2 Ocak 2013 Çarşamba

2012’den akılda kalan 10 film (Yabancı)



Çıkan kısmın özeti: Hatırlanacağı üzere 2012'nin bol rakamlı analizini şurada yapmıştık. Akabinde geçtiğimiz yıldan akıldan kalan yerli filmlere de burada bir göz atmıştık. Sıra ecnebi filmlere geldi. 

Geçtiğimiz yıl vizyona giren 228 yabancı filmden -her zaman olduğu gibi- bazıları hayal kırıklığı oluşturdu, bazıları sürpriz şekilde başarı elde etti. Ülkemizde vizyona giren filmlerin yüzde 80'ini teşkil eden yabancı  filmlerden çok azı gişe olarak yapımcılarını mutlu etti. En çok izlenen 10 filmden  sadece 3'ü yabancı filmdi.

Aşağıda 2012 yılında ülkemizde vizyon şansı bulan yabancı filmlerden en çok akılda kalan 10'unu bulacaksınız. Tekrar hatırlatmak isterim ki, bu filmler ne estetik, ne içerik, ne de gişe başarısından dolayı  listeye alınmıştır. Sadece, bu satırların yazarının düşündüğünde akla gelen ilk 10 filmdir, o kadar.


1: Life Of Pi
Yılın son haftası  vizyona giren Pi'nin Yaşamı sadece 2012'nin değil belki de son zamanların en ilginç filmiydi. İsmini bir havuzdan alan 15 yaşındaki kazazede bir çocuğun, bir filikanın içinde,  okyanusun ortasında  ve vahşi bir Bengal kaplanı ile geçirdiği günler anlatılıyor.

Pi'nin yaşamı, açık ifadeyle bir 'inanç' filmi. Elbette argümanlarını sırtını yasladığı kitaptan ve yönetmenin yorumlarından alıyor. Ancak insan ve iç evrenine dair evrensel bir takım göndermeler, semboller ve metaforlar ile bambaşka bir şekle dönüşmeyi başaran bir yapısı var.

Bugüne kadar çok az film için bu kadar güçlü bir şekilde tavsiyede bulunduk açıkçası. Mutlaka izlenilmesi gereken bir yapım. Analizi ise şurada ama izledikten sonra okumanız sizin yararınızadır.


2: War Horse
Bazı filmler son derece sübjektif şekilde kimilerine şahane görünürken, başkalarına vasat gelebiliyor. Savaş Atı benim için böyle bir film oldu açıkçası. Hem işin ehilleri hem de sinema izleyicisinin çok üz vermediği bir film oldu Spielberg'in Savaş Atı.

Ancak, hem tasvirleri hem de içerdiği mesajlar ile beni benden alan bir filmdi. Daha önce pek çok kere benzeri çekilen bu türün en parıltılı örneklerinden olarak hatırlayacağım şahsen. Filmin değerlendirmesini burada bulabilirsiniz.


3: The Intouchables
Yine, biraz hakkının yendiğini düşündüğüm bir film. Her ne kadar bir Sol Ayağım kadar olmasa da son derece gerçekçi bir çalışmaydı Can Dostum. Çok bildik bir hikaye esasen; geçirdiği kaza sonrasında felç olup, tekerlekli sandalyeye bağımlı kalan zengin bir aristokrat ile, ona bakıcılık yapan alt tabakadan bir adamın dostluğu.

Film, yaşadığı kültür ortamının ayrıntılarına takılmadan insanı odağına aldığı için ilk başta pek hissiz gibi görünse de, açıkçası izlerken bende de bu hissi uyandırdı başta, bir süre sonra politik gerilimlerin, toplumsal çatışmaların biz çağdaş dünya insanlarının ürettiği gereksiz sıkıntılar olduğunu fark edip bambaşka sularda kulaç atıyor.

Önce iki zıt kutuplu karakterin yakınlaşmasını, ardından aradaki tüm uçurumları kapatmasını görüyoruz. Burjuvazi ve alt sınıfın zihnimizde asla yan yana geleceğine ihtimal vermediğimiz birçok konuda pek de güzel kader birliği ettiğine şahit oluyoruz. Bu anlamda Can Dostum başta Fransa olmak üzere, tüm Avrupa ülkelerine silik gibi görünen çok güçlü bir mesaj da veriyor. Sanırım bu nedenledir ki yabancı karşıtlarını çok rahatsız etti. Şuradan bakabilirsiniz. 


4: The Master
Amerikan sinemasının sıra dışı yönetmeni Paul Thomas Anderson, son filmi 'The Master - Usta'da nevzuhur bir tarikatın peşine düşürüyor bizi. Anderson,  çektiği sıra dışı filmlerin ardından  imza attığı Boogie Nights ve Magnolia, hem farklı bir film dilini herkese kabul ettirmiş hem de her oyuncunun aradığı bir yönetmen olmuştu.

Bir önceki filmi There Will Be Blood ise, hem baş rol oyuncusu Daniel Day-Lewis'in muhteşem oyunculuğu, hem de Anderson'un sinema olarak nasıl farklı bir noktada olduğunun göstergesiydi. Film ödüllere boğulurken Paul Thomas Anderson Sineması diye bir gerçek vardı artık. Çok sağlam bir metinle, normalin üzerinde bir sürede akan, kendi içinde ritim ve temposunu asla yitirmeyen, müziği, oyunculuğu ve görselliğiyle dört başı mamur bir sineması vardı Anderson'un. Sonra epey süren bir suskunluk dönemi ve nihayet The Master geldi.

Usta, arızalı bir gazinin, mutluluk vadeden küçük bir tarikat lideriyle tanışması ve birbirlerini etkilemesini anlatıyor. ihtimal ki Oscar jürisi epey ilgilenecek bu filmle. Biz de şöyle alakalar kurmuştuk.


5: The Raid: Redemption
Aslında listenin aşağılarında olan bir filmdi ama araya biraz hareketlilik getirsin diye ortalara çektim. Hem Hollywood tarzının dışındaki çekim açıları ve plan süreleriyle gerçekten oldukça farklı bir film.

Baskın, sadece enteresan bir film değil, yönetmen ve başrol oyuncusunun hikayeleriyle de ilginç. Tabii onu farklı kılan en önemli özelliği içerdiği katıksız aksiyonu. Baskın, izleyicisine öylesine hareketli bir 2 saat vaat ediyor ki, adeta nefes alamıyoruz.

İlginizi çektiyse, ayrıntılar şurada.


6: The Dark Knight Rises
İtiraf edeyim ki, en başından beri Batman serisine hep mesafeli durmuşumdur. Ne zaman ki direksiyona Christopher Nolan geçti, işler epey değişti. Tamamen fantastik bir dünyada, kahramanlık hislerini gıdıklayan konsept epey gerçekliğe ve evrensel hislere hitap etmeye başladı. Usta yönetmenin üçlemesinin son filmi olan Kara Şövalye Yükseliyor da bu anlamda şahane bir 'hitam' oldu.

Nolan, sözleşmesinde olduğu üzere, üç tane film çekti ama aslında Batman'ın karizmasını da epey zedelemekle beraber, hikayeyi bambaşka bir noktaya da taşıdı. Üstelik Kara Şövalye Yükseliyor'da öyle noktalara vuruş yaptı ki, şahsen bayıldım. İsterseniz siz de bir göz atın değerlendirmeme, belki katılacağınız noktalar olabilir.


7: Killing Them Softly
Nice zamandır 'yönetmen sineması' denen olguya soğuk bakanlardanım. Galiba, her filmi bir beklenti oluşturan yönetmenlerin çoğu bu dünyadan göçtüğü için böyle düşünüyorum, bilemiyorum. Zira, ismine odaklandığımız bazı yönetmenler, öyle filmlere imza attılar ki, birer hayal kırıklığından başka bir şey ifade etmediler ne yazık ki.

Yeni Zelandalı yönetmen Andrew Dominik, bu algıyı kırabilecek nadir yönetmenlerden biri. Bu enteresan adam, ilk iki filmiyle dikkatleri üzerine çekip, çizgisinden pek sapmayarak epey beklenti oluşturmuştu. Hatırlarsınız önceki filmlerini: The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford  ve Chopper...

Dominik, son filmiyle hem suç ekonomisine kara mizah ile eğiliyor, hem 'Rüyalar Ülkesi' ile ilgili hiç de küçümsenmeyecek ciddi eleştirilerde bulunuyordu. Kibarca Öldürmek her ne kadar gereksiz gevezeliği ile can sıksa da, geçtiğimiz yılın en sağlam filmlerinden biri oldu. Analizi ise şurada.


8: Skyfall
Batman serisi kadar olmasa da, (roman olarak değil) James Bond filmlerini de çok ciddiye alanlardan olmadım. Açıkçası casus filmleri adına çekildiği devirlere göre evrilerek gelen Bond Serisi, biraz da oyuncularının tipolojisiyle (Elbette role göre oyuncu bulunduğu için belli bir bilinç vardı bunun arkasında) ilgiliydi bu dönüşümler.

Skyfall her ne kadar Nolan'ın Batman'da yaptığı kadar olmasa da, önceki Bond filmleriyle de 'inceden' maytap geçen bir içeriğe sahip Bond filmi. Filmin bir diğer özelliği ise açılış sahnesinin İstanbul'da olması. Elbette yine Sultanahmet-Eminönü çatılarında başlayan bir kovalamaca ile mevzuyu, İngiliz istihbaratının iç hesaplaşmasına getiriyor film. Son dönem batı sinemasında pek rağbet gören, sistemin kurbanlarının sistemle hesaplaşması filmi Skyfall.

Belki, klasik casus filmi izleyicileri benim yaklaşımımdan çok hazzetmeyecek ama Skyfall'a şu şekil yaklaştım ben.


9: The Hobbit: An Unexpected Journey
Orta Dünya meselesi Peter Jackson denen sinema dahisi el atmadan önce, sadece edebiyat alemi için önemliydi ve cazipti. Ancak Yüzüklerin Efendisi şaşırtıcı bir başarıyla filme aktarılınca Orta Dünya'ya yepyeni bir alan açılmış oldu. Eh, bir şey sinemacıların eline düşmeyegörsün, dibini yakana kadar kullanmaktan asla çekilmezler.

Bu mesele de öyle oldu ve Yüzüklerin Efendisi'nin üç başarılı filminden sonra Hobbit'in üç filmini çekmeye karar verdiler. Hobbit: Beklenmeyen Yolculuk bu serinin ilk filmi ve elbette kamera arkasında yine Peter Jackson var.

2012'nin son demlerinde vizyona giren film, gişesiyle umut verdi ancak, film için çok olumlu konuşabilmek mümkün değil. Belki de, tamamı bir film olabilecek malzemeyi üçe bölüp uzatmaktı bunun en büyük nedeni. isterseniz şurayı okuyup siz karar verin.


10: The Impossible
Gelişen teknoloji felaket filmlerinin sayısını da felaket sahnelerinin etkisini de artırdı. Ki sinema özellikle felaket konusunda muazzam bir tüccar zekasına sahiptir. Bugüne kadar el atmadığı felaket meselesi kalmamıştır, diyebiliriz. Karıncalardan arılara, kuşlardan yağmura kadar hemen her konuda fantastik felaket hikayesi üretmekte mahirdir.

Bir de yaşanmış felaketler vardır. Gerçek acılar, göz yaşartan dramlar. Kıyamet Günü böyle bir film. 2004 yılında yaşanan gelmiş geçmiş en büyük depremlerden birinin hemen akabinde yaşanan tsunami sonrası bir ailenin mücadelesini sahici bir dil ile perdeye taşımayı başarıyor. Gelmiş geçmiş en etkileyici felaket sonrası sahnelerinden birine sahip olan film, sıkıntılı senaryosuyla başyapıt olma şansını kaçırmış ne yazık ki. Ayrıntılar şurada.

Listenin devamı
Biz her ne kadar akılda kalan 10 film desek de, bu listeye eklenebilecek başka filmler de var elbet. Bunlardan bazılarını izleme şansımız olmadı, bazılarını yazacak vakit. Özellikle Michael haneke'nin 'Amour-Aşk'ı buraya alamadık. Şuraya tıklayarak filmin analizine bakabilirsiniz. Ama isterseniz yukarıdaki listeye Looper -Tetikçiler, Cloud Atlas - Bulut Atlası, Red Lights - Medyum, Take Shelter -Sığınak'ı ekleyebilirsiniz.

Bir de, 2012 yılında vizyona çıkan ama ülkemizde gösterim şansı bulamamış bazı başka filmler var. İmkan bulursak onları da bir başka liste haline getirelim inşallah. 

1 yorum: