23 Eylül 2013 Pazartesi

Bu zamanlar Anadolu’da

Türk sinemasının (belki de tüm dünya için aynı şey söylemek lazım) en büyük talihsizliği; keşfi ve hemen akabindeki gelişim sürecinin Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemine denk gelmesidir. Sinema, doğası gereği başlarda belgesel türde örnekler verdikten sonra kurguyu keşfedişi, tiyatro ile işbirliği yapması ve nihayetinde özgün eserler verebilmesi için birinci, hatta ikinci dünya harbinin bitmesini beklemek zorunda kaldı.

Ülkemizde, sinema başlarda (Anadolu’nun her yanında elektrik olmadığı için) sadece batı eğlencesi olarak yıllarca varlık gösterdi. Sadece izleyici bağlamında değil, seyirci olarak da bir tür sosyete aktivitesinden ileri gidemedi. Dönemin yapımcı, yönetmen ve senaristleri bu sebeple Anadolu’ya ya mesafeli ya da yanlış noktadan yaklaştılar.

Sözgelimi ilk köy filmi diyebileceğimiz Aysel: Bataklı Damın Kızı (Muhsin Ertuğrul / 1934) çekilene kadar hikayeler de dekor da hep batılı ve şehirliydi. Kaldı ki bahsini ettiğimiz örnek de özü itibarıyla bir esinleme ve gerçekçi olmayan yaklaşımla Anadolu’yu anlatıyordu.

40’lı yıllar boyunca Anadolu insanı ve hikayeleri batılı bir bakış açısıyla, oryantalist projeksiyonun tüm iticiliğini kullanarak hep melodram kaynağı olup durdu. Başını Faruk Kenç’in çektiği bu tür filmlerin tamamı batıda, masa başında üretilmiş, kendi toplumuna son derece uzaktan bakan filmlerdi. Dolayısıyla mizaha kaçabilecek kadar gerçek dışı unsurlar ve kahramanlar içeriyordu.


Bu anlamda ilk gerçekçi köy filmine Metin Erksan’ın Aşık Veysel’in hayatını anlattığı karanlık Dünya’yı gösterebiliriz. Erksan bu filmini çektiğinde sene 1952 idi ve bu sefer başka bir engel çıkmıştı karşımıza: Sansür. İlk esaslı köy hikayesini ise Lütfi Akad 1955 yılında çekecekti. Beyaz mendil isimli filmde, bir köyde yaşayan iki düşman ailenin gerilimli öyküsü vardı.

Sansürün kurumsal varlığı artık yerleşik hal aldığı için bu tür hikayelerde doğal bir çatışma unsuru olan birey/devlet ilişkisinden özenle kaçınıldığı için, Yeşilçam doğal bir antogonist kahramanı hemen keşfediverdi: Feodal yapı ve ağa! Bütün bu klişelemelere rağmen, Metin Erksan’ın  “Yılanların Öcü”(1962)   ve “Susuz Yaz”’ı(1963), Orhan Elmas’ın  “Ezo Gelin”(1968), “Boş Beşik”’i(1969), ardından gelen Lütfi Akad’ın Hudutların kanunu, İnce Cumali, Yılanların Öcü ve Kızılırmak karakoyun gibi örnekler Anadolu’ya kendi değerleri perspektifinden bakamasa da, nispeten gerçekçi ve inandırıcı örnekler olarak tarihteki yerlerini aldılar.

Türk sineması yer yer başarılı örnekler verse de, nedense taşra hikayesi anlatmakta hep sıkıntı çekti, yetersiz kaldı.

Günümüz örneklerine bakıldığında Atalay Taşdiken’in Kızkardeşim Mommo’sunu bu anlamda bir yapıtaşı ve güncel Anadolu/Taşra hikayesine başarılı bir örnek olarak vermek mümkün. Taşdiken, son filmi Meryem ile hem hikayesine sanki kaldığı yerden devam ediyor, hem de artık belli bir biçime oturttuğu sinemasının yüksek örneğini veriyor.



Meryem’in öyküsü şöyle: 17- 18 yaşlarında, güzelliği ile tüm kasabanın ilgisini çeken Meryem’e, aynı kasabada yaşayan ve oğulları İstanbul’da çalışan bir aile talip olmuş ve 10 gün içerisinde nişan, kına gecesi ve düğün yapılmıştır. Meryem ‘in Kocası Mustafa, düğünden ancak bir kaç gün önce gelmiş ve 6 gün evli kaldıktan sonra “Bir düzen kurar, seni de İstanbul’a alırım” diyerek yaşadığı şehir olan İstanbul’a dönmüştür. Kayınvalidesi ve kayınpederi ile yaşamaya başlayan Meryem, bir yandan hasret çekerken, bir yandan da umudunu korumaktadır. Meryem bir yandan da çocuk yapamadığı için üstü örtülü bir dille suçlanmaktadır. Bu arada beklenmedik bir gelişme olur. Askere gitmeden önce Meryem’e aşık olan Murat, terhis olup gelir. Ama gelen Murat, giden Murat değildir. Askerde yaşadıkları ona ağır gelmiş, uzun süre psikolojik tedavi görmüştür. Ve bu haliyle Murat, Meryem için ciddi bir tehdit unsurudur. Meryem için kaçıştan başka çare kalmamıştır…


İtiraf etmek gerekiyor ki, yönetmen Taşdiken sade, yalın ama etkileyici bir hikayeyi çok katmanlı bir şekilde anlatmak için yola çıkıyor. İsminden de hemen anlaşılacağı üzere ‘Hz. Meryem’ kıssasının güncel yorumu şekline dönüşebilecek olan öykü, yönetmenin garantili yolu tercih etmesiyle bir miktar “klişe çatışmalar” sarmalına girse de, Yeşilçam’ın klasik hastalıklarından oldukça uzak ve eli yüzü düzgün bir kıssa anlatıyor Meryem.

Görüntülerin oldukça temiz ve berrak, oyunculukların dozunda ve etkileyici, hikayenin ise sade ama evrensel olduğu Meryem, aslında bu haliyle üretilen sair yerli yapımlardan ayrılıp müstesna bir yere oturabiliyor.


Atalay Taşdiken, kendi sineması için bir yapı taşı daha oturturken, filmografisi adına belki bir zirve değil ama önemli bir mertebe daha kazanarak ilerliyor. Takdir ve merakla takip ediyoruz. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder