8 Aralık 2011 Perşembe

Şimdi canavar benim!


Sam Peckinpah’ın kült filmi Straw Dogs – Köpekler’in tekrar çevrildiğini ve önümüzdeki günlerde ülkemizde de vizyona gireceğini öğrenince, açıp tekrar izledim. Enteresandır, bu film bana bir başka İngiliz filmini hatırlattı: Dead Man’s Shoes…

Yönetmenliğini İngilizlerin popüler isimlerinden Shane Meadows’un yaptığı 2004 yapımı film, baş rol oyuncusunun elinden çıkma bir hikayenin senaryolaştırmasıyla çekilmiş.

Filme geçmeden önce, her toplumda, özellikle küçük yörelerde yaşanan trajik bir ortak hatıraya değinmek isterim. Bilirsiniz; bazı mahallelerde spastik ya da zeka açısından geri çocuklar vardır. Ve bu çocuklar, sair çocukların kurbanı olurlar ilk olarak. Belki bu engellilerin hastalıklarını bilmeden ilerletir bedenen ve ruhen sağlam çocuklar.

Öyle değil midir? Mahallenin delisine en büyük zulmü yine mahalleliler eder. Üstelik bunu eğlence olsun diye yaparlar. Çocukken yapılanlar belki bağışlanır; ne bileyim kedi köpeğe eziyet etmek, zihinsel engelli biriyle kafa bulmak, çocuksu masumiyet içinde bir yere kadar –onaylanmasa da- kabul edilebilir bir şey.
Yaş ilerleyip, kemale erince, vicdanın kalibrasyonuna göre acı çekeriz geçmişi hatırladıkça.

Ama ya tüm bu müptezelliği büyükler yapıyorsa?


Ölüler ağlamaz!

Dead Man’s Shoes böylesi bir öyküden yola çıkıyor. Kahramanımız (aynı zamanda kurban) Anthony spastik bir gençtir. Çok sevdiği ağabeyinin gönüllü olarak orduya katılmasıyla, küçük bir İngiliz kasabasında yapayalnız kalır. Ne yazık ki yeni ve yanlış bir çevreye girer. Girdiği bu çevre mafya özentisi, 7 kişilik bir ayak takımıdır. Günler boyu onların eğlencesi olur. Her türlü eziyeti reva görürken epey eğlenir bu ayak takımı. 7 kişilik bir mafya özentisi çete. Kötü insanlar ya da kötülüğe susarak/tepkisizlikle ortak olan kem ruhlar…

Ve derken bir gün ağabey çıkagelir. Sıradan bir geri dönüş değildir, başlarda sebebini çok iyi anlamadığımız bir intikam dönüşüdür. Ki basit kötülere, kötülüğün ne demek olduğunu bizzat yaşatarak öğretecektir. Öyle ki, bir yerde, ‘sen şeytan mısın?’ diye sorduklarında, ‘Olmak isterdim’ diye cevap verir.



Nüfus açısından küçük muhitlerin kolektif günahları vardır geçmişlerinde. Küçük yerler ortak suçlar işlerler ve utanç verici bir suskunluk ile üzerini örtüp, hiç yaşanmamış gibi yaşamaya devam ederler genellikle. Vakta ki, bu iki yüzlü oyunu bozan biri dahil olunca o minimal hayatlara, hakikatin sert çeliği kesip biçer hoyratça her şeyi. Bedenlerinin ve beyinlerinin kontrollerini ellerinden alır.
Yönetmen Dead Man’s Shoes’da öyküyü gün gün ilerletiyor. İyi de ediyor kanaatimce.

Konuya hemen hakim olmamızı istemiyor, hatta en büyük ve şaşırtıcı öğeyi finale kadar saklamayı başarıyor da… Tozlu bir hatıra defterini usul usul okurcasına ilerliyoruz. Büyük bir merak ve yükselen bir öfke grafiğiyle. Bir ağabey için ‘koruyamamış olmak’ ne büyük bir vicdan yarasıdır anlatıyor bize film boyunca. Bu anlamda, filmin kurgusu çok başarılı.

Geçmişe yapılan dönüşler ile hem hikayeyi çözüyoruz hem de, yapılacak şiddet gösterisine haklı gerekçelerle hazırlanıyoruz adeta.

Masumiyetin nasıl hoyratça imha edildiğini, sarsılarak izliyoruz filmde. Bir yerinde ‘neden o?’ sorusuna şu cevap veriliyor: “Çünkü zayıftı, çünkü özürlüydü…” İnsanın nasıl gaddarlaşabileceğine müthiş örnekler vererek bir yerlere gidiyor film.

Dead Man’s Shoes, küçük beldelerde nasıl büyük günahlar işlenebileceğini şahane anlatıyor ve sıradan hayatlardan nasıl büyük hikayeler çıkarılabileceğine de güzel bir örnek sunuyor.

Film başrol oyuncusu ve öykünün sahibi Paddy Considine’nin babası Martin Joseph Considine anısına adanmış. Büyük filmlerde orta karar rollerden aşina olduğumuz Considine, çok büyük olmasa da başarılı bir portre çiziyor film boyu. Ama alkışın büyük kısmını kardeşi Anthony rolündeki Toby Kebbell hak ediyor kanaatimce. O kadar başarılı ki, bir ara oyuncu olduğunu unutturup, cidden spastik bir engelli izliyormuş gibi içimiz acıyarak takip etmeye başlıyoruz filmi.

Bir başka takdir de, müzikler için. Sıradışı müzisyen Aphex Twin     yapmış müzikleri. Başarısı film için yaptığı bestelerden çok, seçtiği şarkılar ve yerleştirdiği yerler. Müzik kullanımı o kadar başarılı ki Dead Man’s Shoes’da, sesi kısık izlense etkisi hiç olmayacak gibi geliyor insana. Tabii Aphex Twin’in aralara serpiştirdiği tema müzikleri de enfes. Hele ki, son kurbanın merdivende eşine yaptığı itiraf esnasındaki. Filmin duygusal atmosferini zirveye taşıyor.

Şayet intikam filmlerine dair bir literatür oluşturulsa Dead Man’s Shoes’un en tepeyi zorlayacağı muhakkak. Sıradan bir intikam filmi değil, öfkeden yumrukları sıktıran, boğaza düğüm üstüne düğüm attıran mühim bir film. Tabii, filmde zaman zaman rahatsız edici şiddet ve cinsellik içeren bazı sahneler olduğunu da ifade etmeliyiz.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder