80’li yıllar... Doğu Teksas taşrasında küçük bir kasaba.Yanları kısa, ensesi omzuna kadar uzanan saçları, bol kesim
pileli, paçası kısa pantolonuyla kendi hâlinde bir resim çerçevecisi olan
Richard Dane, küçük oğlu ve eşiyle sıradan ama mutlu bir hayat yaşarken, bir
gece yarısı evin salonundan gelen tıkırtı ile uyanır. Yadigâr altıpatlarını
alıp sesin geldiği odaya yöneldiğinde, yüzü maskeli bir hırsızı görür ve biraz
tereddütle de olsa (hafiften ‘tırsak’ gibidir zira!) hırsızı öldürür. Polis
kayıtlarına ‘meşru müdafaa’ olarak geçer bu cinayet. Ancak o günden sonra Dane
ailesinde huzur kalmaz, zira ölen çocuğun babası hapisten yeni çıkmış belalı
biridir. Ya da polis öyle anlatmaktadır. Deneyimli suçlu Russel, Richard ve
ailesinin başına bela olacakken, meselenin hiç de göründüğü gibi olmadığı,
Richard ve Russel’ın da bu olayda kurban oldukları ortaya çıkar. Peki, gerçek
nedir? Richard kimi öldürmüştür? Öldürdüğünü zannettiği kişi, söylenilen kişi
değilse kimdir? Dahası, polisin ölü olarak göstermek istediği kişi nerededir?
Yönetmenliğini Jim Mickle’in (Daha önce Kan Kokusu ve Vampir
Cehennemi filmlerini çekmişti) yaptığı Cold in July-Temmuz Soğuğu’nun konusu
kısaca yukarıdaki gibi. Film gücünü şüphesiz usta oyuncu kadrosundan alıyor.
Teksaslı taşralı esnafı canlandıran Michael C. Hall, seyircinin aklındaki
Dexter tiplemesini yıkmayı başardığı gibi, güçlü oyunculuğu ile filmin
inandırıcılığına büyük katkı sağlıyor. Hırsızın suçlu babası rolüyle Sam
Shepard ise oyunculuğun sadece replik ve tirat demek olmadığını uygulamalı olarak
gösteriyor. Yaşı müsait olanların göz ağrısı Miami Vice’ın yakışıklı ve gözü
pek polisi Don Johnson da 70’e merdiven dayamış yaşına rağmen karizmatik ve
usta. Hikâye bu üç karakterin üzerinde yükseliyor zaten…
Ancak Temmuz Soğuğu, sadece bundan ibaret değil, epey yan
öykü ve alt metni de barındırıyor. Son dönem Hollywood’unun aranan
yazarlarından olan (Batman çizgi serilerinden Superman’a kadar epey dizi
yazmış) Joe R. Lansdale’ın hikâyesinden geliştirilen senaryoyu, yönetmenin daha
önce de beraber çalıştığı Nick Damici (Vampir Cehennemi, Kan Kokusu) yazmış.
Jim Mickle, Temmuz Soğuğu’nda dönemin atmosferini son derece
başarıyla kurmaya muvaffak olmuş. Üstelik bunu yaparken eğreti ve kurnaz kamera
açı ve hilelerine başvurmuyor. Kadrajlar ve hareketleri özgür ve sırıtmıyor.
Bunları yaparken Black Noir’e yer yer yaklaşıyor, hatta burun buruna gelip
sınır ihlaline bile girişiyor. Ne ki, kendine çizdiği hududu da şuurla yaptığı
için, bu sınır taşmalarına fazla devam etmeden popülerliği elden bırakmıyor.
Filmin en kritik noktası sanırım burası; film çekim tarzı,
müziği ve ritmiyle son derece sert bir kara film olabilecekken yönetmen bunu
tercih etmiyor. Suç dramının sınırlarını zorlayan noktaya kadar taşıyıp, orada
bir miktar durarak dozu tekrar aşağı çekiyor. Bu yönüyle Temmuz Soğuğu (daha
önce benzer temayı izlediğimiz 8 MM’den geriye düşüyor) kaliteli bir gerilim ve
aksiyon olarak kalmayı seçiyor.
İnsanın adalet hissi, sistemin kirliliği, sahipsizlik ve
pornografi dünyasının sefaletine dair, yüksek sesle olmasa da iyi vurgular
yapan ve tasvip edilmeyecek çözümler seslendiren Temmuz Soğuğu, tematik kablolu
kanallarda yayımlanan Crime & Investigation türü docu-dramaların sağlam
prodüksiyon ve oyunculu versiyonu gibi duruyor. Hikâye, bildik şekilde açılıyor,
sonra sürprizlerle ilerliyor ve seyircinin hislerini gıdıklayan ‘pay-off’lar
ile hitama erdiriliyor.
Kara film sınırında gezinen, ancak yönetmenin bilinçli
tercihi ile sadece gerilim ve aksiyon olarak kalan Temmuz Soğuğu, hem Dexter
sevenleri, hem de son dönemlerde pek az denk geldiğimiz sağlam suç filmi
arayanları tatmin edecek nitelikte.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder