28 Mayıs 2013 Salı

Evde: Hayatın roman!


İspanyol oyun yazarı Juan Mayorga’nın ‘’El Chico de la ultima fila’’ isimli eserinden epey farklılaştırılarak senaryoya aktarılan ve Fransız yönetmen François Ozon’un kendine has yöntemiyle filme çekilen Dans La Maison (Evde), hayal-gerçek, sınıf mücadelesi, anlatma-dinleme ve insan bilincinin oynayabileceği oyunların boyutunu gösteren etkileyici bir film. Evde, klasik bir kurmacanın oluşum evrelerini uygulamalı olarak gösterirken, yazılanın yaşanandan ayırt edilemeyecek noktalara nasıl gelebildiğini de çarpıcı şekilde gösteriyor. Evde, Fransız sinemasına dair herkesin zihninde oluşan ‘sıkıcı’ şablonunu kırabilen nadir filmlerden biri.

Sıradan bir Fransız lisesiyle açılıyor film: Gustave Flaubert Lisesi. Ve bizde de yakın zamanda tartışması yapılan okullarda üniforma meselesiyle başlıyor hikayesini anlatmaya. Edebiyat öğretmeni Germain, üniformayı bir eşitleme aracı olarak görüyor. Sonra, günün gençliğinden şikâyetler ve öğretmenin gözünden giderek daha da çürüyen bir jenerasyonun görülüp acı çekilmesi. Mevcut cehaletten daha kötü olan şey, bu durumun gençliğe hakim olması, yani geleceğin cahilliği!

Hayat kendi sıradanlık ve sıkıcılığıyla akarken bir ev ödevinden bir yaşanmış hikayesini okuyunca ilginçleşiyor mesele.

Çocuk, kendisinden daha üst sınıfta bir aile mensup arkadaşının evine yaptığı ziyareti ironik bir dil ile anlatıyor. Nedense öğretmen ödevdeki gerçekçiliği rahatsız edici buluyor. Aslında metindeki realistliğin adını tam koyamamanın bir sıkıntısı var, lakin bir süre sonra merak hissi bu ad koyuş meselesinden bir adım öne geçiyor. Çocuk bir röntgenci edasıyla metinleri kaleme alıyor ve öğretmen galerici eşiyle ortak olmaya başlıyor bu röntgenciliğe.
Evde, çok derinlerde olmayan bir sınıf meselesine de dokunuyor. 
Aslında mesele basit, Claude (ismi bu çocuğun) ait olmadığı bir toplum katmanında sürekli olarak kalabilmek için kendi zihninde, çok fazla ayrıntıya inmeden bir tasvir oluşturuyor ve orada yaşamaya devam ediyor bu şekilde.

İşin bir de kompozisyona konu alan aile ilgili boyutu var. Claude, yazılarla kendini eklemlediği ailenin sadece mevcut yapısı ve durumundan bahsetmez. Onların hayalleri, arzuları ve geleceğine dair çıkarımlar da yapıyor. Onlara adeta bir kader çizmeye başlıyor. Çocuğun tehlikeli olabileceğini düşünüyorlar, bu kadar aykırı bir veledin psikolojik sorunu olabilir elbette!

Mesele öyle bir hal alıyor ki, edebiyatçı koca ve onun galerici karısı, evde bu gencin yazdığı metinleri adeta bir drama izliyormuş gibi okumaya başlıyorlar. Genellikle arkalı önlü sayfadan oluşan metinlerin hepsi şu cümle ile bitiyor: Devam edecek! Bir gözetleme tefrikasını dönüyor iş.

Sonunda kadın işin künhüne varıyor; ‘sen edebiyat öğretmek istiyorsun ama asıl bize ders veren o!’

Bu durum böyle devam ederken bir soru da zihinlerini işgal etmeye başlıyor: Bu çocuk anlattıklarının ne kadarını uyduruyor? Ve mesele daha da çetrefilli hale geliyor, zira edebiyat ödevlerinin içindeki kahraman sayısı artıyor zaman geçtikçe. Hadise, basit bir hayat röntgenciliğini aşıp, küçük dozda da olsa gerilim içeren tehlikeyi ve patetik bir oyuna dönüşüyor.

Diyalogların zekice olması, seyir sadakatini hep yukarıda tutuyor film. Buna ilaveten hikayenin ortalarında bir noktadan sonra hoca (ki bunu hep reddediyor öğretmen) ile talebe arasında rol değişimi oluyor. Kırılma noktası ise gencin, kendisine yazı ile ilgili tavsiyeler veren hocasına sorduğu şu soru: ‘Bu kadar çok şey biliyorsunuz, peki siz neden yazmıyorsunuz?’

Bu soru, aslında entelektüel olarak geçinen, ancak ait oldukları sınıfta tutunabilmek için türlü mücadeleleri ve birbirleriyle de gizliden gizliye yaşadıkları çatışmayı sürekli bastıran karı/koca için kaynama noktası oluyor. Çiftin hayatlarındaki gedikleri ortaya çıkarıyor bu macera ve belki de tekrar düzeltemeyecekleri kırılmalara neden oluyor.
Film, genç bir yazar için yol haritası denebilecek bir özelliğe de sahip. Bir drama oluşumunda kilometre taşları ve temel çatışmalar vs. gibi. 
Dans La Maison- Evde’nin bir de sınıfsal derdi var elbette. Sorunun temel kaynağı olan çocuğun işçi sınıfından olması, ancak sahip olduğu yetenek ve zeka ile daha üst hayat katmanını istediği gibi evirip çevirmesi yönetmen Ozon’ın bilinçli bir tercihi. Filmin başında şemsiye konumundaki öğretmenin küçük burjuva hayatı, film boyunca alt sınıf ile beraber otopsi masasına yatırdığı orta sınıf, hikaye ilerledikçe birbirinden rol çalıyor ve kontrolün sınıf farkına çok bakmadığını, gelişmelerin en çok hasar verdiği hayatı, en üst hayat yaparak bir tür gizli haz da alıyor.

İyi bir hikaye oluşturma süreciyle ilgili orta karar bir ‘Workshop/Atölye’ yönü de olan Evde, her ne kadar ‘devam edecek’lerle işin ucunu açık bırakıp, seyircinin merak heybesine sığınsa da, tıkandığı anlarda, kurgulanan ‘hikaye içindeki hikaye’ye yeni kahramanları dahil ediyor. Bu noktada bir sınır genişlemesi –ya da ihlali- yapıyor yönetmen. Öğretmeni, eşini, hatta bir ara hiç görmediğimiz Çinliyi bile işin içine katarak fantastik sahaya çekiyor sıkıntıları aşmak için. Doğrusu işe yarıyor ve işliyor bu yöntem.

Yer yer (başta Hitchcock olmak üzere) klasik gerilim filmlerinden tatlar da barındıran film, elbette bu konuda söylenecek olan söylenmiş, çekilecek olan çekilmiş olduğu için yeni bir şey yapmak iddiasında olmaktan ziyade, mevcut hazineyi akıllıca kullanıp, bunda başarılı oluyor. Film, bir noktadan itibaren ‘anlatılanların gerçek kısmı neresi?’ sorusuyla kelimelerin ördüğü bir tür akıl oyununa dönüşüyor. Bu noktadan sonra, kim, kimin zihnine etki edip yönlendiriyor karışıyor. 

Dans la masion, ortasından itibaren fantastik bir dili de kullanamaya başlıyor. Üstelik ciddi bir tıkanıklıktan dolayı yapmıyor bunu. 
Neredeyse tamamı zaaflı karakterlerle örülü bu yolda, manipülasyon hakkını sonuna kadar kullanırken, edebiyatın tasvir gücüne yaslanan film, insanın her türlü marjinal savrulmaya müsait olduğunu da ikna edebildiği seyirciyi göstererek kanıtlıyor.

Filmin beni etkileyen yönü, çocuğun yazdığı ödevlerdeki tasvirin etkileyiciliği oldu. Dikkat buyurun, büyük yazarlara has mükemmel tasvirlerden bahsetmiyorum. O yaşa ait olduğu yadırganmayacak derinlikte etkileyici metinler. Bir de, yazıyı bahane ederek birçok büyük yazara gizli/açık göndermelerde yapılması ve pek çok klasik kitabın konuyla ilintilendirilerek kullanılması çok hoştu.


Evde, edebiyat denen bazen son derece tehlikeli sulara dönüşebilecek bir alanın gizemli çekiciliğine yaklaşmak isteyen, gerilimi her dakika tırmanan, yazmak kadar okumanın da ne tür bir haz olabileceğini ve insan kimyasını nasıl deforme edebileceğini gösteren bir film. Tıkandığı anlarda sinemanın kendine has çözümleriyle ilerlemesi bir yana, neticede tek boyutlu bir çözülme ile yakaladığı iyi damarı büyük oranda heba ediyor ne yazık ki! Söylediği en önemli şey ise; şahit olmak da bir vebaldir ve sonuçları olur!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder