11 Şubat 2013 Pazartesi

ZDT: Tanrı ve ülke adına!*



Biliyorum; birazdan yazacaklarımın çok azı bir sinema filmiyle ilgili gibi duracak ama emin olun bahsini edeceğimiz film ile, yazacaklarımızın doğrudan ve büyük ilgisi var. Sinema elbette, nihayetinde bir sanat dalı ama ele aldığı konu ve verdiği mesajı doğru okuyabilmek için film karelerinin arasında gezinmek kadar, bu karelerin arkasında duran bir takım gerçekleri de görmek gerekiyor. Bu nedenle, film analizine kadar biraz sabır göstermenizi arzu ederim.

Oswald Chambers, İskoç bir gezgin rahipti. Hıristiyanlık ve ahir zamana dair tehlikeli görüşleri vardı. Nitekim Çanakkale Savaşı döneminde ülkeleri adım adım gezerek 'Haçlı' ruhunu övüyor, işgalci güçlere moral aşılıyordu. 'Dini Nasihatler' isimli bir de kitap yazdı Chambers. Adı 'Nasihat' olan bu kitap baştan sona Haçlı ruhunu motive edecek 'gaz veren' metinlerdi. Misal bir yerinde şöyle diyordu Chambers: "İnanç, kahramanlıklar üzerine inşa edilmiştir." G.W. Bush'un önemli danışmanlarından olan papaz Jerry Fallwel, sıkı bir Chambers takipçisiydi. Dolayısıyla Başkan Bush'un başucu kitaplarından biriydi onun kitabı. Bush, bu kitaba kendini o kadar kaptırmıştı ki, yakın çevresi çoğu kez başkanın kendisini, 'İsa'dan hemen önce yeryüzüne inip, İsa'nın gelişine dünyayı hazırlayan adam' olarak gördüğünü söylüyordu.


Nitekim o dönem yayınlanan Nesweek'in bir kapağı bu konuya ayrıldı. Dosyanın ismi de ilginçti: Bush ve Yaradan!  George W. Bush, sabahın erken saatlerinde kalkıp dini kitaplar okuyor. Kabine toplantıları da dualarla başlıyor, kendisine sorulan basit soruları bile İncil'den örnekler vererek cevaplıyor. "Yaradan" kelimesini dilinden düşürmeyen Başkan, görevinin kendisine Tanrı tarafından verildiğine inanıyordu. Aynı günlerde Fransız Le Nouvel Observateur Dergisi Amerika Başkanı George W. Bush'un dünya üzerinde yaşayan 500 milyon "Evangelist"in en önemli dini liderlerinden biri olduğunu yazdı.

Grace Hallsell'in enteresan kitabı 'Forcing God's Hand'de Amerika için tehlikeyi şöyle ifade edilir; "Amerika için gelecek yıllarda en ciddi tehlike, dünyanın sonunun geldiğine inanan ve o sonu kendi hayatlarında görebilmek için her şeyi yapabilecek tarikatlar..." Hallsell'e göre, 'Tanrı'yı kıyamete zorlayan' bu görüş Amerika'da iktidar olunca, tehlikeli ve kanlı oyun süreci başlamış oldu. Ve Newsweek tam da bu dönemde kapağı yayınladı: ‘Güneyden Gelen Kral” yani Hz. Mesih’in öncüsü. Kocaman bir Bush resmi süslüyordu başlığı!

Sonrasında neler olduysa, tamamı bu yeni konsept ve angajman çerçevesinde yaşandı, diyebiliriz. Amerika, bu yeni politikası ile paralel olarak yeni dostluklar ve düşmanlıklar tesis etmekte gecikmedi.


 11 Eylül Saldırısı sonrası, başta Amerika olmak üzere Batı'nın 'öncelikli düşman' statüsüne aldığı İslam ve Müslümanlar, yıllardır kurtulamadıkları bir etiketle yaftalandılar: Terörizm.

ABD yönetimi ‘Terörizm’ yani yeni düşman ile yapacağı mücadeleyi topyekun kurguladı. Olay sadece siyasi ya da askeri değildi. Medya ayağı vardı, sanat ayağı da. Bunun için Hollywood’a önemli görev düşüyordu. Bu nedenle Pentagon-CIA ve Hollywood arasında büyük bir stratejik bütünleşme örnekleri görülmeye başlandı.

Pentagon sponsorluğunda, Kuzey Kaliforniya Üniversitesi Teknoloji Fakültesi, senarist Steven De Suuza (Die Hard / Zor Ölüm), yönetmen Joseph Zito (Delta Force / Delta Gücü, Point Last Seen ), David Fincher ve Spike Jonze ile birçok görüşme düzenledi.

Kenneth Bergquist tarafından yönetilen bu görüşmelerin amacı, terör saldırıları senaryolarının kurgulanması ve gerçekçi repliklerin yazılmasıydı. Pentagon’la Hollywood arasındaki bu stratejik işbirliğinin ilk örneği II. Dünya Savaşı yıllarında kurulan Enformasyon Bürosu’ydu. Savaş boyunca Hollywood’da hangi tür filmlerin yapılması gerektiği konusunda brifing veren bu “düzenleyici” kurum, Hollywood’un cepheden neyi, ne kadar aktaracağını belirliyordu.


Birçok büyük film stüdyosu ellerindeki ‘felaket’ temalı projeleri hızla dönüştürdüler. Hepsi yeni konsepte uygun hale getirildi.

Bu dönemde dönemde vizyona giren filmlerin büyük bir çoğunluğunu savaş filmleri oluşturuyordu. Birkaçı olarak Ridley Scott’un Somali’deki Amerikan bozgununu anlattığı “Black Hawk Down / Kara Şahin Düştü (2002)”, Kuzey Vietnam Ordusu ile Amerikan Ordusu arasındaki savaşın yeniden işlendiği Randall Wallace’ın “We Were Soldiers/ Bir Zamanlar Askerdik (2002)” ve Phil Alden Robinson’un nükleer savaş kabusunu dirilttiği “Sum of All Fears/ En Büyük Korku (2002)” yu saymak mümkün.

Nitekim bu yeni konsept  Le Monde’dan Samuel Blumenfeld’in dikkatini çekmiş olacak ki, 24 Temmuz 2002’de ilginç bir yazı kaleme aldı ve şu enteresan tespiti yaptı: “ABD’nin Irak’a girip girmeyeceğini önceden kestirebilmek için filmlerin vizyona giriş tarihlerini yakından takip etmek gerekiyor!”

Nitekim ne Amerikan Film Endüstrisi ne de ABD resmi kurumları bu gerçeği gizleme gereği hissettiler. CIA’nin yeni halkla ilişkiler politikası daha eğlendirici ve dostane bulunuyordu. Halkı gizli güvenlik konusunda bilgilendirip eğitirken aynı zamanda gizli konuları da açığa çıkarmamayı öngören bir politika olarak değerlendirildi.


CIA’nin yeni halkla ilişkiler müdürü M.F. Brandon şöyle diyordu: “CIA senaryoya bakar, gerekli yerlerde işbirliği yapar, gerektiğinde ise öğüt verir ve sahip olduğu imkânları film sektörüyle paylaşır. Eğer birisi çıkıp CIA hakkında aptalca bir tanıtım yaparsa, bunu yapmakta serbesttir, fakat biz bunu desteklemeyiz.”

Tam da bu dönemde, Beyaz Saray sözcüsü Ari Fleischer, ABD Başkanı George Bush’un yakın danışmanlarından olan Karl Rove’un Hollywood stüdyolarının başlıca yöneticileriyle bir araya geleceğini söyledi. Fleischer, film endüstrisi ve sanatçılardan propaganda savaşı sürdürmek için yardım istenebileceği ihtimalini gözardı etmediklerini belirterek, “Beyaz Saray, ülke içinde ve dışında yükselen hoşgörü, cesaret ve vatanseverlik gibi değerleri eğlence dünyasıyla paylaşacak” dedi. Geçmişte uyuşturucu ve alkolle mücadele konusunda ünlü sanatçılardan yardım istendiğini hatırlatan sözcü, “Beyaz Saray, Hollywood’a yaratıcılığından dolayı büyük saygı duyuyor ve yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da halkı eğitmek kapasitesinde olduğunu kabul ediyor” diye konuştu. Karl Rove’un Pazar günü Paramount, CBS, Showtime ve HBO televizyon kanalları, Dreamworks ve MGM stüdyoları yöneticileriyle görüştü.

Haklarını teslim etmek lazım ki, Amerikan film endüstrisi başta olmak üzere, batı sineması bu algıya epey destek verdi ve genellikle de başarılı ürünler ortaya koydu. Kathryn Bigelow'un baştan sona Amerikan ordu güzellemesi The Hurt Locker (Oscar ile de taçlandırılmıştı) bu türün zirvesidir. Yine haklarını yememek lazım, sayıca çok az da olsa, tersi sanat örnekleri de verildi. 2007 yapımı muhteşem bir belgesel olan 'Taxi to the Dark Side' bunlardan sadece biriydi.


22 yaşındaki taksi şoförlüğü ile ailesini geçindiren Afgan köylüsü Dilaver'in hikayesini anlatan belgeselde, 5 Aralık 2002 de terörist olduğu şüphesiyle Amerikan askerleri tarafından göz altına alınıp, sorguya çekilmesi anlatılıyordu. Envai türlü işkence neticesinde hayatını kaybeden Dilaver'den sonra Amerikan hükümeti, 'işkence'yi farklı bir formda tartışıyor ve adeta meşru görüyordu.

Belgesel, Amerikan askerlerinin Afganistan ve Irak’ta gözaltına alınan tutuklulara Bagram (Afganistan), Abu Garib (Irak) ve Guantanamo (Küba) hapishanelerinde uyguladıkları sorguya çekme ve işkence tekniklerini ve Bush Hükümetinin bu konudaki politikasını anlatıyordu. Bir diğer benzer yapım ise Michael Winterbottom'un sarsıcı filmi ' The Road to Guantanamo.'

The Hurt Locker ile muhafazakar Amerikalıların, hükümetin ve Hollywood'un gönlüne taht kuran Kathryn Bigelow, yeni filmi 'Zero Dark Thirty' ile bu sevgiyi perçinlemek istiyor sanırım. Film, her ne kadar Oscar'lı örneği kadar kaba bir propaganda filmi olmasa da, aynı türün kısmen incelikli bir örneği. Zaten bunu bizzat yapımcılar da gizlemiyorlar. Ağustos ayında Entertainment Weekly’de, filmin Obama’yı destekleme projesi olduğu, ancak kamuoyu yoklamalarının beklenenden iyi çıkması neticesinde, bitirilmesi için acele edilmediği yazıldı.


Projenin ortaya çıkış hikayesini fena halde merak etmeme rağmen, herhangi bir mecrada denk gelmedi. Ama şahsen, Electronic Art’sın klasik oyunu Medal of Honor: Warfighter’ın bulunduğunu biliyordum. Kim bilir belki de Bilgelow ya da üst düzey politikacılardan birinin yetkilileri bu oyunu oynarken filmini yapmayı düşündüler. Nitekim, filmin vizyonundan sonra oyun şirketi ile film şirketi ortak olarak bu meşhur oyunun ‘Zero Dark Thirty’ edisyonunu piyasaya sürdüler. Orada istediğiniz kadar Ortadoğulu terörist öldürüp, gönlünüzce işkence yapabiliyorsunuz!!

Biz filmimize dönelim…

Zero Dark Thirty, 2002 yapımı, 11 farklı ülkeden, 11 yönetmenin çektiği, 11'er dakikalık 11 Eylül 2001'i anlatan 11 adet kısa filmden Meksikalı yönetmen Alejandro González Iñárritu'nunkinden ödünç alıyor açılışı. Acıları hatırlatıyor filmin gazeteci kökenli senaristi Mark Boal. Sonra mesleğe yeni başlayan bir kadın CIA ajanının, işkence içinde uzmanlaşmış ustasının yanına geldiğini görüyoruz. Maya, 'kirli' işine başlarken son derece insani (doğrusu; pasif aslında)  gibi görünüyor. Ya da karakter ile insani bir ‘eşleşme’ kurmamızı planlıyor film. Sanırım ‘gerçeklerle örtüşme’ gayreti, dramayı geri plana itiyor ve karakteri derinlemesine ele alıp, ruh dünyasına filan inmeyi boş veriyoruz sonra. Yaklaşık yarım saat boyunca bitmek bilmeyen sorgu ve işkence sahneleri izliyoruz. Bir yere kadar, hislerini köreltmemeyi başaran ajan Maya, bizzat bombalı saldırının hedefi olunca, pısırık halini atlatıyor, hissizleşiyor ve hayatını Üsame Bin ladin'i yakalamaya adıyor. Film, El Kaide'nin liderinin peşinde geçen yaklaşık 10 yıllık bir dilimi anlatıyor.

Propaganda filmlerinin olmazsa olmazı; bayrak fetişizmi...
Yönetmen Bigelow, daha proje aşamasındayken Amerikan devletinin desteğini aldığı için, filmin inandırıcılığı yönünden pek endişesi yok gibi. Ki haksız da değil, ilk karesinden son jeneriğine kadar bunu (meselenin dokümantasyon kısmının iyi hazırlandığını) hissediyoruz. Önceki örneklerine nazaran, biraz daha insaflı ve propaganda dozunu biraz aşağı çeken yönetmen, anlaşılan bundan dolayı kırmış olacak ki, CIA filme mesafeli davrandı sonrasında. Yönetmen ve yapımcıya da gönül koyduklarını açıkça ifade ettiler.

Filmin proje olduğu ve yapım ve sonrası aşamasında, kısmen de olsa kendi başına hareket ettiği o kadar açıktı ki, Pentagon ve CIA’yi memnun etme adına, filmin fragmanı ve basına dağıtılan görsellerinde tek kare işkence gösterilmedi. Sızanlar da hızla bulunup, kaldırıldı.

Maymunlarının ölümüyle üzüntülere gark olan işkencecimiz. 
Zero Dark Thirty'nin (ZDT) çizdiği atmosferde, kötülere kaba saba bir bakış açısı yok belki ama çok daha ince işçilik mevcut. Omurgadaki klişelere ilave olarak, özel çalışılan alt mesajlarda az değil. Misal; Üsame'yi ele verenlerin maddi zaaflarını o kadar bayağılaştırıyor ki, mesele bir ara 'Ladin'i ver arabayı kap' seviyesine kadar iniyor. İşkence sahneleri, gerçekçi olma adına birebir verilirken, eleştirel bir bakış bile olmaması da ayrı bir konu elbette.

2010 yapımı bir Gregor Jordan filmi olan Unthinkable'da işkencenin meşrulaştırma çabalarını, izlerken irite olarak görmüştük. Samuel Jackson'un çizdiği işkenceci tiplemesi şu mesajın altını çiziyordu: "Evet;  işkence kötüdür elbette ama terör daha kötüdür. İşkence, teröre karşı standart donanım olarak normal görülmeli!"

Zero Dark Thirty, bu fikriyatı iyice içselleştirerek, bitmek tükenmek bilmeyen diyaloglarla ilerliyor yaklaşık iki saat boyunca. İşkence sahnelerinin sonunda, işkencecinin tutsağa dediği, "Yenilgi böyle bir şey kardeş, senin cihadın son buldu." cümlesi filmin iliklerine sinen Evangelist yaklaşımın en bariz göstergesi.

Amerikan teknolojisinin gövde gösterisi. 
Filmin önemli sıkıntıları var. İlki; yazımından kaynaklanan. Bir çeşit docu-drama tadında ilerleyen filmde, anlatım sıçramalı ama ritmik olmadan yapılıyor. Keyfe keder konulan seperatorlerin hiç bir anlamı yok. Dahası yaklaşık iki saat boyunca bir sürü isim havada uçuşuyor. Bunların çoğu süreci yakından takip etmeyenler için çok anlam ifade etmiyor ve ziyadesiyle filmin dışına atıfta bulunuyor. Bu durum filmin metnini senaryodan ziyade, espiyonaj raporuna dönüştürüyor. Senaryonun en başarılı olduğu noktalar, lalettayin araya serpiştirilen düşman aşağılamaları. Örneğin, ilk faslın sonuna doğru işkenceci, tutukluya tasma takıp, 'sen benim köpeğimsin.' diyor. Biraz sonra ise 'İstediğimi anlatmazsan Seni İsrail’e veririm tehdidi' savuruyor.  Operasyon öncesi nal atma oyunu gibi, diyalogsuz mesajlar da cabası.

Sorunlu senaryo, zıp zıp zıplayarak ilerliyor. Omurga hikayeyi bağlayacak küçük yan hikayeleri koymayı gereksiz görüyor gazeteci kökenli senaristimiz. Koydukları da yarım yamalak kalıveriyor.

Film, diyaloglarla ikna edemediği seyirciyi, belgesel havası verilmiş sorgu görüntüleriyle ikna etmeye çabalıyor sonra. Hakkını teslim edelim, burada kendince bir kontrast da yakalıyor Bigelow; Amerika'nın güçlü kadınlarına karşı, Orta doğunun gölge kadınları...

Kadın ve bayrak; God Bless America!
Filmin başarılı olduğu noktalardan biri görsel anlatımı. Ki Bigelow'un geçmişi bunun güzel örnekleriyle dolu. Hatırlayalım; derinliği olan bir vampir/yol filmi olan Near Dark, felsefi bir soygun/spor filmi Point Break ve sıra dışı bilim/kurgu olan Strange Days... Hepsi birbirinden değerli yapımlar. Ancak, kamera propagandanın hizmetine girince, tüm sevimliliğini yitirdiği gibi, sanata ihanet aparatına da dönüşebiliyor ne yazık ki. Amaç başka olunca sinema ikinci plana düşüyor ve bazı akıl almaz hatalar bile yapılabiliyor. Misal; bir sorgu sahnesi esnasında bir üniversite öğrencisinin yapmayacağı ters açı hataları var ki, Bigelow için bunun önemi kalmıyor sanırım. Tamamen hakkını da yememek lazım. Bazı klişeler ile bu açıklar kapatılmaya çalışılmıyor da değil; İşkenceyi yaptıktan sonra tuvalete gidip aynada yüzlerine bakarak yapılan vicdan arayışı gibi…


Ters açılar, açılar... 
Başta bahsettiğimiz belgesel Taxi to the Dark Side'de Başkan Bush'un 'Amerika işkence yapmaz' görüntüsüne Bigelow, Obama'nın aynı cümleleriyle katkıda bulunuyor ama özellikle 'Su ile işkence' meselesinde hukuktan ziyade vicdanlara seslenmeyi deniyor yönetmen. Amerikalılara, 'vicdanınız sızlamasın, haklısınız' diyor.

Filmin en büyük eleştirisi ise (Galiba CIA en çok bu sahneye kızmış!) Obama’nın televizyonda, ‘Amerika işkence etmez’ diye demeç verirken işkencecilerin TV izlemesi. Yönetmen bu kadar özeleştiri ile idare edin, demeye getiriyor işi.

Klasik propaganda sinemasının evrilip, hangi noktaya geldiğini göstermesi açısından önemli bir film ZDT. Ne enteresandır bir diğer örneği de çok yakınımızda duruyor bu sene: Argo. Ve nihayetinde galiba aday seçimleri yapılırken Akademi bu iki filmden birine razı olmamızı söylüyor bize.

Müzik kullanmaya fırsat vermiyor yönetmen, dolayısıyla sadece hissiyatımız olabiliyor müzikle ilgili, hiç de fena olmayabilirmiş ama doğru dürüst müzik yok maalesef.


Toparlayacak olursak… Kim söylemişti hatırlamıyorum ama doğru söylemişti; “Acımasızlık Amerika’nın resmi politikalarından biridir.” ZDT, ABD’nin resmi politikasını uygulayan filmler sıralamasında listebaşı oynayacak kadar başarılı. Buna bir de Amerika’nın teknolojik gücüne dair gövde gösterisini de ekleyince, hakkını teslim etmek lazım, ‘bizim çocuklar başarmış’ gururlanmasını hak ediyor.

En büyük iki yüzlülüğü ise, filmin ‘gerçeklere’ dayandığını söyleyerek yapıyor olması Zero Dark Thirty’i sadece bir film olarak değerlendirmeye imkan tanımıyor ne yazık ki! Bir de –tabiri maruz görün- ucuz ahlakçılığa sığınma durumu var.’ İnandırıcılık adına işkenceyi, tecavüzü olduğu gibi verdik’ savunmasına sığınıyorsanız, kesinlikle ucuz ahlakçılık yapıyorsunuzdur ve ne yazık ki Bigelow bunu yapıyor. Film hakkındaki en enfes ve basit tespiti ise Sloven filozof Slavoj Zizek’in, The Guardian’da yayınlanan yazısı yapıyor sanırım: “Zero Dark Thirty: Hollywood'un Amerikan İktidarına Hediyesi.”

Tüm bunlardan sonra insan kendi kendine şöyle fısıldayabiliyor; gel de Stanley Kubrick'i saygıyla anma!

*Filmde Üsame Bin Ladin'i öldüren ekibin başı miğferini çıkardıktan sonra bu cümleyi söylüyor.




İşkence meselesi...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder