Güzeldir sevdaya dair öyküler. Hele hasret, mücadele ve vuslat içeriyorsa. Masallar ki bu yüzden sevilir; destansıdır muradına erenlerin yürek okşayan hikayesi. Sevdanın her türü kalbi titretir, gözleri buğulandırır, duyguları okşar. İster insan insana sevdalansın, ister iki hayvanın bizim anlamadığımız bir dilde olsun sevdası ya da bir hayvan ile insanın öyküsü. Değil mi ki işin özü aştır, sevdadır, anlatılmalıdır. Ancak itiraf etmeliyim ki, Spielberg’ün “savaşa ve çocuğa dair söyleyeceği bir şey kalmamıştır” diye düşündüğüm için, son filmi War Horse-Savaş Atı’nı heyecansız bekledim. Zira ‘cin’ yönetmen bugüne kadar bu konularda ne varsa söylemişti. Hangi film E.T’den daha etkileyici bir çocuk vizörü olabilirdi ki. Hangi savaş filmi Er Ryan’ı Kurtarmak’tan daha sarsıcı sahneler içerebilirdi ki?
Ancak Savaş Atı, bütün önyargılarımı tuzla buz etti. Hınzır bir yönetmenin, ustaca altından kalktığı kendi çapında epik bir film ile karşılaşınca, hem şaşırdım hem de böylesi bir önyargıyla yaklaştığım için utandım. Hikayesiyle devam edecek olursak:
“I. Dünya Savaşı sırasında kırsal İngiltere ve Avrupa arasında geçen “Savaş Atı”, Joey adlı bir at ile onu evcilleştirip eğiten Albert adında genç bir adam arasındaki muazzam dostlukla başlıyor. İkili mecburen ayrı düşüyor. Atın savaş boyunca yaptığı sıra dışı yolculuğu anlatan film Tarafsız Topraklar’da duygusal sona yaklaşırken atın karşılaştığı herkesin- İngiliz süvarilerin, Alman askerlerinin, bir Fransız çiftçi ve onun torunun - hayatlarını nasıl değiştirip onlara ilham verdiğini konu ediyor. Birinci Dünya Savaşı yıllarındayız. Tutunamayan çiftçi Ted Narracott, bir açık artırmada girdiği inat yüzünden yanına aldığı atı evine getirir. Başlarda asla ehilleştirilmeyecek gibi duran Joey (atın ismi bu) ile evin ergen oğlu Albert arasında sıkı bir dostluk başlar. Albert hayvana tutkuyla bağlanır ve Joey de ona karşı boş değildir. Ancak maddi durumlarındaki bozulma ve mevsimlerin de onlara oyun oynaması sonucu, atı satmak zorunda kalırlar. Joey bir subaya savaşta kullanılmak üzere satılır. Ve bir insan ile hayvanın acıklı ayrılığına şahit oluruz. Joey, yolculuğunun her adımında karşısına çıkan engellere rağmen karşılaştığı bütün hayatları etkiler ve değiştirir. Gel zaman git zaman, yürekli ve mert atımız Joey bir yandan yeni dostluklar, arkadaşlıklar kurup, kendi feragat hikayelerini yazarken, arkadaşını unutamayan Albert, arkadaşını bulup eve getirmek amacıyla Fransa'daki savaş meydanına gitmek üzere evden ayrılır…”
Bu tür filmleri izlerken, özellikle bizim gibi coğrafyada yaşıyorsanız, Spielberg türü yönetmenlerin ne çektiğinden ziyade, ne çekmediği aklınıza geliyor. Örneğin –sanırım- bir Irak hikayesi göremeyeceğiz bu yönetmenden. Ya da Filistin. Afgan bir çocuğun savaşta yaşadığı travmayı asla çekmeyecektir sanırım. Bu nedenle, Savaş Atı, en azından olumsuz şeyler içermiyor ya da sinemayı art niyetli kullananların işine yarayabilecek bir şey içermiyor diye sevinebiliriz. Bunun yerine usta yönetmenin en epik filmlerinden biri olma özelliği taşıyor Savaş Atı. Anlatılan maceranın masalsılığı bilindiği için, karakterleri oldukça yalın ve anlatımı abartısız tutmuş yönetmen.
Filmin kahramanları, öyküdeki savaşı değiştiren bir etkinliğe sahip değil. Kendi küçük dünyalarının duygusal kahramanları. Atmosfer olarak Er Ryan’daki hava kesinlikle yakalanmış, hatta daha insani bir platforma oturtulmuş.
Savaş Atı, içerdiği epizotlardan dolayı, tek parça bir filmden ziyade bir dizi film bölümlerinin kolajı gibi de duruyor. Yaşanan her küçük hikaye, bir diğer hikayeye bırakıyor yerini. Atımız sabit kalarak her bölümde başka kahramanı yaklaştırıyor bize. Finalde ise başladığı yöne dönüyor elbet mevzu.
Filmi izlerken, seyircinin zihninde oluşacak ilk soru şu: ‘Bir at nasıl bu kadar güzel oynar?’ Fakat dikkat buyurun, karşımızda dahi sinemacı Steven Spielberg var. Dinozorları canlandırıp, rol yaptırmış bir adamdan bahsediyoruz, bazı sahneler var ki, büyük aktörler o oyunun altından kalkamazken kahramanımız at, başarıyla rolün gereğini yerine getiriyor. Demem o ki, neresi gerçek at, neresi animasyon bilemiyoruz. Meraklıları için (hayvanseverlik konusunda aşırı hassas olan çevreler) özellikle vurgulayalım, filmde hiçbir hayvan en ufak bir zarar görmemiş, (izlerseniz göreceğiniz) meşhur dikenli tel sekansındaki o etki görsel ve ses efektinden kaynaklanıyor ve plastik yumuşak teller kullanılmış. Zaten bu anlamda hassasiyeti bilinen American Humane Birliği’nin kapı gibi raporları da ellerinde: “Gözlendi: Çok iyi." “Hiçbir Hayvan Zarar Görmedi."
Yönetmen, hikayesinin özetini ‘kararlılık’ kelimesiyle tanımlıyor: “Bana göre bu inanç, umut ve kararlılık- birbirine bağlı bir çocukla bir atın kararlılığının hikayesidir."
Bu kadar uzun olmak zorunda mıydı, o ayrı!
Oscar’ı verirler mi (Bu yönetmen sırasını savmıştı zira) bilemiyorum ama bildik şekilde savaş şiddet karşıtlığıyla övgüyü hak eden, anlattığı hikayelerin ve kahramanların sahiciliği ile sıradan olmayan bir film sunuyor bize Steven Spielberg.
Dört dörtlük bir Hollywood başyapıtıyla karşı karşıyayız. Ne eksik, ne fazla!




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder