9 Nisan 2009 Perşembe

Bir kültürün bilinçaltı



Filmin temel önermesinde olaylar bize o kadar ters ki... Temel tarihsel öyküleri klasik kaynaklar yerine bu tür septik eserlerden öğrenen bir toplumun gençleri adına çok olumlu düşünemiyorum ne yazık ki!




Toprağı bol olsun, üstat Alfred Hitchcock her ne kadar, ‘Bir filmin isminde 2 rakamı geçiyorsa izlenmez.” demişse de ben aynı kanaatte değilim. Şüphesiz bir filmin ya da sanat eserinin ilki önemli ve belli bir ilgi gördüyse en değerlisidir. Lakin devamı çekiliyorsa mutlaka ticari ya da estetik bir beklenti olduğu da aşikârdır. Elbette bu dediklerim Recep İvedik türü ‘filmimsi’ sululuklar için geçerli değil, onu ifade edeyim.


Devam filmleri önemlidir; zira izleyiciyi hakikaten etkilemiş ve kurguladığı kahramanı, ortamı, olayları inandırıcı kılmıştır. Özellikle sinema ürünlerine baktığımızda bir devam filminde iki temel özellik olduğunu görürüz. Ya kahramanı tutmuş ve gerçekçi kılınmıştır ya da kurguladığı atmosfer... Yani ya kahramanımız yaşamaya başlar ya da ortam ve anlatım dili... Bunu söylerken Matrix ve Yüzüklerin Efendisi türü serileri işin dışında tutuyorum. Onlar zaten çekilirken bir seri olarak düşünülüp çekilmiş filmlerdi.


İşin bir de ‘İkincisi ilkinden iyi olan filmler’ faslı var ama bu mevzu şimdilik derdimizin dışında.


Klişe bazı cümleler vardır. Atasözü düzeyine kadar çıkmamış ama belli bir etki de oluşturmuş anlamlı cümleler... Bunlardan biridir; ‘Biz bugünü geçmişten miras değil, gelecekten emanet aldık’ cümlesi. Esasen bir toplumun geleceğe dair görülerini temellendiren argümanların en önemlisi, kültürel kökenleridir. Şunu demek istiyorum; geleceğe dair kurgularda geçmişimizin hasadı vardır. Gerek tarihsel, gerekse kültürel kökenlerimiz, yarına dair hayal ve beklentilerimizi şekillendirir.


Bu nedenle özellikle Hollywood kökenli bilim-kurgu filmlerinde (artık Euroimage filmleri de bu cümleye dâhildir) Batı toplumlarının geçmişe dair ekimlerinin uç verdiğini düşünmüşümdür hep. Yerimiz müsait olsa edebiyattan tiyatroya, resimden heykele bu inancımı temelleştiren verileri size aktarırdım.

“Underworld: The Rise of the Lycans - Karanlıklar Ülkesi: Lycanlar’ın Yükselişi” filmi işte böylesi bir karamsar kültürel kökenin ürettiği seri filmlerin sonuncusu. Türle yakından ilgilenenler, serinin ilk iki filmini hatırlayacaklardır: Vampirler ile insan olarak kalmaya çalışanların kanlı kavgası! Şüphesiz yine türle ilgililer serinin bir doz üstü olan ‘Blade’ serisini de hatırlayacaklardır.


Serinin ilk filmi (2003 yılına denk geliyor) gösterime girdiği zaman gerek Blade serisinin dışındaki daha insani yaklaşımı, gerekse böylesi bir atmosferdeki kahraman kadın karakteri (Kate Beckinsale’in hakkını vermek lazım) izleyicin tutması dolayısıyla parayı gören yapımcılar (ki Lakeshore isimli firma oluyor ve toplam 22 milyon dolara mal olan film sadece Amerika’da ilk hafta 21 milyon dolar gişe yapmıştı, toplam gelir 60 milyon doları geçti) devamı için yönetmene baskı yapmaya başladılar. Yönetmen de bunu ‘seyircinin bir emri’ olarak algıladı ve serinin ikincisi geldi. Karakter ve atmosfer başarılı bir şekilde canlandırıldığı için kahraman yaşayan bir figüre dönüştü. Lakin hikâye açısından bir tıkanıklık olduğu için yapımcılar ‘Kuzuların Sessizliği’ serisindeki gibi çözümü buldular ve üçüncü filmde hikâyenin en başına döndüler. İşte “Lycanlar’ın Yükselişi”, öykü olarak her şeyin öncesine dönüyor.


Temel mevzu iyi ile kötünün savaşıdır ama tekst bize bunu ‘vampirler ile kurtların savaşı’ olarak veriyor: “Karanlıklar Ülkesi”ndeki olaylardan bin yıl öncesindeyiz. İki ırk vardır. Her ikisi de Ölümsüz Alexander Cornivus’un farklı oğullarının soyundan türer. Markus’un kanını taşıyan Vampirler zarif, aristokrat, kurnaz ve kan emicidirler. William’ın kanını taşıyan Kurt Adamlar ise içlerinde insanlıktan eder kalmamış, şiddete doymak bilmeyen yırtıcı birer canavardırlar.


Vampirler, Macaristan’ın batısında kalan vahşi toprakların yönetimini üstün zekâlarının ve siyasi becerilerinin de yardımıyla ele geçirmişlerdir. Üstün yeteneklerine ve zekâlarına rağmen kurt adamlardan korkmaktadırlar; çünkü kurt adamlar organize olma ve kapsamlı düşünme yeteneklerine sahip olmasalar da muazzam vahşi ve güçlüdürler (Umarım size bir şeyler çağrıştırıyordur bu).
Vampir kalesinde tutulan bir kurt kadının insan görünümlü bir çocuk doğurmasıyla güç dengeleri tamamen değişir. Bu çocuk, olağanüstü güçleri olan vampir lideri Viktor’un evinde tutsak doğan ilk Lycan olan Lucian’dır (bu da bir şeyler çağrıştırıyor olmalı). William soyundan gelen kurt adamların aksine, bu genç Lycan istediği zaman insan şeklini de alabilmektedir. Viktor, Lucian’ın kanını yepyeni bir köle türü üretmek için kullanır. Bu köleler, vampirlerin korunmasız oldukları gündüz saatlerinde işçi ve bekçi olarak çalıştırılırlar. Geceleri kurt adama dönüşmelerini engellemek için de, boyunlarının çevresine gümüş dikenli tasmalar takılır.


Ve hikâye birdenbire Benhur ve Spartacus’e dönüşür…Viktor, kölelerini, halkını ve topraklarını demir yumrukla yönetir. Ancak köle Lucian ile canı gibi sevdiği kızı Sonja’nın aşk yaşadığından habersizdir. Üstelik Lucian tasını tarağını toplayıp kaçmayı düşündüğünü söylemektedir.


Lucian’ın tasmasını çıkartıp özgürlüğünü kazanmanın bir yolunu bulduğu anlaşılınca, Viktor onu öldürmeye karar verir. Bir dizi olaydan sonra Lucian, Sonja’nın da yardımıyla diğer Lycan’ları da toplayıp tutsak olduğu yerden kaçar.
Sonrası bol miktarda kan, intikam ve iyi ile kötünün kareografik çatışmasıdır.
Yukarıda da söylediğim gibi, aslında hikâye tema olarak hiç de yabancısı olduğumuz bir konu değil. Bir kral, kölesi ve ona âşık kızı ile özgürlük mücadelesi. Mesele şu; tüm bu erdem, sadakat ve ihanet hikâyesinin vuku bulduğu atmosfer son derece karanlık ve irkiltici! Kan ve intikam gündelik kavramlar ve olgular. Underworld serisi bir anti-ütopyadan çok daha fazla karanlık ve karamsarlık içeriyor. Filmin temel önermesinde her ne kadar bildik olumlu kavramlara güzelleme yapılmış olsa da, atmosfer ve olaylar bize o kadar uzak ve ters ki, şahsen bir türlü hoşlan-a-madım.


Temel tarihsel öyküleri başta Doğu kaynakları olmak üzere klasik kaynaklar yerine bu tür septik eserlerden öğrenen bir toplumun gençleri adına çok olumlu düşündüğümü söyleyemeyeceğim ne yazık ki!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder