Yanılmıyorsam Pablo Neruda’ya ait bir sözdür; ‘şiir, yazanın
değil, ona ihtiyacı olanındır!’
Eğer, şiir böyle ise, şarkıda hiçbir mülkiyet hakkı söz
konusu olamaz diye düşünüyorum. Çünkü şarkı daha fenadır ve (elbette her şarkı
için söylemediğimi biliyorsunuz) neredeyse insana dair hiçbir şey yoktur ki,
bir şarkı ile kesişmesin.
Sevdalar liste başı elbette. Ayrılık, özlem, vuslat…
Yaraları insanın sonra… Acıları, öfkeleri, hayal
kırıklıkları. Hepsinin karşısına denk gelen bir şarkı, türkü, bozlak illa ki
vardır.
Tanımak tuhaf şeydir, yan yana olmakla, uzun süre beraber
kalmakla ilgili değildir sevgili okur. Hiç görmediği, görüşmediği halde
tanışanların olduğunu en çok sizler bilirsiniz. Yaralar ve acılar en iyi
tanışanlardır. Müslüm Gürses bu nedenle toplumu çok iyi tanıyordu. Acılarından
biliyordu memleketini.
Bu nedenle beyaz adam çok bilmez ve anlayamaz bu
tanışıklığı.
Siz bakmayın her şeyi hoyratça tüketim malzemesi yapabilen
popüler kültürün son zamanlarda Müslüm Baba’yı da ele geçirdiğine. Reklamlarda,
magazin programlarında boy göstermesine bile sevenlerinin ‘eyvallah’
diyebileceği kadar samimim ve yakın bir tanışıklıktı bu aslında. En derin
acılara sahip olanların bile insanlara gösterdikleri bir yönü vardır.
Yaralarını örterek yaparlar bunu. Kendisine uzak duranlara yaralarını
gizleyerek, kendini göstermenin bir yolu olarak keşfetmişti belki tüketim
düzlemini. Bilmediği için dudak bükenlere, ‘gülsünler ama bilsinler’ diyerek.
Hastalık sürecinde anladık bunun doğru olduğunu. Yıllar boyu
küçümseyerek, horlayarak itenler bile bir başka yaklaşıyordu artık Müslüm
Gürses’e. Müslüm baba’ya uzak durmak, bu toplumun acılarına uzak durmak
demekti. Aradaki bu lanetli mesafeyi kendi aşmak istedi büyük sanatçı. Adımların
hepsini kendi attı.
Çünkü sahici yaraları vardı Müslüm Gürses’in. Güzel ses
herkeste olabilir.
Görüyorsunuz işte, şarkı yarışmalarında onlarca ses
beliriyor ve bir su baloncuğu kadar bile sürmüyor etkileri. Müslüm Gürses’in
etkisinin uzun ve derinden olmasının en büyük nedeni, yaralarının,
dinleyicilerinin yarasına denk gelmesindendir. Annesi öldürülmüştü ve katil
babasıydı… Belki de bütün şarkıları, bu yaranın kabuk bağlamasını önlemek
içindi Gürses’in. Sonrasında geçirdiği kaza ve mucizevi şekilde kurtuluş.
Bir ülkeyi acının prizmasından görebilmek herkese nasip
olabilecek bir şey değil. O yüzden bu görüş ve paylaşıma sahici diyoruz. Kolay
anlaşılabilecek bir denk geliş değildir bu.
Seneca, ‘Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar
dilsizdir’ diyor. Belli ki Müslüm Baba’yı tanımak nasip olmamış. Zira, derin
acıları dile getirebildiği için farklı ve etkiliydi Gürses. Hangi türde olursa
olsun, onun yorumladığı bir şarkı bambaşka bir dile dönüşürdü. Acının diline…
Ki bu sebeple bir Müslüm Gürses Ansiklopedisi vardır bilir
misiniz?
Hayranlarının oluşturduğu sitelere girip bakın hemen
göreceksiniz. Kelimeler bildiğimiz anlamlarının dışında bir yerlerde durur onun
lügatinde. Ve sadece şarkı konuşur, kelimeler acının en yalın haliyle yan yana
gelirler dizelerinde. Dilsiz kalabalıkların titreyen içli nağmeleridir dile
gelen.
Bir tek şımarık cümle, bir tek fena kelam duymadı kimse onun
ağzından. Her derin acı sahibi gibi konuşmazdı, ağzını ancak dertli bir şarkı
söyleyeceği zaman açardı ve yarasından yakalardı insanları. Emin olun, çok
nadirdir böyle bir şey. Çok istisnai bir durumdur. Sevinçleri de farklıydı,
korkuları da…
Gözyaşında gizlerdi sevinçlerini ve ‘unutursun diye’ çok korkardı
mesela…
Anlamayanlar yine anlamayacaktır ama Müslüm Gürses bir
ihtiyaçtı ve kendine ait bir şey değildi şarkıları. Çok kişinin, çok şeyine
karşılık geliyordu. Belki de bu nedenle, bizim toplumu anlamak için Müslüm
Gürses’in sesi ve tınısından yola çıkmak gerekiyordu.
Veda’ydı son albümünün adı ve şöyle diyordu:
“Dünyayı sevenler veli değildir.
Canı terkedenler deli değildir.
İnsanoğlu gamdan hali değildir
Her birini bir efkara yazmışlar .”
Mekanı cennet olsun…

Yıl 1992 veya 1993. Kanal 6'nın kurulur kurulmaz fırtına gibi ortalığı kasıp kavurduğu yıllar. Hemen hemen tüm sanatçılarla sözleşme imzalanıp programlar yapılıyor. Müslüm Baba da var onların içinde. Konser çekimi için Yedikule Zindanlarındayız. Saatlerce önceden hıncahınç doldu o koskoca alan. Çekim hazırlıklarını zor şartlar altında yapıyoruz. Sahnenin tam karşısına, meydanın orta yerine takip spotu ve pilot kamera için 2-3 metre yüksekliğinde bir platform yapıldı. Kalabalığı yara yara görev mahallim olan platforma ulaşmakta epey zorlandığımı hatırlıyorum. Neyse konser saati yaklaştıkça seyirci sabırsızlanıyor. Tam bu sırada bizim için küçük, Jiletçiler için büyük bir sorun çıktı. Platforma gelen elektrik kesildiği için konser başlayamıyor. Nereden olduğunu bulmak çok zor, çünkü seyircinin içinden geçiyor kablo. Onların arasına girmek cesaret ister. Işıkçılar uğraşıyor, zaman geçiyor, Müslüm çıkmıyor, seyirci ıslıklıyor, sinirler geriliyor. Nihayet kulisteki Müslüm Baba olaya müdahale etmek zorunda kalıyor. Sahneye çıkıp gecikmenin nedenini eliyle platformu göstererek izah etmeye çalışıyor. İşte o işaret az kalsın benim şu dünyayı feci bir şekilde terk etmeme sebep olacaktı. Önce öfkeli bakışlara hedef oldum. Sonra kuleye hücum başladı. Aman Allah'ım, korkudan tir tir titremeye başladım. Birileri tırmanmaya başlamıştı bile. Elimde bulunan volkitolkiyi mandallayıp "imdaaat" diye haykırdım rejiye. Onlar da sahnedeki arkadaşlara hayladılar. Ve imdadıma Müslüm Baba yetişti. Hızla tekrar geldi sahneye, o baygın sesi ile "çocuklaaar yapmayın, inin oradan" demesi ile zaman durdu adeta. Öfkeli gençler gerisin geriye döndüler. Linçten kurtulmanın sevinci ile o gece nasıl çalıştığımı hatırlamıyorum. Muhtemelen benim kameradan giden görüntülerde hissedilir bir titreme vardı. Bana zarar vermeyen o gençler ilerleyen saatlerde kendilerine zarar vermeye başladılar.
YanıtlaSilDediğiniz gibi gerçekten nev'i şahsına münhasır bir insandı. Allah taksiratını affeylesin.