10 Nisan 2009 Cuma

Acımıyor bak!


Kuş öksürüğü gibi hıçkırması vardı Feriha ninemin…


En acılı anında iki büklüm olur ve elini 11 çocuğa yataklık yapmış karnına koyar, sessizce ağlardı. Çok sonra, okumayı söktükten sonra öğrenecektim ben bunun ‘gözyaşını içe akıtmak’ olduğunu… İçe doğru akardı gözyaşları Feriha kadının.


Şairin ‘doğulu babası’ gibi biriydi aslında. Tam 6 çocuğunu elleriyle teslim etmişti ölüm meleğine. Her ölüm ondan bir kaç kelimeyi alıp götürmüştü sanki. Ki kocasının ölümünden sonra sanki yeni bir dil geliştirmişti. Susarak anlatıyordu her şeyi…


Biz; her yeni yarayla derisi biraz daha incelen yeni nesil anlayamazdık bu topraktan kadını. Biz yaralandıkça inceliyorduk, o acılarla sağlamlaşan bir deriye sahipti sanki.


Biz, bağırdıkça rahatlıyorduk, o acıyı suskunluğun teskin ettiğini keşfetmişti.

Bizim yaralarımızın kabuğuna dokunulduğu an kanıyorduk, onun kanı çekilmiş damarları geziniyordu pörsümüş derinin hemen altında.


Ne diyordu şair; ‘farkı yok mantarlaşmış bir kayadan derimin…’


Ve kader çizgi çizgi imza atmıştı Feriha ninemin yüzüne.


O gün garip bir şey olacağını biliyorum sanki. Babamın getirdiği şekerlemeye musallat olan küçük bir arıyla baş edebileceğimi düşünecek kadar küçüktüm üstelik. Kanatlı bir hayvan ile baş edebilecek kadar masal kahramanı sanıyordum kendimi.


Yanıldım tabi…


Bir ejdarha alevi gibi kolumdaki bir noktadan bedenime girdi arının iğnesi. Masal prensi olan ben karizmayı yer ile yeksan etmiş yavrusunu avcıya kaptırmış turna kuşu gibi canhıraş bir şekilde basıyordum vaveylayı.


‘Ne oldu?’ diye soran herkese kızarık ve şişik kolumu gösterip başıma gelen felaketi sahnelerken tebessüm etti Feriha Nene.


Bir yandan anlatırken diğer yandan iğnesini çıkardı küçük ejderhanın. Meğer arıların en acımasızı kocasını yahut yavrusunu tehlikede hisseden anne arıymış. Bunu fark ettiği anda olanca hışmıyla saplarmış iğnesini. O kadar derin bir öfke ki, iğnesini çekerken iç organları da çıkar ve oracıkta ölürmüş. Ben anlattığı hikayeye hayretler içinde dalmışken, ağlamayı kestiğimi fark edemedim lakin o da iğnenin çıkarılmasıyla sustuğumu zannetti.


Mini minnacık, arı teninden bir iğne!


İğnenin minikliği gururumu kırmış olacak ki, tekrar başladım bağırmaya. Bunun üzerine cebindeki minik çakıyı çıkardı ninem. Keskin ucuyla elinin üstüne dokundu. Hafiften batmıştı belli. Sonra benim elime yaptı aynı deneyi, gıdıklar gibi olmuştu ve hayret ettiğim o cümleyi söyledi:


Acımıyor bak!


Aradan yıllar geçtikten sonra tanıdım Romalı bir komutan olan Pautus’u. Okuduğum denemeye göre bir ayaklanma düzenlemişti Pautus. Sonra yakayı ele vermişti. Her isyanın doğal sonucu olan idama mahkum oluşu ve soyluların geleneklerine göre idamın gerçekleşmesine izin verişlerini de aynı anda öğrendim. Pautus’a kendi hayatını kendi eliyle sona erdirmek için bir şans verdiler; bir odaya sokup yanına bir hançer bıraktılar.


Annesi, babası, karısı, yakınları, dostları kapıda yere yıkılan vücudun düşüşünü duymak için kederle bekliyor ama kendini bıçaklayan Pautus'un düşen vücudunun sesi yerine bir türlü kendini öldüre-meyen adamın ayak seslerini duyuyorlardı.


Sessiz bir utanç hepsini sarmıştı.


Sonunda bu utanca dayanamayan karısı hiç kimseye bir şey söylemeden kapıyı açıp içeri girdi, masanın üstünde duran hançeri alıp kendi karnına sapladı, sonra çıkardığı hançeri kocasına uzattı.


“Pautus, bak acımıyor.”


Tıpkı Feriha ninem gibi…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder