmış ve çarpıcı olay bulmak mümkünken ve bunları ele alıp kontrastı
oluşturarak seyirciyi çarpabilecek kadar güçlü bir sinematografiye bu kadar
yaklaşmışken, karavana atmak üzücü.
Aslında çok uzak şeyler değil anlatmak istediğim; sivilken
böcek ezmekten imtina eden -dengesiz- bir adam, savaşın acımasızlığında nasıl
bir canavara dönüşebiliyor? Bu damarı yakaladıktan sonra, zekice bir kaç planla
Türk sinema tarihine geçebilmek varken, ne yazık ki ıskalanmış.
Hakkını yemek istemem. Nadir de olsa, diyaloglarda etkiyi
yakalamayı başarıyor film. Sevgilisinin Oğuz’a söylediği ‘Milliyetçilik sana
kendini daha mı erkek hissettiriyor’ repliğini devamı gelmiyor ne yazık ki! Ya
da, ‘Yaşarken hep geçmişi düşünürüz, ölürken bugünün değerini anlarız’ öylesine
boşlukta salınıyor.
Filmin sonunda, şehit düşen askerlerimizin tam listesi
dakikalar boyu perdeden akıyor. Bence filmin en gerçekçi ve etkileyici sahnesi
burası.
Ve ne yazık ki 'Fare doğuruyor' Dağ!







Fragmanda bir şey yok ki.. Hem gerçekten çok yapmacık bir konuşma tarzı var konuşan kişinin. Sanırım yazıda bahsedilen Yüzbaşı da bu olsa gerek..
YanıtlaSil