Film yarışmalarında bazı dallar vardır, çok fazla dikkat
edilmez. Popüler değildir zira. Belgesel türü de bunlardan biri ne yazık ki.
Ancak işin değerini bilenler, Akademi Ödülleri’ni özellikle de kısa ve belgesel
türündeki adayları için beklerler. Zira, ‘celebrity’ sentetikliği yoktur bu
alanlarda. Emek ve gerçek vardır. Bir de ağır politik entrikalar. Bu seneki
Oscar Belgesel adayları bu anlamda tam bir örnek liste oluşturuyor. Epey renkli
aday tablosunda en dikkat çeken filmlerden biri, İsrail’in MİT’i sayılan Shin
Bet’in katı propagandasını yapan The Gatekeepers. İsminden de aşağı yukarı
anlaşılıyor ne olduğu. Bir diğeri ise, geçtiğimiz çağın ‘bela’sı olarak kabul
edilen AIDS vakasının başına giderek, mücadelesini anlatan How to Survive a
Plague… Bir de trajik bir insan öyküsü var adaylar arasında: Searching for
Sugar Man. Asıl adı Sixto Diaz Rodrigez olan ve 70’lerin başında iki albüm
çıkaran müzisyenin intihara gidiş hikayesini fondaki toplumsal gelişmelerle
veriyor belgesel. Ancak biz bu hafta iki önemli başka belgeseli inceleyeceğiz.
Kirby Dick ismi kamuoyumuza biraz yabancıdır. 1986 yılında
bir Amerikan belgesel dizisinde yaptığı tek bölümlük yönetmenlik neticesinde
işin tadını almış ve hayat felsefesi olan ‘şiddet karşıtlığı’ ile bunu
birleştirip, birbirinden fena işlere imza atmış bir sinemacı. Denebilir ki,
ahir ömrünü Amerika’daki ‘cinsel istismar’ ve ‘şiddet’ üzerine vakfetmiş bir
inatçı adamdır Kirby Dick. Bu inatçılığı ona 2004 yılında Twist of Faith isimli
filmiyle Oscar adaylığı getirmişti.
Bu yılki Oscar’larda ise çok daha sert bir belgesel ile yine
aday listesinde: The Invisible War. İsminde de anlaşılacağı üzere, Amerikan
ordusundaki üzeri örtülmeye çalışılan rezillikleri ele alıyor Dick. Dolayısıyla
izlenmesi zor olduğu kadar rahatsız edici de. Bu zorluk ve rahatsız edicilik
sadece içerikten kaynaklanmıyor, bir belgesele göre kat be kat fazla röportaj
var Görünmez Savaş’ta.
Tüm cesaretlerini toplayıp açık kimlikleriyle kamera
karşısına geçen kadınıyla erkeğiyle kurbanlar yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla
aktarıyor seyirciye. Dünyaya kan kusturan modern ordunun halısını kaldırıyor ve
altındakileri gösteriveriyor.
Film, kadın askerlerin ABD ordusuna ilk kez kabul
edilişlerinin açıklandığı dönemden görüntülerle başlıyor belgesel. Geçmişte
yaşanmış tacizler ve kapanmış davalar ile beraber hala devam eden davalara ve
verilen mücadelelere şahit oluyoruz.
![]() |
| Searching for Sugar Man |
Çarpıcı rakamlar da var filmde. Belgesel, ABD ordusunun
kuruluşundan bu yana 500.000 taciz vakası olduğunun tahmin edildiğinin fakat
bunlardan yalnızca 3230'unun kurbanlar tarafından bildirildiğinin altını
çiziyor. Tecavüzcülerin %15'inin orduya girmeden önce tecavüz suçuyla
yargılandığını, bunun ise normal popülasyondaki tecavüzcü oranının iki katına
tekabül ettiğini öğreniyoruz.
En çarpıcı bölüm ise, bütün bu melanetin üzerinin
örtülmesinin neredeyse kurumsal bir reflekse dönüştüğüne şahit olmak. Tüm bu taciz ve tecavüz vakalarının üstlerinin
nasıl örtüldüğünün, ordunun kendi saygınlığını ve üst düzey elemanlarını korumak
için nasıl şekilden şekle büründüğünün, hatta ve hatta bürünmek zorunda
kalmayıp hiçbir açıklama yapmadan olaylardan nasıl sıyrılabilme hakkının
olduğunun açıklandığı bir belgesel The Invisible War.
Yetmiyor, çuvala sığmayan mızrak ordu dışına taşıyor ve
siyaset heç de sıkılmadan, bir üst yorgan örüyor bu rezilliklere, sıkı sıkıya
kapatıyor her şeyi.
Hiç de yabancı değil gibi…
Sundance Film Festivali'nde gösterilip seyirci ödülünü
kucakladıktan sonra gündeme bomba gibi düşmüştü The Invisible War.
Bir ‘Direniş’ belgeseli 5 Broken Cameras – 5 Kırık kamera.
Batı Şeria’nın küçük bir köyünde yaşayan Emad Burnat’ın dördüncü çocuğunun
doğumuyla açılıyor. Aslında hiç de yabancı olmadığımız bir gerçek hikaye bu;
İsrail askerlerinin işgal ve Filistinli köylüleri bezdirme taktikleri.
Gecenin bir vakti kapılar hır ve hızla vurulup, insanlar
evlerinden atılmak isteniyor, gerekçe malum; buralar İsrail toprağı! Direniyor
köylüler elbette. Silaha karşı öfke ve kararlılığın, hayata karşı ölümün duruşu
bu. Büyük siyasi sinsilikler, asimilasyon ve soykırım politikalarının
uygulanışının örneklerini izliyoruz sonra.
Gaz bombaları, gece baskınları, gözaltılar, işkenceler,
yaralanma ve katledilmeler… Buna karşı duran muazzam bir sivil direniş ve akan
hayat. Belgesel inceden bir olumlu İsrail örneğiyle, tersten vurur gibi görünse
de, her şey gerçek.
Filistin köyüne, direnişe destek için gelenleri görüyoruz
belgeselde. Bunların arasında bizzat İsrailliler de var. Ve bu direniş
esnasında bir İsrailli öldürülüyor, ailesinin aldığı yüksek tazminatı
görüyoruz. Bunun kontrastı olarak, katledilen bir Filistinlinin geride
bıraktığı perişan ve yoksul aile…
Katıldığı pek çok festivalde övgü alan, işgal altındaki
hayatları doğrudan perdeye yansıtan belgeselin yürüyüşü devam ediyor ve Filistin
hala direniyor!





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder