Önce hemen hemen bütün medyanın yanlış yazdığı bir bilgiyi tashih ederek başlayayım. Mehmet Tanrısever, Yücel Çakmaklı’nın teorisyenlik ve ilk pratiğini yaptığı Milli Sinema akımına ikinci sıçrayışını yaptıran bir yapımcıdır. Birçok gazetede yazdığı gibi Minyeli Abdullah filminin yönetmeni değil, yapımcısıdır. Sadece bu değil tabi, Çizme, Sürgün, Benim Zaferim gibi sinema filmlerinin de yapımcısıdır. Yönetmen olarak tek sinema filmine imza atmıştır; Sürgün. Hür Adam yönetmenlik kariyerinin ikinci eseridir.
Büyük insanları filme almak kolay iş değil. Bazen kariyeri riske atan bir cesaret ister. Çağrı filminin en büyük başarısı şudur bence: Son dinin peygamberini filme almak, üstelik bunu kahramanı göstermeden yapmanın zorluğunun yanı sıra, kırk bin fırkaya bölünmüş bir ümmetten neredeyse hiçbir itiraz almayan bir film olması. İşte Mustafa Akad’ı ve Çağrı’yı büyük yapan şey budur.
Bu nedenle Mehmet Tanrısever’i ilk başta cesaretinden dolayı kutlamak gerekir. Türk sosyal, siyasal ve manevi tarihinde önemli bir rolü bulunan bir şahsiyeti filme almak büyük cesarettir.
Açık söyleyeyim, bir kesim adına tam da umudu kestiğim anda ortaya çıktı Hür Adam filmi. Gerçi hepiniz konuya aşınasınız ama ben yine de filmin konusun anlatayım: Geçtiğimiz yüzyılın sonlarında Anadolu’nun küçük bir köyünde bir Kürt çocuğu dünyaya gelir: Mirza oğlu Said. Ateşîn zekası, cevvaliyeti ve ilme olan yatkınlığı ile kısa sürede ünü, bulunduğu bölgeyi çok çok aşar. Yönetmenin kamerası da Küçük Said’in annesiyle yaptığı ‘Ay tutulması’ diyalogu ile başlıyor. Ve bir yol hikayesine dönüşüyor adeta. Milli Mücadele yılları, 1. Dünya Savaşı, esaret, Rusya, Avrupa, İstanbul, Ankara ve tehlikeli bulunmasıyla başlayıp, on yıllarca süren sürgün ve hapis hayatı. Molla Said’in öyküsü bu…
Hür Adam, bundan yaklaşık 20 yıl önce filme alınmaya niyet edilmiş ancak ‘yetkinlik’ konusundaki hassasiyet neticesiyle ertelenmiş bir film. Şimdi karşımızdaki filmi izleyince anlıyoruz ki, Mehmet Tanrısever çok doğru bir tasarrufta bulunmuş. Zira Hür Adam, teknik, estetik ve anlatım olarak oldukça olgun bir sinema diline sahip. Filmin üzerinde koparılan fırtınanın ideolojik kaygılardan kaynaklandığını çok iyi biliyoruz. Böyle olması da çok normal bence.
Film tablolar halinde Bediuzzaman’ın hayatını biyografik olarak anlatırken, sıklıkla Flash Back/geri dönüşlere başvuruyor ve ayrıntılara giriyor. Meseleye muttali olanlar için yeni ya da farklı bir şey yok. Ama kitap sayfalarında okuduğumuz bir mücadele ve aksiyon insanının görsel kurgusu var karşımızda.
(Metin Çamurcu ve Mevlüt Koçak. Hür Adam başarısını biraz da bu iki usta sinemacının sürekli sette olmasına borçlu)
Her ne kadar Mustafa Kemal ile karşılaştıkları 1-2 dakikalık plan yüzünden bir bardak suda fırtına kopartılsa da, aynı zamanda sosyal ve epistemolojik bir dönem tasviri de var filmde. Yapılan zulümler, çekilen çileler, müheykel bir vecd, tevekkül ve yenilmez bir iradeye bir kez daha şahit oluyoruz.
Başroldeki Mürşit Bağ müthiş bir tercih olmuş. Sadece fiziksel benzerlik değil, bakışıyla, jest ve mimikleriyle Bediuzzaman’ın ruhunu başarılı bir şekilde izleyiciye geçirmeyi başarıyor deneyimli oyuncu. ‘Oyun verme’de zaman zaman aksamalar olsa da, filmin sair oyuncuları da çoğu kez başarılı. Tanrısever hiçbir akademik alt yapısı olmamasına rağmen, fıtri bir sinemacı yeteneğine sahip olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Ancak kamera arkasındaki Metin Çamurcu ismini de burada zikretmek gerekiyor.
Neredeyse 70 yıllık bir zamana dilimini anlatmak çok zordur. Zaman sıçramaları, fiziksel ve ruhsal değişimleri, dönüşümleri izleyiciye aktarabilmek her sinemacının harcı değildir. Hür Adam bu zorluğun altından başarıyla kalkıyor.
Nakisaları, küçük hataları yok mu filmin? Elbette var! Ancak bunların hiç biri filmin genel kalitesini etkilemiyor.
Filmin 3 saate yakın süresi başlı başına bir handikap bence. Bu kadar uzun bir filmin, finaline yakın sahnelerdeki diyalogların belki biraz daha kısaltılması gerekirdi. Sonra, ani sahne ve zaman geçişleri yer yer ‘eklektik’ bir görüntü arz ediyor. Bu açıdan bakınca yoğun bir kolaj hissi yaşıyor insan. Ve dramatik bir öyküye sahip olmadan, biyografik bir hayatın peşine düşüş de klasik sinema izleyicisine biraz ağır gelebiliyor. Kahramanın ’15 gündür aç ve susuz bıraktılar’ derken sakal tıraşlı olması gibi birkaç hata olsa da, dediğim gibi bunlar çok önem arz etmiyor.
Bir tek şey için yandım açıkçası. Muhteşem final sahnesinden sonra keşke bir epilog konulsaydı. Aslında ilk baştaki ‘voice over’ buna imkan da tanıyordu. Hani ağacın üzerindeki o görkemli sahneden hemen sonra siyah kadrda, Üstad Bediuzzaman’ın ömrünün ne kadarının hapiste geçtiğini, kitaplarının nerelerde ne kadar satıldığı, kaç ülkede yayınlandığı filan yazılsaydı, zulmün ne kadar şedit olursa olsun ‘hak’ olanı engelleyemediğini daha çarpıcı görürdük.
Hür Adam, yitirmeye başladığım umudumu tekrar yeşertti. İstanbul 2010 gibi muhteşem bir fiyasko sonrasında epey iyi geldi.


Belki yıl(lar) oldu sinemada film seyretmeyeli. Ama şimdi, bu filme gitmek üzerimize vacib oldu. Bu yazı(lar) da vesile oldu. Allah razı olsun.
YanıtlaSilHacı Veyis Efendi:
YanıtlaSil"İnsan Allah'a kul olunca, esaretten kurtulur. Kullara kul olmaz. Nefsine, paraya, mesleğine, şuna buna kul olmaz.
Oğlum, hakiki hürriyet, Allah'a kul olmaktır.
Allah'a kul olan, ne kimseden korkar, yılar; ne de kimseye minnet eder. İnsanların vazifesi Allah'a kul olmaktır. Kulluğun ruhu da, evladım, ihsandır.
Ali Ulvi Kurucu- Hatıralar 1 (sayfa:139)
Malum program ve orada olanlardan sonra filme gitmekten vazcaydım.
YanıtlaSil