Suçun irsiyet ile ilişkisi geçtiğimiz yüzyılın başlarında
epey tartışılan bur konuydu. Suç/hastalık ile kalıtsallık o dönem paranoya
boyutunu aşmış, bu konuda tutulan istatistikler ile mesele büyütülmüş ve bir
takım hukuki uygulamalara bile dönüşmüştü. Misal; Amerika’nın Indiana
Eyaleti’nde “biyolojik olarak aşağı”
olanların kısırlaştırması amacına yönelik olarak 1907’de bir yasa kabul
edilmişti. Ve yasanın yürürlükten kaldırıldığı tarihe (1935-Ocak) kadar öjenik
nedenlerle kısırlaştırma sayısı 20 bini geçmişti. Yanlış anlaşılmasın genetiği
büsbütün reddetmiyorum. Ki şairin ‘Bir mahşer gerisinde/babası döner bir
gün/oğlunun derisinde” dizelerine de katılanlardanım. Bu mevzuda hayırlı bir
yol olmakla beraber, olukların çift olduğunu da biliyoruz. Suç etolojisi ayrı
bir bilim dalı ve bizim konumuz sinema.
Blue Valentine- Aşk ve Küller’in yönetmeni Derek Cianfrance’ın
yeni filmi The Place Beyond the Pines – Babadan Oğula’da bizi içeriği kadar
anlatımıyla da ilgiye layık bir hikayeye davet ediyor. Film, panayırlarda bir akrobasi
motosikletçisi olan, kendi içine kapanık ve sıra dışı gösterici Luke’un (Ryan
Gosling) hayatını ve sonrasını anlatıyor. Luke’un, panayır ziyaretçileri için
ilginç ama kendisi için sıradan ve sıkıcı olan hayatı bir çocuğunun olduğunu
öğrenmesiyle toptan değişiyor. Yaşadığı gayr-ı memnun hayattan çıkmak için
çabalarken, birdenbire kendisini banka soyguncusu olarak bulan Luke, bir soygun
sonrasında sıkıştığı evin çatı katında karşılaştığı polis memurundan sonra,
sadece kendi yaşamını değil, hem çocuğunun hem de polis memurunun kaderini
değiştiriyor.
Nuri Bilge Ceylan’ın güzel filmi Bir Zamanlar Anadolu’daki
polis memuru şöyle bir şey demişti: “Herkes yaptığının cezasını çekiyor,
çocuklar ise büyüklerin günahlarını…” Babadan Oğula tam da böyle bir ana fikrin
etrafında gezinirken, anne ve babalık kavramı üzerine inceden ezber de bozuyor.
Esasen bir belgeselci olan Derek Cianfrance, gerçek bir
olaydan esinlenerek yazmış senaryoyu. Yönetmen dokümanter hissiyatını pek
bırakmadan, lakin bunu yaparken de kurmaca tadını bozmadan anlatıyor öyküsünü.
Babadan Oğula, esaslı hikayesini anlatırken seyirciden sabır talep ediyor, bunu
yaparken de güçlü bir karakter derinleşmesini koyuyor önüne. İlerleyen hikaye,
alakasız şeyler söylemeden epey ağır bir akışla, zengin bir insan repertuarı
sunuyor.
Hikayelerin birbirine geçişte olayları ustaca kullanıyor
Babadan Oğula.
Babadan Oğula iki ana hikaye ve bunlardan olan, her iki
öykünün de temel karakteristiğini miras alan, son derece güçlü ve toparlayıcı
üçüncü hikayeden oluşuyor.
Ebeveynlerin hikayesinde, bazen çıkışsızlığın, kimi zaman
ise başa gelen durumun neticesinde medyana çıkan ‘iç muhasebe’ kaderi etkiliyor
ve vicdanın yönlendirdiği bir serüvene dönüştürüyor hikayeyi. Madalyonun zıt
taraflarında dursalar bile, kaderlerinin sadece birkaç saniye karşı karşıya
getirdiği iki adamın da hayatı bir daha onarılamayacak derecede çatlıyor. Ve bu
çarpışma, tamamen zıt hayatların ortak bir akıntıda buluşmasına neden oluyor.
Yönetmen Derek, iki ana öyküyü paralel olarak akıtmıyor,
önce birini izliyoruz, sonra diğerini. Ve birbiriyle iç içe geçen iki hayatı
anlatırken geriye dönüşler de kullanmıyor. Hatta tam tersini yapıp, büyüklerin
yaptıklarının günahını göstermek için 15 yıl ötesine götürüyor bizi.
Derek Cianfrance sinemesanın en temel ögelerinden olan
sükunet Babadan Oğula’da da hakim. Hikayenin en hareketli ve adrenalin yüklü
anlarında bile son derece sakin bir ritmi tercih ediyor… yönetmen.
Başlarda karakter benzeşmesi tehlikesinden dolayı,
Drive’deki tiplemesinin tekrarı gibi bir görüntü çizen Grosling, film
ilerledikçe Luke’un altını iyice doldurmayı başarıyor. Öte yandan Ryan Grosling
karizması diye bir şey var, susması, bakışındaki seri katil soğukluğu ve
konuştuğundaki etkileyiciliği ile bir sinema efsanesi olmaya doğru giden genç
oyuncu, Babadan Oğula’da işin hakkını o kadar veriyor ki, onsuz sahnelerde bile
ayak seslerini duyuyoruz adeta. Hele bir ağlama sahnesi var ki, insanı derinden
etkiliyor. Onsuz sahnelerdeki karizma
açığını ise oğlu Jason rolündeki Dane DeHaan başarıyla kapatıyor. Ray Liotta da
orta ölçekli rolüne rağmen filme damgasını vuran bir karakter çizmeyi
başarıyor. Eva Mendez silik, Bradley Cooper idare eder bir iş çıkarıyor.
Müzikleri de güzel olan filmin en büyük kusuru, taşıyıcı
karakterini çabuk harcaması sanırım. Luke’un yaşadığı kriz ve dönüşmesi o kadar
kısa sürüyor ki, tüm ağır akışkanlığa rağmen bu etkileyici karakterin
hikayesini tüketiyor Babadan Oğula. Ancak, senaristin (aynı zamanda yönetmen)
ustaca dokunuşları ile sonraki sahnelerde de etkisini devam ettirecek bir
yapıya sahip Luke karakteri. Ve yine senaryo ustalığından kaynaklanan
belirsizlik, finale doğru netleştiği için seyirci ilgisi azalan bir eğilim
göstermiyor. Bir başka başarısı ise ‘kirli polis’ meselesini Hollywood
klişelerine kurban etmeden dozunda vermesi.
Aldığımız kararların sadece bizi değil, bizden yıllar
sonrakileri bile etkileyebileceğini gösteren biraz ağır, kısmen kara ama epeyce
iyi bir film Babadan Oğula.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder