‘Ağlamak yok, vedalar insana zaman kaybettirir’ demiş şair. Geldi mi zamanı, gitmeyi bilmek gerekir. Atalardan kalmadır gitmek ile kalmak arasındaki hassas zarı yırtmadan dengede tutabilmek.
‘Misafirin iyisi, makbulü; gitme zamanını bilendir’ dememişler boşuna. Vaktinden önce gidişler nezaketsizliktir ev sahiplerine, gereğinden fazla kalış da görgüsüzlük ve zulüm.
Televizyonda bilmem kaç yaşında bir nine var, dünyanın en yaşlı kadınıymış, teşhir ediyorlar antik bir eşya gibi. Çekik gözlerine baktım da, gereğinden fazla kalmışlığın, yeryüzüne verdiği rahatsızlığın burukluğu. Ve acziyet, çaresizlik, titrek, kırılgan, buruşuk parmaklardaki güçsüzlük. Biçare bir geç kalışın hüznü yudumlanıyor gözlerinde.
Gitmek mühim, gitmek zaruri, gitmek farkında olmadığımız ihtiyaç. Yakına gitmek, uzağa gitmek, gurbete gitmek, eve gitmek, benliğe gitmek. Gidiş olduktan sonra, gidilecek yer vardır nasılsa...
Bazen bağıra çağıra, bazen ağlayarak, bazen şen şakrak, bazen bir suçlu gibi sessiz ve utanmışçasına... Ama gidiş var mutlak, yolculuk, seyahat; ha içe, ha dışa doğru! Ha yarına, ha düne...
Gitmeyi bilmek, beklemeyi bildiğimiz kadar. Bekleyene gitmek, bekletmeden gitmek. Bir tren vagonu şen şakraklığıyla, gökyüzüne yükselen ipini koparmış balon misali.
‘Eylül’ dedi mi mevsim, ‘gidiş’ yazar karşısında, dönüşü ‘açık’ bir seyahat bileti gibi heyecanlandırır bileni. Kaçar gibi gitmek; yazdan, aşktan, ihanetten, nefretten, hazirandan, temmuzdan, ağustostan... Koşar gibi, uçar gibi gitmek.
Şehrin kalabalığından yalnızlığa, insanın yalnızlığından yeşilin, mavinin kalabalığına, engin bir okyanusa dalar gibi gitmek üstelik heyecanla. Günlere, çimlere basar gibi basarak gitmek, bulutlara; merdivene çıkar gibi çıkarak gitmek mesela.
Zincirleri, halatları, kabukları kırarak, yaraları iyileştirmek, derin ve uzun kış gecelerine hazırlanmak için uygun adımlarla: Tutsaklıktan hürriyete, bunaltıdan huzura.
Mevsim eylül, gidiş mevsimi. Okula, şehre, gurbete... Mevsim gidiş mevsimi solgun yapraklara. O yapraklar ki, hangi istasyona götüreceğini bilmeden binerler rüzgarlara! Ama gidiştir aslolan, durak önemsiz, menzil mühim değildir.
Yüksek gökdelenlerden, yüksek dağlara, nemli bodrumlardan ıslak mağaralara gitmek de olabilir mesela. Kirletilmiş renklerden; saydamlığa, pörsümüş tonlardan; gökkuşağının ana tonlarına... Sıkışıp kalmadan, ezilip erimeden kendi duvarlarımızın arasında.
Gitmek, yanına ‘üç’ değil, ‘hiç’ bir şey almadan, mülksüzleşip, eşyasızlaşarak. Eller cepte, dudakta ıslık, gözlerde sevdaya, sevgiliye ait ışıltılarla gidiş.
Gitmek, Ahmet Telli’nin dediği gibi;
‘Misafirin iyisi, makbulü; gitme zamanını bilendir’ dememişler boşuna. Vaktinden önce gidişler nezaketsizliktir ev sahiplerine, gereğinden fazla kalış da görgüsüzlük ve zulüm.
Televizyonda bilmem kaç yaşında bir nine var, dünyanın en yaşlı kadınıymış, teşhir ediyorlar antik bir eşya gibi. Çekik gözlerine baktım da, gereğinden fazla kalmışlığın, yeryüzüne verdiği rahatsızlığın burukluğu. Ve acziyet, çaresizlik, titrek, kırılgan, buruşuk parmaklardaki güçsüzlük. Biçare bir geç kalışın hüznü yudumlanıyor gözlerinde.
Gitmek mühim, gitmek zaruri, gitmek farkında olmadığımız ihtiyaç. Yakına gitmek, uzağa gitmek, gurbete gitmek, eve gitmek, benliğe gitmek. Gidiş olduktan sonra, gidilecek yer vardır nasılsa...
Bazen bağıra çağıra, bazen ağlayarak, bazen şen şakrak, bazen bir suçlu gibi sessiz ve utanmışçasına... Ama gidiş var mutlak, yolculuk, seyahat; ha içe, ha dışa doğru! Ha yarına, ha düne...
Gitmeyi bilmek, beklemeyi bildiğimiz kadar. Bekleyene gitmek, bekletmeden gitmek. Bir tren vagonu şen şakraklığıyla, gökyüzüne yükselen ipini koparmış balon misali.
‘Eylül’ dedi mi mevsim, ‘gidiş’ yazar karşısında, dönüşü ‘açık’ bir seyahat bileti gibi heyecanlandırır bileni. Kaçar gibi gitmek; yazdan, aşktan, ihanetten, nefretten, hazirandan, temmuzdan, ağustostan... Koşar gibi, uçar gibi gitmek.
Şehrin kalabalığından yalnızlığa, insanın yalnızlığından yeşilin, mavinin kalabalığına, engin bir okyanusa dalar gibi gitmek üstelik heyecanla. Günlere, çimlere basar gibi basarak gitmek, bulutlara; merdivene çıkar gibi çıkarak gitmek mesela.
Zincirleri, halatları, kabukları kırarak, yaraları iyileştirmek, derin ve uzun kış gecelerine hazırlanmak için uygun adımlarla: Tutsaklıktan hürriyete, bunaltıdan huzura.
Mevsim eylül, gidiş mevsimi. Okula, şehre, gurbete... Mevsim gidiş mevsimi solgun yapraklara. O yapraklar ki, hangi istasyona götüreceğini bilmeden binerler rüzgarlara! Ama gidiştir aslolan, durak önemsiz, menzil mühim değildir.
Yüksek gökdelenlerden, yüksek dağlara, nemli bodrumlardan ıslak mağaralara gitmek de olabilir mesela. Kirletilmiş renklerden; saydamlığa, pörsümüş tonlardan; gökkuşağının ana tonlarına... Sıkışıp kalmadan, ezilip erimeden kendi duvarlarımızın arasında.
Gitmek, yanına ‘üç’ değil, ‘hiç’ bir şey almadan, mülksüzleşip, eşyasızlaşarak. Eller cepte, dudakta ıslık, gözlerde sevdaya, sevgiliye ait ışıltılarla gidiş.
Gitmek, Ahmet Telli’nin dediği gibi;
“Gitmek. Bir hançeri inceltip
Okyanusa daldırmak isteği
Ya da düşebilmek atlasların
Dışına ki ey kalbim
Yalnızsın bu yolculukta da.
Gitmek. O kaos duygusu, aklın
Sarsıntılarla yorgun düşüşü
Bilincin kamaşması belki de.
Rehin bırakılacak bir şey yok
Unuttuklarından başka.
Gitmek. Bir büyü gibi saran
Ağrılar yumağı, kışkırtılmış
Düşlerdir ki sen şimdi
Esirgeme kendini kalbim
Kederin o derin yalnızlığından”
Marifet gitmeden önce gitmeyi bilmekte!
Ki yakındır gidişler...

Gitmeyi iyi bilirim,beklemeyi bildiğim kadar.
YanıtlaSilBeklersin,imkansızlığı,acabaları,belkileri beklersin.Heyhat hiç gelmezler.Onlar çoktan gitmişlerdir bile.Umutlar hayal kırıklıklarına dönüşür.Bir fanusun içine girip uyumak istersin.Uyandığında her şeyin geçtiğini,yaşadıklarının sadece kötü bir kabus olduğunu görmek istersin.Korku filmlerindeki gibi,insanların aniden birer canavara dönüştüğü bir kabus.Ne çareki her şey gerçektir.Gitmek,kurtulmak istersin.Gitmişken adamakıllı gitmek istersin,dua edersin al beni diye,kabul olmaz.
Sonra hayal kırıklığı koyu bir nefrete dönüşür.Kırılma noktasıdır bu.Öfkelisindir, göremediklerine,değiştiremediklerine,haketmediklerine,nankörlüklere öfkelisindir.Gözün kararır,damarlarından kanın çekilir.Zaman intikam zamanıdır,terketme,gitme
zamanıdır.Aslında ne kadar kolay vazgeçilebilir olduklarını tokat gibi patlatma zamanıdır.Zor olan çekip gitmek değil,giderken kaybettiğin yılları geri alıp,yanında götürememektir.Koca bir geçmişe,koca bir geleceğe mal olan yıllar.Köprüleri yakar gidersin.Gitmek intikamın olur...Leyla D.
beklemeyi bildiğimiz kadar. Bekleyene gitmek, bekletmeden gitmek. Bir tren vagonu şen şakraklığıyla, gökyüzüne yükselen ipini koparmış balon misali.
YanıtlaSilyazı ekleneli çok olmuş ben bugün karşılaştım,tefavuk oldu biraz.belki de bugün okumam gerekiyordu,doğru tarih bugündü.şu zamanlarda ben çok düşünüyorum gitmek üzerine.
YanıtlaSil-den gitmek,-e gitmek her haline uydurmaya çalışıyorum ismin.olmuyor,yapamıyorum.evet 'misafirin makbulü,gitme zamanını bilendir',evet 'vaktinden önce gidişte nezaketsizliktir ev sahibine'' peki bu ince çizgiyi nasıl ayırt edeceğim? kaç yaşına gelirsem geleyim,hep düşüneceğim ya erkense gitmek için? ya geç kaldıysam? ya ben kalmak istiyorsam ama ev sahibi gitmemi bekliyorsa? bir sürü soru.
tamam bu bedende bu dünyada misafirim gün gelecek gideceğim ki O'ndan geldim O'na gideceğim,ne güzel olacak.ama ya şimdi,burda ben bir yürekten nasıl gideceğim,bir yüreğe nasıl gideceğim?
keşke gitmek diye bir söz olmasa diye düşünüyorum bazen.düşünüyorum ve her zaman olduğu gibi çok düşündüğümde saçmalıyorum. hiçbir zaman kipine çekimlenmese,hiç uymasa fiillerin çatısına, ne bileyim belki daha az canımız yanar diyorum,'gitmek' öyle kalakalsa sözlüklerin bir kenarında,unutulsa kendi kendine yaşlansa.sonra gitmeyi isteyenlerin olabileceğini düşünüyor,nasıl da bencilsin diyorum kendime.bilmiyorum,öyle işte.
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
YanıtlaSil