Terence Mallick'in o güzeller güzeli 'İnce Kırmızı Hat - The
Thin Red Line' filminin ortasında,
savaşın tam göbeğinde, ateş altındaki asker, evini, bahçesini, penceresini,
perdelerini havalandıran rüzgarı hatırlayarak, 'Bize verilenin kıymetini
bilemedik' diyordu. Sezai Karakoç, enfes ve veciz 'Dağ Çağrısı'nda ise şöyle
sesleniyordu: "Dağın ucuna çıkıp haykırmak istiyorum. Gelin, her göze
biriniz yerleşin. Dağ bir tek yapıdır. Dağ canlansın, bir toplum olsun... Her
gece damlarımıza çiğ yağsın. Gün doğarken yazın arıları konsun ağaçlara,
bağlara. Kulaklarımızda an sesi. Bir oğul uğultusu. Ve güneş doğarken bizi
billur bardaklarda suyumuzu içerken yakalasın. Suyu çınlatsın taze gün ışığı.
Bardağın içinden fırlasın çocuksu, toy gün ışıkları. Adeta daha yeni doğmuş
olan yavru ışıklar..."
Emin Alper, ilk filmi olan Tepenin Ardı'nda bizi tam tersi
bir odaktan sarsıyor. Verilen onca nimetin, güzelliklerin, insanoğlunun
zaafları ve şüphe kukumavıyla nasıl bir cehenneme dönüşebileceğini gösteriyor.
Son derece mütevazı bir film gibi duruyor Tepenin Ardı...
Basit, sade ve küçük bir hikaye gibi. Emekli bir orman işçisinin aile
çevresinde dönerek derinleşiyor ve paranoyanın nasıl bir cinnet mustatiline
çevirdiğini görüyoruz bu sıradan hayatları.
Kendisi de Yörük olan Faik, emekli olduktan sonra kurduğu
dünyasında varlığını bir tür aile içi gerilimle zinde tutuyor. Tepenin arka
kısmında yaşayan ve günü birlik sınır aşımıyla kendi hayatına tecavüz ettiğini
düşündüğü, bizim görmediğimiz başka yörükler. Yardımcısı Mehmet (ki onun da
vardır marazi yönleri), onun karısı Meryem, çocukları Süleyman ve Aliye...
Dağların eteğine, derenin yamacına ve kavakların yanı başına kurulu bu minimal dünyada
bir ikiyüzlülüğün hüküm sürdüğünü hissediyoruz. Ancak, tepenin arka tarafındaki
düşman, bu yüzleşmeyi sürekli erteliyor ve halının altına süpürüyor hep.
Faik'in, dul oğlu Nusret ve iki torunu Zafer ile Caner'in
iki günlüğüne gelmesiyle, iki yüzlülük kazanının fokurdamaya başladığını
görüyoruz. Zafer, bir asker gazisi. Muhtemelen doğuda askerlik yaparken
şirazeyi şaşırmış, psikolojiyi bozmuş ve ilaçla tedavi ediliyor. Caner ise,
ergenliğe yeni adım atarken, bambaşka erkeklik gösterilerinin derdinde. Yamak
Mehmet, içinde biriktirdiği Faik öfkesini kavak fidanlarından çıkarıyor.
Ailenin sürüsüne çobanlık yapan oğlu Süleyman ise bambaşka bir dünyada ve insanlardan
daha çok köpeği Paşa ile samimi. Küçük kızı saymazsak, filmin tek kadın
karakteri Meryem, daha çok bir kurban görüntüsünde. Erkeklerin öfke ve
paranoyalarıyla şekillenen bu ilkel yaşamda 'dişil' bir unsur. Enteresan bir
şekilde, filmin en küçük kahramanı, en aklı başında konuşan karakteri. Küçük
kız, çevresi öfke ve ikiyüzlülükle sarılı bir dünyada -üstelik hiç sırıtmadan-
en can alıcı cümleleri söyleyiveriyor.
Başlarda, tanımaya çabaladığımız bu dünyanın çok daha büyük
ve temel bir problemi olduğunu anlıyoruz bir süre sonra: Ötekileştirme. Faik,
Tepenin Ardı'ndaki yörüklere takıntılı. Nusret, bastırdığı açlığı Meryem ile
gidermeye kalkışıyor ve zaten yeterince paranoyak olan Mehmet büsbütün çileden çıkıyor.
Her biri kendi arasında çatışan, birbirine rol yapan garip bir aile... Ama esas gerilim ve çatışmanın kaynağı 'diğer
yörükler'... Bu çatışmayı klasik bir
Seferoğulları-Tellioğulları gerilimiyle ve mizahi dille de vermek mümkün ya da
Tepenin Ardı'nın yaptığı gibi, can yakıcı bir iki yüzlülük sarmalıyla da...
Ne var ki Faik'in büyük bir özen ve öfke ile oluşturduğu bu
paranoid düşman, dönüp kendi ailesini vurmaya başlıyor...
Aslında tarihe benzer bir mental yaklaşımla bakarsak,
Tepenin Ardı'nın çok doğru bir yerde durduğunu söylemek mümkün. Bütün o büyük
savaşlar, kıyımlar, dökülen kanlar, benzer paranoyalar ve ön yargılar ile
başlıyor.
Filmin bana göre temel sütunu olarak duran 'endişe' öykü
boyunca bünyeye sızmış bir kurt gibi kemiriyor gövdeyi. Ve canına okuyor
hayatların. İkiyüzlü yakınlıklar, öfkeyle harmanlanmış hayatlar ödedikleri
bedelin farkına bile varamıyorlar belki de...
Karakterler hakkında tam kanaat oluşurken devreye girip,
dozu giderek yükselen gerilim, hikayeye bir miktar 'ket' vursa da, özellikle
ikinci yarıda filmi seyirlik kılıyor. Bu anlamda olumlu katkı yapıyor,
diyebiliriz.
Aslında bu his (yer yer patinaj yapsa da) hiç yabancı değil,
gerilim ustalarının özellikle kapalı mekanlarda verirken başardıkları düzeyde
bir 'endişe' hissini izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Ki bunu çok önemli
buluyorum şahsen.
Toplam iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda
oyuncu barındıran bir film Tepenin Ardı. Ve oyunculuklar hayranlık verici
düzeyde sahici.
Hikayenin en büyük problemi derinleşememesi, tüm eşelemelere
rağmen. İkinci en büyük sıkıntı ise, omurga hikayeye bir türlü karar
verilememesi. Bir çok yan hikayeye sürtünerek akan bir yapısı var Tepenin
Ardı'nın.
Açıkçası bu kadar doğal bir platoyu bulup, bu kadar güzel
resim yapmaya uğraştıktan sonra, görüntü kalitesinin bu kadar düşük olmasına
şaşırdım. Belki de benim izlediğim kopya kötüydü bilemiyorum ama Tepenin Ardı
filminin en önemli kusuru, görüntüdeki teknik kalitesizliktir, diyebilirim. Bu
zaafı belki de Emin Alper'in filmini bir Metin Erksan filmi olabilecekken epey
uzaklara atıveriyor.
Mevlana'nın benlik, nefs ve ötekileşmeyle ilgili enfes bir
öyküsü vardır Mesnevi'de: Nefs-i emmâreye aslan ve tavşan hikâyesindeki aslanı
misal getirir. Hikâyede ormandaki hayvanlar her gün içlerinden birini feda
etmeyi aslana vaat etmişlerdir. Aslan açlığı ve oburluğu ile tüm orman ehlini,
bütün güzellikleri yiyen tüketen nefs-i emmâredir. Bir bir hayvanları yerken bu
gidişe akl-ı meâdı temsil eden tavşan «dur!» der. Aslanı kuyu başına götürerek,
kuyudaki aksini kendisinin rakibi olan bir aslan olarak gösterir, rakibini alt
etmek için kuyuya atlayan aslan kuyuda mahsur kalır. Nefsin kuyuya kapatılması
kavgaya tutulması demektir. Nefis bir hile ile de olsa kendi düşmanının kendisi
olduğunu görmüş, onunla çarpışmak etmek için kuyuya atlamıştır. Düşmanı yok
etmek isterken, yok olan kendisi olur...
Faik'in hikayesi de böyle bir şey... Tepenin Ardı'nda olduğu
varsayılan düşmana verilmek istenilen her zarar, kendi ailesine döner.
Öcüleştirilen 'öteki' yörükler belki de hiç bir şey yapmadan, aile fertlerinin
zaaflarıyla bir tür otonom, aile içi savaşı sürdürür.
Korku birleştirir ama kuşku canına okur insanın. Paranoya
bir kez eline geçirmeyegörsün hayatın dizginlerini, mantık rafa kalkar ve
öfkenin zembereği boşalır. Artık en akıl dışılık bile normalden sayılmaya
başlar.
Ve bir ecinni ürperticiliğiyle örülen öteki can alıcı bir
rende gibi çalışıp, törpülüyor kan akıtarak bu küçük hayatları. Ama neticede
değişen çok şey olmuyor.
Ha tepenin ardı, ha halının altı...
Hasıl-ı kelam; eksiksiz değil ama son dönem Türk sinemasının
en önemli çalışmalarından biri Tepenin Ardı...






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder