26 Eylül 2014 Cuma

Temmuz Soğuğu: Geçmiş zaman, yanlış insan!


80’li yıllar... Doğu Teksas taşrasında küçük bir kasaba.Yanları kısa, ensesi omzuna kadar uzanan saçları, bol kesim pileli, paçası kısa pantolonuyla kendi hâlinde bir resim çerçevecisi olan Richard Dane, küçük oğlu ve eşiyle sıradan ama mutlu bir hayat yaşarken, bir gece yarısı evin salonundan gelen tıkırtı ile uyanır. Yadigâr altıpatlarını alıp sesin geldiği odaya yöneldiğinde, yüzü maskeli bir hırsızı görür ve biraz tereddütle de olsa (hafiften ‘tırsak’ gibidir zira!) hırsızı öldürür. Polis kayıtlarına ‘meşru müdafaa’ olarak geçer bu cinayet. Ancak o günden sonra Dane ailesinde huzur kalmaz, zira ölen çocuğun babası hapisten yeni çıkmış belalı biridir. Ya da polis öyle anlatmaktadır. Deneyimli suçlu Russel, Richard ve ailesinin başına bela olacakken, meselenin hiç de göründüğü gibi olmadığı, Richard ve Russel’ın da bu olayda kurban oldukları ortaya çıkar. Peki, gerçek nedir? Richard kimi öldürmüştür? Öldürdüğünü zannettiği kişi, söylenilen kişi değilse kimdir? Dahası, polisin ölü olarak göstermek istediği kişi nerededir?

Yönetmenliğini Jim Mickle’in (Daha önce Kan Kokusu ve Vampir Cehennemi filmlerini çekmişti) yaptığı Cold in July-Temmuz Soğuğu’nun konusu kısaca yukarıdaki gibi. Film gücünü şüphesiz usta oyuncu kadrosundan alıyor. Teksaslı taşralı esnafı canlandıran Michael C. Hall, seyircinin aklındaki Dexter tiplemesini yıkmayı başardığı gibi, güçlü oyunculuğu ile filmin inandırıcılığına büyük katkı sağlıyor. Hırsızın suçlu babası rolüyle Sam Shepard ise oyunculuğun sadece replik ve tirat demek olmadığını uygulamalı olarak gösteriyor. Yaşı müsait olanların göz ağrısı Miami Vice’ın yakışıklı ve gözü pek polisi Don Johnson da 70’e merdiven dayamış yaşına rağmen karizmatik ve usta. Hikâye bu üç karakterin üzerinde yükseliyor zaten…


Ancak Temmuz Soğuğu, sadece bundan ibaret değil, epey yan öykü ve alt metni de barındırıyor. Son dönem Hollywood’unun aranan yazarlarından olan (Batman çizgi serilerinden Superman’a kadar epey dizi yazmış) Joe R. Lansdale’ın hikâyesinden geliştirilen senaryoyu, yönetmenin daha önce de beraber çalıştığı Nick Damici (Vampir Cehennemi, Kan Kokusu) yazmış.

Jim Mickle, Temmuz Soğuğu’nda dönemin atmosferini son derece başarıyla kurmaya muvaffak olmuş. Üstelik bunu yaparken eğreti ve kurnaz kamera açı ve hilelerine başvurmuyor. Kadrajlar ve hareketleri özgür ve sırıtmıyor. Bunları yaparken Black Noir’e yer yer yaklaşıyor, hatta burun buruna gelip sınır ihlaline bile girişiyor. Ne ki, kendine çizdiği hududu da şuurla yaptığı için, bu sınır taşmalarına fazla devam etmeden popülerliği elden bırakmıyor.


Filmin en kritik noktası sanırım burası; film çekim tarzı, müziği ve ritmiyle son derece sert bir kara film olabilecekken yönetmen bunu tercih etmiyor. Suç dramının sınırlarını zorlayan noktaya kadar taşıyıp, orada bir miktar durarak dozu tekrar aşağı çekiyor. Bu yönüyle Temmuz Soğuğu (daha önce benzer temayı izlediğimiz 8 MM’den geriye düşüyor) kaliteli bir gerilim ve aksiyon olarak kalmayı seçiyor.

İnsanın adalet hissi, sistemin kirliliği, sahipsizlik ve pornografi dünyasının sefaletine dair, yüksek sesle olmasa da iyi vurgular yapan ve tasvip edilmeyecek çözümler seslendiren Temmuz Soğuğu, tematik kablolu kanallarda yayımlanan Crime & Investigation türü docu-dramaların sağlam prodüksiyon ve oyunculu versiyonu gibi duruyor. Hikâye, bildik şekilde açılıyor, sonra sürprizlerle ilerliyor ve seyircinin hislerini gıdıklayan ‘pay-off’lar ile hitama erdiriliyor.



Kara film sınırında gezinen, ancak yönetmenin bilinçli tercihi ile sadece gerilim ve aksiyon olarak kalan Temmuz Soğuğu, hem Dexter sevenleri, hem de son dönemlerde pek az denk geldiğimiz sağlam suç filmi arayanları tatmin edecek nitelikte.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder