![]() |
| Hayatının son dönemini tabiri caizse 'münzevi' yaşayan usta: Ömer Lütfi Akad. |
Türk Sineması Lumiere Kardeşleri’in ilk sinema gösterisinden iki yıl gibi kısa bir süre sonra İstanbul’da kendini gösteren sinema, buhranlı yollar olan 20. Yüzyılın başlarındaki tüm sıkıntılara rağmen, hızlı denebilecek bir ivme ile yayıldı.
Weinberg, Uzkınay gibi gösterim işinden sinemaya geçen filmcilerden kısa süre sonra yaklaşık 20 yıl Türk sinemasının nabzını elinde tutan Muhsin Ertuğrul’un hakimiyetiyle geçen Tiyatrocular Dönemi, Faruk Kenç’in sinemaya getirdiği yenilikçi bakış açısıyla Geçiş Dönemi yaşandı.
![]() |
| Türk Sineması için bir çok yeniliği barındıran Kanun Namına. Her ne kadar DVD üreticisi yönetmenin isminden bihaber olsa da, bir Ö. Lütfi Akad filmi! |
Bir imparatorluğun bakiyesinde kurulan modern Türk Cumhuriyeti bir yandan siyasal anlamda demokrasiye geçiş sıkıntıları yaşarken, diğer yandan hızla şehirlileşiyordu.
Sinema da bu gelişmeden nasibini alıyor ve gerek çekilen filmler, gerekse sinemanın yan sektörleri ile belirli bir aşama kaydediyordu.
Ancak tüm bunlara rağmen hala özgün bir sinemadan bahsetmek zordu.
1939 yılında patlak veren 2. Dünya Savaşı Türk Sineması üzerinde tarihsel bir etki bırakacaktı. Bu sadece Muhsin Ertuğrul’un temsil ettiği tiyatrocular döneminin bitişi değildi. Savaşın başlangıç tarihine kadar, Amerikan filmleri Türkiye'ye Avrupa üzerinden İtalya aracılığı ile geliyordu. Savaşın çıkışı ile artık bu yol kullanılamaz hale gelmişti. Amerikan sineması Türkiye gibi bir pazarı kaybetmemek için yeni bir dağıtım kanalı keşfetti: Mısır!
Sinemalarda gösterilen Avrupa ve Rus filmleri sayısı neredeyse sıfıra inince, bu boşluğu da doğal olarak mısır filmleri doldurmaya başladı. Hollywood filmleri zaten kabul gördüğü için bir sıkıntı yoktu. Ancak Mısır filmleri için özel bir durum vardı. Uzun yıllar bir eyaletimiz olarak kalan mısır, kültür ve sanat olarak kendi dünyamızdan çok izler taşıyordu. Ayrıca mısır filmlerinde anlatılan hikayeler gerek Muhsin Ertuğrul sineması, gerekse Faruk Kenç’in anlatmayı denediği köy filmlerinden çok daha yakın bulunmuştu.
Özellikle AbdulVahap’ın Aşkın Gözyaşları isimli filmi tam bir fenomen oldu ve günlerce kapalı gişe oynadı. Bu durum o dönemin siyasi iradesini önlem almaya itmekle beraber, Yeşilçam’ın melodram türünü keşfetmesine de neden olmuştu.
1946 yılı hem dünya hem de Türkiye açısından önemli gelişmelere gebeydi. milyonlarca insanın ölümüne neden olan ikinci dünya savaşı kesin olarak sona ermiş, ülkemizde de Demokrat Parti’nin kurulmasıyla çok partili hayata geçilmiş oldu.
Siyasi alanda yaşanan bu rahatlatıcı gelişmelere anında ayak uyduran sinema sektöründe birbirinin peşi sıra film şirketleri açıldı. Başta Erman ve Duru Film olmak üzere 10’dan fazla film şirketi sektöre katıldı. Aynı yıl Osmanlı Bankası’nda memur olarak çalışan bir genç de, yönetmen olarak olmasa da sektöre giriş yapmıştı: Ömer Lütfi Akad…
Şirket sayısının artması, belli kuruluşların oluşmasına ve bunun sonucunda sinemadan kesilen vergi oranlarının düşmesine de neden olmuştu.
Birbirini tetikleyen bu gelişmeler ile Türk Sineması hızlı bir ivme kazanmış ve çekilen yıllık film sayısı da hızla artmaya başlamıştı.
Muhsin Ertuğrul’un etkisini yitirmesinden sonra Türk sineması tiyatrocu olmayan kuşaktan beslenmeye başladı. 1948 yılında Lütfi Akad ve Orhon Murat Arıburnu, 1952 yılında Atıf Yılmaz, Metin Erksan ve Memduh Ün, 1954 yılında Osman Seden’in sinemaya girişiyle başlayan ‘sinemacılar Dönemi’ ilk yıllarında sansür, oranı düşürülmesine rağmen, vergi gibi nedenlerden dolayı özgün bir dil, biçim ve anlatım yakalayamasa da umut verici gelişmeler yaşanıyordu.
Günün değişen ekonomik ve toplumsal koşulları içinde bağımsız, özgün ve de sahici sinemacılar birer ikişer bu dönemde yerlerini alacaklardı. Lütfi Akad Türk sinemasının gelişim tarihi içinde çok önemli yeri ve gerçekçi bir kurtuluş savaşı filmi olan Vurun Kahpeye ile yeni sinema anlayışının ilk belirtilerini ortaya koyacaktı.
1952 yılında çekilen film sayısı, bir önceki yılı tam olarak ikiye katlayıp 62’ye çıkmıştı. Bunlardan dördünün yönetmeni Türk Sineması’na hem dinamizm ve de yepyeni bir bakış açısı getiren Ömer Lütfi Akad’a aitti.
Akad özgün bir yaşam öyküsüne dayanan Kanun Namına ile Türk sinemasına ilk gerçekçi kilometre taşını yerleştirirken, yıllardır anlatım aksaklıklarıyla özgün bir dil oluşturamayan Yeşilçam’a bir dil kazandırıyor, yeni soluk getiriyordu. Yaşayan tipler, gündelik olaylar ve doğal çevrenin kullanımı Kanun Namına'yı tarihsel süreç içindeki yerine oturtuyordu.
1955 yılında o dönem Kemal Film adına iş yapan Ömer Lütfi Akad, Herbert George Wells’in klasik romanı “The Invisible Man –Görünmez Adam”ı çekmek istediğini Osman Fahir Seden’e anlattı. Görüntü yönetmeni Kriton İlyadis ile oturup uzun uzun filmi nasıl çekecekleri üzerine ciddi anlamda kafa yormuştur usta yönetmen. Romanın kahramanını alıp İstanbul’a getirecek ve ‘Görünmeyen Adam’ metaforunda insanı arayacaktı Akad. Proje Seden’in aklına yatmasa da, filmin yapımcılığını üstenir Kemal Film. “Görünmeyen Adam İstanbul’da” adıyla çekilen film, karısı tarafından aldatılan asistan bir kimyagerin intikam hikayesiydi. Akad uğraşmasına uğraşmış, o yılların imkanlarına göre teknik ve görsel efektte sınırları zorlamış ve filmin geneline melodram kalıbı yerleştirmişti ama seyircinin hoşuna gitmemişti bu fantastik deneme.
Bu filmle birlikte "polisiye türdeki kent filmleri" furyasını başlatan Akad, 1955 yılında Yaşar Kemal'in senaryosunu yazdığı Beyaz Mendil'le ikinci büyük çıkışını yaptı. Attila İlhan'ın senaryosunu yazdığı Yalnızlar Rıhtımı o dönem büyük tartışmalara yol açacaktı. Yılmaz Güney'le 1967 yılında birlikte yaptığı Hudutların Kanunu, Akad sinemasının dönüm noktası oldu. Bu filmden sonra Türk sinema tarihinin en önemli üçlemesi olan Gelin, Düğün ve Diyet ile; Türkiye'de iç göç sorununu ele alan filmler yapan usta yönetmen 1964 ve 1974 yılları arasında 10'a yakın belgesel ve TV filmleri çekerek aktif kariyerine noktayı koydu.
![]() |
| Sadece Türk değil, belki de Dünya Sineması'nın en sağlam üçlemelerinden sayılabilecek seri: Gelin, Düğün, Diyet... |
Ömer Lütfi Akad, hikayeleri ele alış tarzı ve onları anlatımındaki yalınlıkla beraber o güne kadar stüdyoda dekor ve oyuncuların etrafında dolaşan kamerayı sokağa çıkararak Türk sinemasına devrim niteliğinde bir bakış açısı getirdi. Akad sinemasında bir dekordan söz etmek mümkün değildi; onun sinemasında mekan ve öykü vardı…
Akad’ın filmleri doğrudan veya dolaylı olarak politik, kültürel, sosyal, tarihi ve siyasi tonları içinde barındırdı. Akad, gerçi Türkiye Sinemasını teatral etkilerden kurtardı ama başlangıçtan itibaren Batı sinemasını taklit etmekten kurtulamayan Türk sinemacılarından biri oldu.
Lakin tüm bu etkileşimlere rağmen Ömer Lütfi Akad sinemasının ‘milli’ bir duruşu vardı.
Ömer Lütfi Akad, Türk Sineması açısından ‘çağ kapatıp yeni çağ açan’ bir yönetmendi. Tiyatrocular Çağı’nın hemen kabinde yaşanan ve bir tür Geçiş Dönemi de denilen çağı tamamen kapatmış, Türk sinemasına özgü bir dili ve anlayışı örnekleriyle göstermişti.
Akad sineması hakkında yapılan en iyi tahlillerden biri, çağdaşı ve meslektaşı rahmetli Halit Refiğ’den gelmiştir. Refiğ, Ulusal Sinema Kavgası isimli kitabında Akad’ın sinema serüvenini şu şekilde özetler: “Lütfi Akad usta, 15 yıl Batılı gibi nasıl film yapılacağını öğretmeye çabaladıktan sonra şimdi de Türk gibi nasıl film yapılacağını gösteriyor. Sinema üzerine düşünen ve yazanlarımızın Resnais'nin yahut Welles'in ustalıkları üzerine kafa patlatacaklarına Lütfi Akad'ın geometrik ölçüye varan sinema dili üzerinde durmaları, derin araştırmalara, uzun incelemelere girişmeleri gerekmektedir... Türk sinemasının Akad'dan öğrenecekleri batılı ustalardan öğreneceklerinden hiç şüphesiz daha çoktur."






Gazetede vefat haberini okur okumaz aklımda beliren ve beni iliklerime kadar ürperten ilk düşünce ''Ünlü bi yönetmen de olsan,padişah da olsan,imparator da olsan gidilecek yer aynı..O yüzden bişeyler yapmak lazım..ALLah rızası için bişeyler yapmak..Öldüğünü kimse umursamasa da belki,kimse tanımasa da,şöhret olmasan da..Bişeyler yapmak lazım.Belki de bu daha iyi..'' ALLah rahmet eylesin...
YanıtlaSil