24 Şubat 2014 Pazartesi

Çürüyen atlar


Kim bilir, belki de bu ihtiyaçtı! Pek çok yerli otorite tarafından ‘auteur’ sayılan Reha Erdem sinemasını tam olarak kavrayabilmek için kolaylaştırıcı bir çalışmaya ihtiyaç vardı ve Şarkı Söyleyen Kadınlar, tam da bunun için çekildi. Bu zaviyeden baktığımızda film epey manidar ve kıymetli, ancak kendi başına ele alındığında manzara o kadar iç açıcı değil. Zira Reha Erdem sinemasının üç önemli filminin kolajı gibi duran “Şarkı Söyleyen Kadınlar ya da Adem’in Yakarışı”, hem yeni bir şey söylemiyor, hem de çoklu ve iç içe öykü anlatma derdiyle kendini iyiden iyiye dağıtıyor.  Elbette her Reha Erdem filminde olduğu gibi belli bir derinleşme ve ‘dert anlatma’ çabası olduğunu da hatırlatıp, hakkını teslim etmek durumundayız.

Şarkı söyleyen Kadınlar’ı tam olarak değerlendirebilmek için Reha Erdem’in önceden çektiği üç filmi tekrar hatırlamak lazım. Elbette bunların ilki ‘A Ay’. Epey teknik problemlerle izleyicinin karşısına çekildikten 6 yıl sonra çıkan ‘A Ay’, elbette bir ‘ilk film’ olarak epey toleranslı değerlendirildi. Ancak, filmdeki entelektüel ışık gizlenir gibi değildi. Reha Erdem, sinema serüveni hakkında epey ipucu veriyordu bu filmde. Ve pek çok usta sinemacının ayak sesinin duyulması da belki normaldi A Ay’da.


Bu filmden yaklaşık 20 yıl sonra çektiği Kosmos da (Elbette arada birkaç film çekti ve benim en beğendiğim Reha Erdem filmi de bu arada çektiği Beş Vakit’tir) yönetmenin serencamı hakkında epey fikir vericidir. Erdem nicedir kafa yorduğu sinemasında artık belirli bir dili oluşturma sürecini tamamlamıştır Kosmos’ta. Müzik kullanımı, oyunculuk ve atmosfer. Beğenmeyenler olsa da, artık bir tarz vardır usta sinemacının. Sıkıntı ise, anlatmayı denediği meseleye tam hakim olamadığı izlenimi uyandırmasıdır. Kosmos, sıra dışı bir konuyu usta işi yönetim, mekan tasarımı ve oyunculukla içerik hakimiyeti sınırlı bir film olarak akıllarda kaldı.

Ve sondan bir önceki filmi; Jin. Teröre, kadına ve ekolojiye epey zihinsel hazırlık yapılarak bakış atan Jin, Reha Erdem sinemasında bir zirve olabilirdi. Burada da başrol oyuncusunun (belki de yönetmenin bilinçli tercihi neticesinde) yetersizliği belirleyici oldu. Her şeye rağmen Jin, zor algılanacak ve anlatılacak meseleyi büyük bir ustalıkla anlatan film oldu.


Son film Şarkı Söyleyen Kadınlar’ın inşası sanırım bu üç filmin ‘fusion’u (retorik demek haksızlık olacaktı) gibi duruyor. Mekan A Ay’dan, çevre Jin’den, kahramanlar ise Kosmos’tan ödünç alınmış gibi.

Şimdi hikayeye geçebiliriz. İstanbul adalarının birinde yaklaşan deprem dolayısıyla kaçış yaşanmakta, çaresizler ve adadan başka şeyi olmayanlar için cazibesini yitirmiş, hayvanlar ve her biri teker teker tuhaf insanlara kalmıştır Büyükada. Bu karakterlerin içinde en ilginci saf ve dindar olan Esma’dır. Pelerini ve boynuna astığı feneri ile film boyunca hayatı tevekkül ve teslimiyet içinde yaşamaktadır Esma. Hizmetçilik yaptığı evin sahibi Mesut’un ise tek doktor dostu kalmıştır. Şehvet hastası oğlunun (Adem) ruhani rahatsızlığına fiziksel olan da eklenince soluğu babasının yanında alması, peşine karısının da düşmesiyle bu marazi karakterler dünyası zenginleşir. Buna bir de Esma’nın beraber yaşadığı suskun seyis ve arazide bulduğu taciz görmüş kız eklenince tablo daha da karmaşıklaşır. Manzara şu; yaklaşan deprem, bozulan çevre dengesi ve çevre, bir ev dolusu kişilik sorunlu insan…



Reha Erdem’in inançla olan ilişkisine dair ön bilgileri Kosmos’ta öğrenmiştik. Klasik malumatın epey dışında ve epey yüzeyde bir durumdu bu açıkçası. Yazık ki Erdem, bu durumun pek değişmediğini Şarkı Söyleyen Kadınlar’da da gösteriyor. Filmde eklektik duran dış ses ve buyurduğu yarı-kutsal izlenimi veren metinler de vaziyeti değiştiremiyor maalesef. İnanç/kader ilişkisini basit bir peşisıralık hikmetiyle izahla yetinmenin başka anlamı yok gibi.  Öte yandan filmin barındırdığı mebzul miktarda metafor salt Erdem sineması için bile yeni değil, en fazla ‘tekrar’, diyebiliriz. Meselenin masal boyutu da öyle. Jin, tipik bir Kırmızı Başlıklı Kız masalıyken, Şarkı Söyleyen Kadınlar, ‘pelerinli saf kız’ masalından başka bir vadiye açılmıyor. O kadar sık tekrara gerek var mıydı bilmem ama habire ölen atlar Erdem’in çevre ile olan ilişkisinin altını sıkıcı derecede çiziyor zaten. Buna, kadrolu hayvanları kedi, köpek, geyik gibi türleri eklenince meselenin ekolojik ve çevre boyutu da belirginleşiyor.

Oyuncu yönetimindeki ustalığını bilmesek, bazı karakterler için ‘acemice’ nitelendirmesi yapabiliriz ama ben bu durumu ‘sureti bırak manaya bak’ bağlamında değerlendirmeyi tercih ediyorum. Yoksa Şarkı Söyleyen Kadınlar’da toplam bir buçuk oyunculuk var. Gerisi sanırım ihtiyaç fazlası olarak değerlendirilip, önemsenmemiş. Yoksa gerçeklikten tamamen kopuk tepkiler, diyaloglar ve şarkıların izahı pek kâbil değil. Erdem belki de en çok bu filminde ‘Nasıl’dan ziyade ‘Ne’ye bakmamızı istiyor.


Belki metazorinin dibini yakmayı göze alırsak Şarkı Söyleyen Kadınlar’ı post-modern tasavvufi yönü olan bir film olarak bile değerlendirebiliriz ama dediğim gibi bu epey zorlama bir yorum olur. Ancak, böylesi bir çabanın olmadığını da kimse iddia edemez sanırım.

Toparlıyorum; Şarkı Söyleyen Kadınlar, içi tıka basa dolu bir bavul gibi adeta. Yönetmen o kadar çok şey sığdırmaya çalışmış ama bir türlü de kapanmıyor. Film boyunca gelişip serpilen mevzular, finali bir türlü yaptırtmıyor yönetmene. İzledikten sonra verdiği şişkinlik hissi de bu yüzden olsa gerek!


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder