Tarih biraz da insanlığın zalimleşmesinin öyküsü aslında.
Erdemin yerini alan hırs ve açgözlülük hazırlayacak galiba insanoğlunun finalini.
Distopik eserler de bu anlamda epey tutucu ve sarsıcı oluyor. George Miller
yaklaşık 35 yıl önce mütevazı bir dünya kurguladı Avustralya’nın çöllerinde. O
kadar ikna edici ve akıcı bir dünyaydı ki bu, bir akıma ve neredeyse başlı
başına bir türe dönüştü Mad Max serisi. Tabii enerjisinin büyük gücünü Mel
Gibson’un karizmasından alıyordu seri. Post-Apokaliptik türün bir uçbeyi
Terminator ise diğeri de Çılgın Max’ti.
Yaşlı kurt hayatının son demlerinde pek çok genç sinemacıya
parmak ısırtacak bir macera ile yine perdedeki yerini alıyor. Mad Max
hikâyesini ana ekseninden ve tarzından çıkarmadan ‘aksiyon böyle olur’
dedirtircesine izleyiciye sıkı ama yabancı olmadığı bir deneyim yaşatıyor Mad
Max: Fury Road - Çılgın Max: Öfkeli
Yollar. Türün altından çok sular akmasına rağmen aşina ettiği atmosferi hiç
bozmadan tekrar kurguluyor Miller. Ancak kusursuz da değil. Senaryosundaki
boşluklar ve hassaten başkahramanına vefasızlık ile göze çarpıyor film.
Çok kısa bir ‘çıkan kısmın özeti’ ile klasik anlatıma selam
çakıyor Miller ve daha seyirci koltuğuna kurulmadan basıyor adrenalini. Dozu
öylesine yüksek bir aksiyon ile açılıyor ki film, hikâye ve kahramana yabancı
olanlar için eski ve yeni karakterleri tanımaya fırsat bulmadan aksiyonun orta
yerine bırakıyor bizi. Bu kez kendini ‘ölümsüz’ olarak lanse eden psikopat bir
zalimin neslini devam ettirme çabası için yapmayacağı kötülük olmadığını
gösteriyor. Ve daha ilk sekanstan itibaren defosunu abarttığı kahramanı
küçültüp, yan karakteri büyütüyor. Hani günümüzde yaşasa bir klinikte tedavi
görüyor olacak ve ilaçlardan gözlerini açamayacak belki. Bu nedenle filmin
yükünü başka bir karaktere yüklüyor George Miller. Açıkçası ana karakter Max’i
canlandıran Tom Hardy için epey sıkıntılı bir rol ağırlığı bu. Kahramanımız film
boyunca düşkün bir savaşçı kadar, ana kahramanın ‘yancı’sı pozisyonunda işlev
görüyor. Bir ara bu rol ezikliği o kadar abartılıyor ki, Charlize Theron’un,
Furiosa’nın şoförü gibi duruyor hatta.
Suyu, toprağı ve petrolü elinde tutan zalim muktedir ‘Ölümsüz’
Joe, kurduğu sistem tıkır tıkır işlerken bir ihanetle karşılaşıyor. Joe-Furiosa
ilişkisi ise Firavun-Musa ilişkisi gibi kurgulanıyor Öfkeli Yollar’da. 30 yıl
önce çektiği 3. Mad Max’ten beri epey düşünüp felsefi derinlik katabilme imkânı
yakaladığını da, işin bu ‘soy devamı’ ve ‘Vadedilmiş Toprak’ kısmından
anlayabiliyoruz. Bu anlamda epey başarılı yoksa iş ‘Yeşil Vadi - Seferoğulları
- Tellioğulları’ mizahına dönüşme riskini de taşıyor hep.
Öfkeli Yollar, isminden de serinin tamamından da
anlaşılabileceği gibi bir yol filmi. Bolca hareket hâlindeki metal yığını ve
kum içinde geçiyor film. Epey tozlu, topraklı ve alevli bu sebeple. Öfkeli
Yollar her karesi özenle dekupe edilmiş ölümcül bir off-road olarak parlıyor
perdede. Miller, ilerleyen yaşına rağmen yeni yetme meslektaşlarına âdeta
aksiyon sineması dersi verdiği planlarla bezenmiş filminde, yaptığı ustaca
dekupajlar ile karakterlerindeki sıkıntıların yetkin olamamaktan değil, belli
bir bilinçten kaynaklandığını düşünmemizi sağlıyor. CGI teknolojisine çok fazla
yüz vermeden sahada kotardığı sahneler ile inandırıcılığın sırrını da veriyor
esasen.
Waterworld’da Kevin Rey-nolds’un yaşadığı acı deneyim,
Miller için de muhtemel olacakken ihtiyar kurt bu işin ustası olduğunu
gösteriyor. Filmin aksiyonu o kadar ikna edici ki, senaryoya dair sıkıntıları
önemsemiyorsunuz bir yerden sonra. Felsefi ve mantıki açmazlarını anlayışla
karşılayıp ‘o kadar da olsun canım’ diyoruz. Canı çok yanan yan karaktere,
filmin yıldızı Furious’un dediği gibi, ‘her şey acıtır’ nihayetinde.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder