Aslında başlığın devamı da var: Ve ideolojinin sığ suları…
Önce hafızalarımız tazeleyelim: 1997 yılının Mart ayı. Ankara'daki tüm klasik müzik orkestra ve koroları bir araya gelecek ve 14. Ankara müzik festivali açılışında Beethoven'in 9. senfonisini seslendirecekler. Gergin siyasi ortam medyanın da körüklemesiyle toplumun yarısından daha büyük bir kısmını adeta ezmekte. Ankara Esenboğa yolunda açılışı yeni yapılmış bir salonda toplanan yaklaşık 8 bin modern Türk var. Süleyman Demirel smokini ile konseri izlemeye geliyor. Ve ellerini iki yana açıp o meşhur söylevini irad ediyor: “İşte çağdaş Türkiye görüntüsü bu!”
Salon bir anda kendinden geçip çılgınlar gibi alkışlıyor bu cümleyi…
Beethoven eserlerini bestelerken, gün gelip bestelerinin bir tarz-ı hayatın simgesi olacağını düşündü mü bilinmez ama Türkiye neredeyse tarihi boyunca sanattan siyasete, hukuktan eğitime kadar hemen her alanda ideolojik bir etiketleme ile yaşamayı denedi.
Merhum Cemil Meriç, ‘Slogan, ilkelin ideolojisi.’ Der bir seferinde. Başka zaman ise ideolojinin şu şahane tanımını yapar: ‘İdeolojiler, uçurumları aydınlatan hırsız fenerleri.’ ‘İzm’lerin idraklere giydirilmiş deli gömlekleri olduğunu da söyler, başka seferinde.
Bu ülke, ideolojinin sığ sularında yıllarca çamura saplandı kaldı. Elbette ne tehlikeli ve hasar vereni de ‘devlet ideolojisi’ydi.
Hatırlarsınız, kısa süre öncesine kadar neredeyse her resmi devlet töreni bir tür tuhaf ideolojik ritüel gibi eda edilirdi. Adli yıl açılışında yan yana oturan yüksek yargı mensupları, koca koca adamların saatler boyu, ideolojik öfke ve kinini dinler, sonra avuçlarını patlatırcasına alkışlarlardı. Her resmi bayram halkın inancına yapılan aşağılama seansıydı.
Her akademik yıl açılışı, millet değerlerine küfür ve kinin boca edildiği laikçi rahatlama töreniydi aynı zamanda.
20 yılı aşkın bir süredir, sinema ile profesyonel anlamda içli dışlı olmuş biri olarak, yıllarca Antalya’da düzenlenen film festivalini takip ettim. Açıkça söylemek gerekirse bu festival ile olan ilişkimi yaklaşık on yıl önce tek taraflı feshettim. Bir film festivalinin ‘ahbap-yaren’ ilişkisi içinde ‘sen, ben, bizim oğlan’ için düzenlenen ‘geç kalmış tatil’ gibi algılanması vaktiyle beni rahatsız etmişti. Bir avuç sinemacının bir araya gelip, sinemadan başka her şeyi konuştuğu, salonlarda boş sıralara tartışmalar yapılırken, otel lobilerinde kadeh tokuşturup, havuza girdikten sonra, ‘ne şahane festival oldu’ aldatmacasıyla sonradan birbirine gaz veren bir zihniyet beni rahatsız etmişti.
Ne acıdır ki, bu zihniyet iktidar partisinin belediyesinde de aynen devam etmişti.
Ve fakat Antalya’nın CHP zihniyetine geçmesinden sonra, tam bir ‘beterin beteri var’ durumu ortaya çıktı. Tatilcilerin yerini, emekçi tatilciler aldı. Militer ruhlu hazcılar prim yapmaya başladı festivalde. Ki bu durumun böyle olacağı henüz jüri seçiminde bile kendini belli etmişti. Ki o jüriydi İsmail Güneş’in o üzelim Ateşin Düştüğü Yer filmini ‘bir’ puana ile layık görmeyerek eleyip, yarışmaya almamıştı. Üstelik temanın ve jürinin kadın olduğu bir yılda yapıldı bu. Zira Güneş’in filmi tam bir kadın ve şiddet eksenli filmdi…
Festival günlerinde ise durumun vahameti daha da ortaya çıktı. Yapılan her ödül töreni, düzenlenen her organizasyonda iktidardan yola çıkarak toplumun bir kesimi aşağılandı, hakaretler edildi.
Antalya Altın Portakal Film Festivali çerçevesinde düzenlenen ‘sanatta sosyal sorumluluk ödülü’ alan Rutkay Aziz’in, ‘‘Dünyanın en tehlikeli hali, cehaletin örgütlü eyleme geçme halidir’ cümlesi ulusalcı sinema tayfasının ne mene bir kin ve öfke bataklığına saplandığının apaçık göstergesiydi. Öyle ya, ‘cahil halk’ örgütlenmiş, eyleme geçmiş ve iktidara gelmişti ve bu çok çok tehlikeliydi!
En iyi müzik ödülünü alan Yürüyüş’ün ismini not edemediğim emekçisi ödülünü almaya geldiğinde ezberleri bozdu bir nebze. Şöyle dedi: “Bu ülkede Yıllarca bir dil, kültür, filmler, müzik yasaklandı, şimdi yavaş yavaş kabul ediliyor”, Bu tam anlamıyla salondakilere atılan bir hakikat şamarıydı… Demek ki ülke, demokrasinin, özgürlüklerin ferah feza kol gezdiği bir noktadan kasvetli bir noktaya gelmemişti, belki tam tersiydi. Ve belki de rahatsız eden şey buydu…
Bilmiyorum başkası ne düşünür ama yıllar önce merhum Ahmet Kaya’yı çatal bıçakla kovan zihniyet ile Antalya’da 5 yıldızlı salonda elinde mikrofon hakaret yağdıran zihniyet arasında milim fark görmedim ben.
Neticede ‘en iyi film’ ödülünü ‘Güzel Günler Göreceğiz’ aldı ama biz Türk sineması adına, sanki daha ideolojik ve sığ günler göreceğiz gibi geldi bana.
Son bir şey; size ne olacağını söyleyeyim; yapımcılar, yönetmenler, senaristler festivallerde bu zihniyetin prim yaptığını gördükçe, her yıl daha fazla çıta aşağılara düşecek ve çok yakın zamanda yine o çok eleştirilen yıllar öncesinin politik ve ideolojik sığ sinema dönemine geri döneceğiz. Halkı ile uzaktan yakından ilgisi olmayan tuhaf bir sanat anlayışı yine yürürlüğe girdi ne yazık ki… CHP zihniyetinin bu ülkeye yaptığı en büyük kötülüklerden biri de bu sanırım. Yazık oluyor; ülkeye ve sanata…


en azından adaletsiz olduğunu düşünseler de kalkınmayı kabul ediyorlar... hırsızın elindeki sahibini iade edince, hırsız da kendi içinde bu adaletsizlik dermiş... :)
YanıtlaSildoğrudur hocam kendi kendilerine itiraf ediyorlar zaten
YanıtlaSilelinize dilinize sağlık Nedim abi.. yıllarca 'cahil' diye nitelendirdikleri, ezdikleri, hor gördükleri halkın sesi çıkmaya başladığında; ne olduğunu şaşıran, gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi kalakalan bu zihniyet daha çoook öfke kusar.. bizlere düşen öfkelenmeden gülüp geçmek olacak inşallah.. tıpkı Cenab-ı Hakk'ın ayette buyurduğu gibi..
YanıtlaSil''Rahman'ın(has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) "Selam!" derler (geçerler)'' (Furkan Suresi - 63)