Yılmaz Onay’ın sanatçıların trajedisine dair yazdığı bir
oyunda, hayattayken pek kadri, kıymeti bilinmeyen sanatçının, ölümüyle aniden
kıymete binmesini toplumsal ikiyüzlülüğe dair önemli yergilere yer verir.
Tuncel Kurtiz’in ölümü her sanatçının ölümünde olduğu gibi, toplumumuzun
bazı gerçeklerini tekrar hatırlattı. Yaşarken sanatının popüler kısmına ilgi
duyup, sair hiçbir şeyini önemsemediğimiz insanlar, öldükten sonra ideoloji ve
kampların rıhtımına dönüşüyor. Bir başka ifadeyle, millet olarak ölü üzerine
binmekten haz alıyor, bunu adeta kurumsallaştırıyoruz.
Popülerliğin sığ sularında kulaç atmayı hayatı boyunca
tercih etmeyen Kurtiz, hayatını vakfettiği sinemanın aksine televizyonla adını
genele duyuran sanatçılardandı. Bu nedenle kamuoyu onu, 40 yaşından sonra
meşhur olan TV yıldızlarından zannediyordu. Sosyal medyanın böyle bir yönü
vardı, Mevlana’dan Oğuz Atay’a kadar ölmüş pek çok değeri sıklıkla ‘paylaşım’
malzemesi yaparken, yaşayanları da karakterleri üzerinden aynı delikli fıçıya
tıkıştırıyordu. Ramiz Dayı aforizmaları sosyal medyanın en popüler
paylaşımlarındandı.
Hayat ve gerçek tam olarak öyle değildi elbette.
Kurtiz’in öyküsü, esasen modern cumhuriyet ailesinin ve
çocuğunun öyküsüydü. Asri bir ailenin proje çocuğu olarak büyüyor Tuncel
Kurtiz. Soy isim bile belli bir statü ve inanış kaygısıyla tercih ediliyor:
Kurt-iz… Ergenekon’dan çıkışa kadar uzanan bir modern cumhuriyetin duruş
kaygısı. İsim ise sadece basit bir ideolojik kaygı (Tunç-el) içermiyor, aynı
zamanda Cumhuriyet’in bir proje olarak ele alıp, dokusuyla oynadığı Dersim’in
yeni isminden Tunceli’den alıyor. Babası, oğlunun ismini bir tür kariyer planı
düşüncesiyle de koymuştur, “Büyüyünce Tunceli’de maden mühendisi olsun!”
Selanik kökenli mülki amir bir baba, Boşnak bir annenin
üzerine titrediği bir çocuk Tuncel. Ama evde evkaf müdürü dedenin etkisi var.
Misyoner okulu mezunu baba, tüm çağdaş değerler hassasiyet çizgilerine rağmen,
kendi kökenlerinden de tamamen kopmayan, dahası onları reddetmeyen bir zihinsel
yapıya sahip. Bu nedenle 27 Mayıs döneminin valilerinden olan babasının geniş
bir kütüphanesi epey ufuk açıcı oluyor onun için. Rus klasiklerinin de, şark
klasiklerinin de farkına vararak keşfetmesi bu nedenle.
Ülkenin içinden geçtiği siyasi çalkantılı dönem Tuncel
Kurtiz’in hayatını da etkiliyor. Üniversite
yıllarındaki büyük iştahı tam bir eğitim fesadı yaşamasına neden oluyor. Önce
hukuk, ardından filoloji, olmadı, felsefe, sonra sanat tarihi. Hiçbirinden
tatmin olmuyor ve hepsini yarıda bırakıp Dormen Tiyatrosu’nda hayatının
anlamını bulduğunda takvimler 1959 yılını gösteriyor.
Zafer Madalyası, Şahane Züğürtler, Ayı Masalı, Altın Yumruk,
Martı, Kalbin Sesi gibi oyunlarda rol alarak mesleğinde ilerliyor. İlk sinema
filmini ise 1964 yılında Orhan Günşiray’ın keşfiyle çekiyor: Şeytanın Uşakları…
İhan Engin’in yazıp yönettiği filmdeki rol arkadaşları; Aliye Rona, Cahit Irgat
ve Atıf Kaptan gibi ustalar. Ve Yılmaz Güney ile tanışma… Güney henüz kendi
sinemasını yapma imkanı bulamadığı için Yeşilçam avantür filmleriyle vakit
geçirmekte. İlk beraberlikleri bir Bilge Olgaç filmi; Üçünüzü de Mıhlarım.
Sokakta Kan Vardı, Sayılı Kabadayılar, Krallar Kralı,
Konyakçı, Haracıma Dokunma, Ben Öldükçe Yaşarım, Yiğit Yaralı Olur, ikilinin
sadece birkaç yılda paylaştığı onlarca
filmden bazıları. Yılmaz Güney ile dostluğu çok derin ve her ikisinin de
kaderini etkileyecek bir boyuta tırmanıyor, kendisinden bir yaş küçük olmasına
rağmen Yılmaz Güney, Tuncel Kurtiz’i ‘ihtiyar’ diye çağırıyor hep. Tarık
Buğra’nın Küçük Ağa’sını okuyor bu dönemlerde ve Yılmaz Güney’e kitaptaki
Anadolu’nun sahiciliğinden bahsedip film yapma isteğini açıklıyor ama uygulamak
kısmet olmuyor.
Hudutların Kanunu’nda da, Çirkin Kral’da da, Umut’ta da hep
beraberler. Bir nevi Yılmaz Güney sinemasının gizli şekil vericilerinden biri
oluyor Kurtiz. Ve nihayet Sürü… Hapishanedeki dostu Yılmaz Güney’in senaryosunu
yazdığı filmi Zeki Ökten çekiyor. Yol arkadaşının mahpus olması, ona kendi
hayatına yön verme adına bir imkan sunuyor adeta. Ve ilk filmini yazıp,
yönetip, oynuyor. Gül Hasan Antalya film şenliğinde ödül getiriyor Kurtiz’e. Hemen
ardından bereketli Topraklar Üzerinde geliyor. Erden Kral’ın yönettiği ve
başyapıt sayılan filmin hem yapımcısı, hem oyuncusu, hem de senaristi.
Ve 12 Eylül Darbesi ile Avrupa’ya gidiyor usta sinemacı. Darbe
sonrasında ülkenin ve Yeşilçam’ın girdiği türbülans sair meslektaşları gibi
onu, kalarak ‘sade suya tirit’ denebilecek ‘bunalım’ filmleri yapmak yerine
ülke dışına itiyor. Almanya, İsviçre ve Avusturya’da pek çok sinema filmi,
belgesel ve tiyatroda görev alıyor. Neredeyse 15 yıl sürecek bir gurbet
başlıyor onun için. 1994-2001 yılları arası yine pet çok yerli filmde ve TV
dizisinde oynuyor ama onu üne kavuşturan karakter Ramiz Dayı oluyor. Ezel
filmindeki karakter, bir yönüyle kimliğini önüne geçiyor ve zaten Tuncel
Kurtiz’i pek tanımayan yeni kuşak izleyici onu bu karakter ismiyle biliyor hep.
Öyle ki, fenomen dizi Muhteşem Yüzyıl’daki Ebu Suud Efendi karakterini kabul
ederken bile medya ‘Ramiz Dayı Şeyhülislam oldu’ şeklinde başlık kullanıyor.
Dengeyi kurabilmeyi öğretiyor yaşadığı hayat, popüler olanı
reddetmeden arzuladığı hayatı da yaşamayı becerebiliyor son dönemlerinde. Ve
üzücü haber eşinin çığlığıyla geliyor; yaptığı spor sonrasında evinde yere
yığılıp en az bir film kadar renkli olan hayata gözlerini kapatıyor Tuncel
Kurtiz. Hemen her sanatçının ölümünden sonra yapılan tartışmalar Kurtiz’in
ölümüyle de yaşandı. Cenazesinin nereye defnedileceğinden tutun da, inancı,
düşüncesi vs. Hepsi teker teker ortaya dökülüp Kurtiz, belli bir kampın neferi
gibi gösterilmeye çalışıldı. Ruhani olması gereken bir veda töreninde
sloganlar, dünyevi saçmalıklar gırla gitti. O kadar ki, defnedilmek için
mezarlığa götürülürken, slogan ve bağırış çağırıştan en önemli şey unutulmuştu:
Cenaze namazı. Konvoy durdu ve apar topar namaz eda edilip gösteri kaldığı
yerden devam etti.
Yılmaz Onay’ın ‘Sanatçının Ölümü’ isimli tiyatro eserindeki
cümlesinde replik gibi: Ne olacaktı Ya!





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder