28 Mayıs 2009 Perşembe

Cehalet bir ilmek boyunlarımızda!

Klişe tesbitlerimizden en birincisidir; “Eskiden böyle değildi! Bu kadar ahlaksızlık, bu kadar cehalet, bu kadar suç yoktu…”

Belki kısmen doğru olsa bile tespitin babasını ıskalayan bir saptamadır bu. Esas sıkıntı toplumun ahlaki ve etik değerlerinin aşağı doğru inmesinde değil, kontrolsüz iletişim aparatlarının inanılmaz bir cehalet ve vurdumduymazlık ile bu meselelere dalışındadır sanırım. Eskiden de cinayetler işleniyordu şüphesiz, eskiden de ahlaksızlıklar –belki bugünkü kadar olmasa da- vardı. Geçmişle günümüz arasındaki tek fark iletişimin hızı ve mahremiyet tanımamasıdır. Bugün yetkin olan olmayan, meselenin bilincinde olan olmayan bir çok insan salt “izlenilirlik” kaygısı ile iletişimi adeta bir zehir gibi toplumun damarlarına zerk ediyorlar.

Memleketteki her olumsuz gelişmede sağa sola ‘eğitim şart’ mottosuyla bindirmek işin en kolay yanı. Bir sefer yüzde yüz gerçek değildir bu tespit. Yapılan ahlaksızlıklara, işlenen cinayetlere, hırsızlıklara, yozluklara, suçlara bakıldığında kahramanların tamamının eğitimsiz-cahil insanlardan oluştuğu söylemek gerçeği inkar etmek anlamına gelir. Bu durumda önümüze bir ‘gerçek cehalet’ kavramı çıkıyor ki, o bambaşka bir bahis konusudur sanıyorum: Kimdir gerçek cahil? Erdemi, ahlaki ve vicdani değerleri üst düzey olan bir köylü mü, yoksa elindeki diplamalara, toplum katmanındaki üst düzey yerine rağmen her türlü madrabazlığı, ahlaksızlığı, kimi zaman, cinayeti, rüşveti, irtikapı işlemekte beis görmeyen eğitimli insan mı? İşin bir de eğitim ile öğretim arasındaki fark kısmı var ki, bu bizi bambaşka bir noktaya götürür.



Müge Anlı –muhtemelen- lisans düzeyinde formasyon almış, senelerden beri medya sektörünün içinde, boşanmış olmasına rağmen anne olan, aile kavramını bilen, aile kurumunu içinde yaşamış bir kişi. Muhtemelen bahsini ettiğimiz tüm olumlu ve olumsuz değerlerin farkında. Dahası bunları öğretmen düzeyinde başkalarına öğretecek derecede bildiğinden eminim. Ama stüdyosuna aldığı birkaç insanı yakaladığını düşündüğü bir reyting damarından dolayı birer kobay faresi gibi her gün kafesin bir köşesine sıkıştırıp, onlardan mesleki rant elde etmeye kalkışması az bir ahlaki yozluk mudur?


Patrick Hamilton 1935 yılında bir oyun yazdı. Yaşanmış bir olaydan çıkarak yazdığı oyuna ‘Rope-İp’ ismini verdi. Oyun, bir arkadaşlarını öldürüp sandığa saklayan bir grup gencin, sandığı –mecburen- yemek masası olarak kullanmasını anlatıyordu. Daha sonra (1948) ünlü gerilim filmleri yönetmeni Alfred Hitchcock tarafından filme de alınan Rope, bir cinayete ortak olan insanların yaşadığı vicdanı savrulmaları ve suça ortaklığın getirdiği manevi ağırlığı şahane şekilde anlatıyordu. Kaderin garip cilvesine bakınız ki usta yönetmen bu filminde o güne kadar hiç yapılmayan bir şeyi yapmış, filmin tamamını tek planda, hiç kesmeden çekmişti.


Müge Anlı’nın bol miktarda ucuz kurgu efektleri ve müzik kullanarak yaklaşık 45 gün stüdyodan yaptığı şey Rope filminin ‘remake’i yani ‘tekrarçekimi’nden başka bir şey değil gibiydi. Fark şuydu; Hitchcock bir film yönetmeniydi, Anlı’nınki ise bir televizyon programı. Üstelik Hitchcock olayları anlatırken Anlı’nın yaptığı gibi ‘Author’ edasıyla kimsenin başına vurup, erdem ve ahlak zabiti kisvesine bürünmüyordu.


Sabahın karga kahvaltısı saatinde herhangi bir pedagojik kaygı duymaksızın, bırakınız çocukları, kocaman insanların bile (buna Anlı’nın kendisi de dahildir) gerçekliği algılayıp ayırt edemeyeceği bir formatta yozluk ve çürümüşmüşlüğü program adı altında izleyicinin üzerine boşatmak in az işlenen konular kadar çirkin, yakışıksız; tehlikeli ve suç (olması gerekiyor)dur.


Acı ki, olayı bir film öyküsü gibi özetlemek durumundayım; Dilber isimli bir anne Ümit isimli bir baba… Ve kayıp bir çocuk; ismi Muhammed… Baba umarsız ve saf (temiz değil) … Eşinin fuhuş yaptığını duyduğu halde inanmıyor. Anne cahil, baba cahil. Babaanne, dede, kayın birader, baldız, komşu, arkadaş… Hepsi aynı sefalet perdesinin kahramanları. Müge Hanım böylesi bir tabloda gardı düşmüş boksöre girişir gibi girişiyor. Oysa kayıp bur çocuk var, program formatı da bu olması lazım! Kayıp insanın bulunması için çaba lazım sözde! Ama özel hayata dair karpuzlar vuruluyor yere ve çekirdekleri ayıklanıyor günler ve günler boyu.
Sonradan öğreniliyor ki, çocuk ilk günden öldürülmüş ve cesedi bir tarlada çürüyor. Tıpkı ilk filminde sandığın içindeki ceset gibi. Stüdyodaki kendini en bilgili zanneden sunucu, avukat ve akademisyen dışında neredeyse herkes aslında kayıp filan olmadığını biliyor. Katil ve suç ortakları rol kesiyor, sunucu ve kanal reyting damıtıyor.



Bu nasıl bir pejmürde kurgudur!


Sorun eğitimsizlik değil kanaatimce, cehallettir farklı boyutlarıyla. Ve o cehalet ki bir ip gibi boyunlarımızda sıktıkça sıkıyor fondotane bandırılmış boyunlarımızı…


Yazık ki ne yazık!

2 yorum:

  1. Merhaba Nedim Bey, blogunuz sık kullanılanlar çubuğumdadır ve neredeyse buradaki bütün yazılarınızı okudum.Kaleminizin gücünüze diyecek yok; ama bu yazınızı hayretler içinde okudum.Yanlış anlaşılmasın asla içerikle değil eleştirim, sizden hiç beklenmeyecek şekilde çok bariz anlatım bozukluğu yapmışsınız yer yer...Üstüme vazife değil ; ama ben yine de bunları belirtmek istedim.Örneğin daha ilk cümlede başlamışsınız anlatım bozukluğuna: "Klişe tesbitlerimizden en birincisidir." (Bu cümlede "en" fazla...Birincinin en'i olmaz.) Müge Anlı –muhtemelen- lisans düzeyinde formasyon almış, senelerden beri medya sektörünün içinde, boşanmış olmasına rağmen anne olan, aile kavramını bilen, aile kurumunu içinde yaşamış bir kişi. (Boşanmış olmasına rağmen anne olan mı :))))Müge Anlı boşansa da boşanmasa da çocuğu olduğu için annedir zaten...Kocasından boşnamış olması onun annelikten de feragat edeceği anlamına gelmiyor değil mi?)Oyun, bir arkadaşlarını öldürüp sandığa saklayan bir grup gencin, sandığı –mecburen- yemek masası olarak kullanmasını anlatıyordu. (bir arkadaşlarını öldürüp ifadesinde de anlatım bozukluğu var.Bir arkadaşlar diye bir tamlama Türkçenin söz dizimine uygun olmayan bir tamlama...Bir arkadaşını olmalıydı...)Daha pek çok anlatım bozukluğu var bu metninizde...Lütfen biraz daha dikkat !!!

    YanıtlaSil
  2. Sevgili Muhtesip;
    eleştirilerinizden (bazıları haksız da olsa) istifade ettim. bunun için minnettarım. gerçi, asla bu tür karşılıklı söz yarışından hazzetmem ama bir iki hususu da ben izah edeyim. Birincisi,birincinin 'en'i olur, çünkü değişken birinci olabilir, mutlak birinciden bahsetmiyoruz.Söz gelimi Lemalar'da şöyle bir cümle okursunuz: "Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir." (24. Lem'a)Keza bazen kuvvetlendirmek için de aynı kelime kullanılabilir, 'Hâli bir boşluk' der mesela yazar. 'Hâli'nin kelime karşılığı 'boş'tur, yan yana koyduğunuzda 'Boş bir boşluk' diye okunur ki, yanlış gelebilir.
    Annelik kavramı da benzer bir amaçla kullanıldı, her çocuğu olana anne denilemeyeceğine dair vurgu yapmak istedim ama sanırım tam anlatamadım.
    Hitchcock'un filminde katiller var, katil değil, dolayısıyla ortak arkadaşları oluyor.
    Elbette ki vardır hatalar ve keşke hep sizin gibi ikaz edip, düzeltenler çıksa. Daha fazla dikkat edeceğimden emin olabilirsiniz. Elinize sağlık.

    YanıtlaSil