İki soru ile başlamak isterim.
İnsanın öyküsü nerede başlar? Doğumunda mı? Ebeveyninin doğumunda mı? Yoksa geçmişe, en başa mı gitmek lazım her birimizin kişisel öyküsünün başlangıcı için?
Acı.. Çeker misiniz sıklıkla? Bedensel yaraların yol açtığı ağrılı acılardan bahsetmiyorum, ruha açılan yaraların verdiği acılardan söz ediyorum. Peki ne kadar büyük olursa olsun acınız, daha büyüğünün olabileceğini düşünür müsünüz hiç?
Bazı filmler vardır, afişleriyle, ismiyle, oyunculuklarıyla ketumdur. Eğer özel bir ilginiz yoksa ele vermezler kendilerini. Ve biz gömülü hazine üzerinden yürüyüp giden defineci bahtsızlığıyla geçer gideriz yanlarından.
Denis Villeneuve imzalı Incendies- İçimdeki Yangın tam da böylesi bir film. İddiasız afişi, bilinmeyen oyuncuları ve neredeyse sıfıra yakın tanıtımıyla ıskalanması çok yüksek olan bir başyapıt. Film bir göç sanatçısı olan Wajdi Mouawad’ın oyunundan uyarlama. Beyrut kökenli olan yazar, kendi çocukluk döneminde her yerinden kan, barut ve acı fışkıran anavatanına dair muazzam bir post-modern tragedyaya imza atmış.
İçimdeki Yangın genel anlamda bir ‘yol’ filmi aslında. Hikayesi ise pek sık rastlanan cinsten değil: Kanada’da yaşayan Lübnan kökenli Nawal Marwan ölümünden sonra bir vasiyet bırakır. Vasiyetinde ikiz çocukları Jeanne ve Simon’dan anavatanlarına gidip, o güne kadar habersiz oldukları ağabeylerini ve babalarını bulmalarını ve açılmasını istemediği mektupları onlara vermelerini ister. Nawal, çok dokunaklı bir veda mektubu da bırakmıştır evlatlarına. Çok açıklayıcı olmasa da, geçmişinde büyük günah ve kabahatler işlediğini, bu nedenle gerçek ortaya çıkana kadar mezar taşının dahi olmaması gerektiğini yazmıştır.
Aynı zamanda ikiz olan kardeşler yola çıkarlar. Bu arada film bizi paralel kurgu ile Nawal’in hikayesine de götürür. Daha gencecik bir kız iken bir Müslüman’a gönül vermiş ve ondan hamile kalmıştır. Ağabeyleri çocuğunun babasını öldürürler. Babaannesi ise doğurduğu gayrımeşru bebeğini bilinmeyen bir yetimhaneye bırakır. Aslında bu durum Nawal’ın hayatındaki en yüzeysel acıdır. Çok daha beterini yaşayacaktır genç Hıristiyan kadın. Önce dayısının barışçıl gazetesinde çalışır. Lübnan karışıktır. Faşizm ve komünizm her ülkeyi böldüğü gibi, kendi ülkesini de bölmüştür. Müslümanlardan da, Hıristiyanlardan da aşırı milliyetçiler vardır ve adı konulmamış bir iç savaş yaşanmaktadır. Nawal öğretmenliğini yaptığı evde aşırı milliyetçi Hıristiyan milislerin liderini silahla öldürür.
İnsani şartların berbat olduğu bir hapishanede 15 yıl geçirir. İşkence, tecavüz ve bilumum insanlıkdışı muamelenin yapıldığı 15 yıl.
Nawal’in çocukları günümüz Lübnan’ına annelerinin izini aramak için gittiklerinde, 35 yıl öncesiyle bugün arasında çok da fazla şeyin değişmediğini, acıların öfkeyi taze tutmaya yaradığını yaşayarak görürler. Ne var ki, bir ülkenin kendi trajedisinden bireysel bir dram damıtılmaktadır.
İçimdeki Yangın finale doğru ilerledikçe, insanı düğüm düğüm eden acılara da gömüyor. Bir yandan çocuklar kendi gerçeklikleriyle yüzleşirken diğer yandan, nasıl bir kötü kaderin kurbanı olduklarını fark ediyorlar.
Aslında anne Nawal’in mantığı basittir: Hayatın bana öğrettiklerini ben de düşmanlarıma öğreteceğim… Fakat son tahlilde öğrenen ve iki büküm olan düşmanları değil, kendi çocukları da olacaktır.
Film her ne kadar ana tema olarak kendine ‘barış ekseni’ni seçip, ‘Önemli olan barış, inancın önemi yok’ dese de, inançların, ideolojilerin öncelikli olarak kendi insanlarını nasıl kurbana dönüştürebildiklerini şahane anlatıyor. Filmin en kötü karakteri bile, bir noktadan sonra ‘kurban’ konumuna itiliyor.
İçimdeki Yangın, anlatımıyla da, popüler sinema formatının epey dışında. Her bir epizot bambaşka bir acıyı yakınlaştırıyor izleyiciye. Müziği, kamera kullanımı, resimleri ve ille de oyunculuğu muazzam bir film. Anlattığı mekanların gerçekliği çok sarsıcı, hikayedeki buluşlar inanılmaz etkileyici ve yalın. Muhteva o kadar derinden etkiliyor ki insanı, bir süre sonra tüm diğer faktörler önemsizleşiyor. Ve bir yerlerinde şöyle diyor replik: Gerçeklerin karşısında herkesin susması gerekir!
Filmin zaaflarından birincisi, anlattığı hikayenin genel siyasi tablosu hakkında cimri davranması. Bölgeye ve tarihe hakim olmayan biri için hikayeden kopmaya neden olabilecek ciddi bir tehlike bu aslında.
İçimdeki Yangın, tutucu bir bakış açısıyla bakıldığında bu kadar rahatsız edici gerçeği anlattığı için pek makbul sayılmayabilir. Ama şahsen öyle düşünmüyorum, yeryüzündeki neredeyse tüm kötülükleri yapaylığa kaçmadan tek hikaye içinde eritebilmeyi başarıyor. İhanetten, intikamdan, tecavüzden, sadakatten, şeytanilikten, saflıktan ve daha bin türlü şeyden bahsediyor. Her katmanda bir başka acı çıkıyor karşımıza ve bunu izleyiciye yadırgatmadan veriyor film.
"Çocukluk, insanın boğazına oturan yumru gibidir kolay kolay yutulmaz” diyor İçimdeki Yangın… Film bittiğinde boğazınızda kocaman bir yumruğun sıkıştığını hissediyorsunuz ve ruhunuz okkalı bir tokat ile sarsılmış şekilde akıyor filmin son jeneriği.
Değişik festivallerden toplam 11 ödül almış olan İçimdeki Yangın’ın İstanbul Film Festivali kapsamında da gösterildiğini hatırlatalım.


Ben bu filmi izleyemem,yazınızı/konusunu okurken bile kalbim sıkıştı...Acılara tahammülümü yitireli hayli oldu...L
YanıtlaSilFilm az önce bitti. Saat gecenin üçbuçuğu olmuş. Artık yatmasam da olur. Gerçekten de anlattığınız gibi final insanı şoka sokuyor. Birden aklıma "Fe eyne tezhebûn? (nereye gidiyorsunuz?)" ayeti geldi. Kafam karma karışık oldu. Tevafuk mudur nedir bu filmle ilgili iki yazıyı aynı gün (bu akşam) okudum. Ardından filmi seyrettim, uykum kaçtı, ruhum sıkıldı...
YanıtlaSilDiğer yazı: http://umutrehberi.com (içimdeki yangın)
gerçekten gözden kaçmış bir filmdi ama sizin vesilenizle izlemiş oldum. filmi anlatmak için 'acı' kelimesi çok basit, 'dram'sa çok yüzeysel kalıyor. bence filmi en iyimser şekilde, doğunun bağrından kopmuş bir ağıt şeklinde tanımlayabiliriz.
YanıtlaSilçektirilen acılar ,yapılan zulümler vs. bunları lanetliyor da herkes, peki ya farketmeden,dolaylı yoldan,düşünmeden,düşünemeden çektirmiş olduğunuz acılar.....
YanıtlaSilm.t.
Sorular, sorular....
YanıtlaSilErkek çocuk başlarda neden isteksiz davranıyor? Annesi onu her gördüğünde tecavüzcüsünü hatırladığı için, Simon hep ikinci planda kalmış, ezik yetişmiş olabilir mi? Bir kadının tecavüz sonucu doğurduğu çocuklarına bakışı nasıldır acaba? Kız veya erkek olması fark eder mi? Yönetmenin (yazarın) olayı bu şekilde kurgulaması bilinçli mi, tesadüf mü?
Gerçeği öğrendiğinde neden kızına babasını, oğluna abisini arattırıyor acaba? Baba ile oğulun ilk başta karşı karşıya gelmesini istemiyor olabilir mi?
Nasıl bir film eleştirisidir Allah'ım bu?Deli gibi filmi arıyorum şimdi...Bulup izlemeliyim, o kadar enfes bir üslubunuz var ki ve o kadar etki ediyorsunuz ki bana sizden aldığım ilhamla yazdığım lisedeki kompozisyon yarışmalarda birçok 1.lik kazandım.Blogunuzun müdaviyim, sadece blogunuzun mu Zaman'da da en favori yazarımsınız, sizi cidden çok seviyorum...
YanıtlaSilkesınlıkle bir an önce bulup izlemek lazım.sizin yorumlarınızı ve yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum.yazısını okumadan geçemediğim takdire şayan yazar.
YanıtlaSil