10 Mart 2012 Cumartesi

Bana korkular yaşatan kadın




Eski evler, özellikle ahşap yapılar korku ve hafakan için ideal mekanlardır. Merhum Necip Fazıl bu durumu birçok şiirinde şahane ifade eder. Yüksek tavanlar, gıcırdayan kapılar ve parkeler, elde taşınan gaz lambaları vs… her biri başlı başına bir korku öğesidir esasen. Şöyle der mesela Üstad:

“Bir oda yerde bir mum, perdeler indirilmiş;
Yerde çıplak bir gömlek, korkusundan dirilmiş.
Sütbeyaz duvarlarda, çivilerin gölgesi;
Artık ne bir çıtırtı, ne de bir ayak sesi...”

Açıkçası sinema ses ve görüntüyü, efektle birleştirerek bu korku unsurlarını zirveye taşır. Bu nedenle korku filmlerinin vazgeçilmezlerinden biri de tekinsiz mekanlardır.



Yazar Susan  Hill The Woman In Black -  Siyahlı Kadın isimli kitabını 1982 yılında ilk yayınlandığında şüphesiz bir filme kaynaklık edeceğini tahmin etmiyordu. Kitap, bir korku filmi için mükemmel malzemeler içeriyordu oysa. Nitekim önce tiyatroya uyarlandı, peşinden 1989’de TV için filmi de çekildi..
Konu aslında hiç de yabancı değil:

Genç avukat Arthur Kipps (Hary potter’dan tanıdığımız Daniel Radcliffe) 3 yaşındaki oğlu ve dadısıyla yaşayan bir avukattır. Bir müşterisinin vefatı üzerine, küçük bir taşra kasabasına gitmek durumunda kalır. Burada bulunan bir malikanenin ölen sahibiyle ilgili işlemleri yerine getirecektir. Ancak bu tuhaf kasabanın geçmişinde vebal ve huzursuz ruhlar vardır. Genç avukatın ürpertici ve garip malikaneye varmasıyla, kasabanın geçmişindeki karanlık sırlarını keşfetmeye başlayacaktır. Siyahlara bürünmüş, esrarengiz bir kadının görüntüsünün belirmesiyle de içinde hissettiği ürperti an be an artacaktır. Kahramanımız bir yandan olayı çözmeye çalışırken, diğer yandan kendi geçmişiyle yüzleşir. 




X-Men:First Class’tan hatırladığımız senarist Jane Goldman, bu dönem romanını 21. Yüzyıl seyircisine uygun bir dille beyaz perdeye uyarken yönetmen koltuğunda 2008 yapımı Eden Lake filminin yönetmeni James Watkins var.
Siyahlı Kadın klasik korku-gerilim sinemasına yeni bir şeyler katabilmekten ziyade, kendisine kaynaklık eden romanı daha güncel yorumlamaya yoğunlaşmış bir film. Yönetmen Watkins bu nedenle özellikle mekan tasarımları konusunda işçiliğe hayli yüklenmiş. Oyunculukların belli bir çizginin altına düşmediği, ancak parıltı da göstermediği filmde yönetmen, klasik gerilim filmi klişelerinden özellikle kaçmak gibi bir derdi yok, hatta tersine denenmiş, başarı elde etmiş tümü numaraları uyguluyor filminde.

Nedir bu türün klasik mekan-argümanları: şatolar, büyük malikaneler, gizli bodrumlar, tavan araları, mahrem zindanlar, mezarlıklar, sisli bahçeler gibi mimari unsurlar ve elbette bunları tamamlayan, gece, yağmur, gölge, perde vs… Siyahlı Kadın’da bunların tamamı mevcut neredeyse. Buna ilave olarak yine türün vazgeçilmez klişesi;  mekanda yaşayan tarih, ruhlar, meş’um alametler ve ıstırap çeken karakterler…

Bu tür konak, şato filmlerinde ister istemez birkaç doz ‘burjuvazi’ eleştirisi de oluyor. Siyahlı Kadın de bundan nasibine düşeni alıyor şüphesiz. Özellikle Viktoryen tarzı hayatın sahip olduğu her şeyin, (eşya bağlamında)belirli bir süre sonra nasıl birer korku öğesine dönüştüğünü korku dolu ‘pad’ler eşliğinde izlerken, yönetmenin görsel ve işitsel efektle arasına ciddi bir mesafe koymaya çabaladığını da hissediyoruz. Şok efekt ya da plastik makyaj yerine, doğal seslere daha da abanarak izleyiciyi tedirgin etmeyi amaçlayan James Watkins zaman zaman bunu başarıyor da. 




Yirminci yüzyılın başında geçen hikayenin dönemine uygun gotik ve karanlık görsel tasarımı, oluşturmayı hedeflediği halet-i ruhiyeye çok uyumlu. Devasa malikanenin ürkütücü eşyalar ve sair dekor malzemeleri ile bezeli sanat yönetimi, sinemanın en etkileyici perili evleri arasında bir yerlere yerleştiriyor Siyahlı Kadın’ı.

Açıkçası nevzuhur kanın gövdeyi götürdüğü vahşet filmlerinin neredeyse korku türünün yerine yerleştirilmeye çalışıldığı günümüzde, açıkçası bu tür filmler hem naif kalıyor hem de mebzul miktarda romantizm içeriyor. Dolayısıyla kanın oluk oluk aktığı, iç organların yerlerden toplandığı korku/vahşet filmlerine aşinaysanız Siyahlı Kadın sizin için pek bir anlam ifade etmeyecektir.
Aslında şair meseleyi tam olarak izah etmiş vaktiyle, film tam da böyle bir şey:

“Şu karşı evin boş odalarında,
Duvarlara sinmiş bir hayâlet var.
Elinde mum, gece ortalarında,
Bucak bucak gezer, birini arar.
Sonra işitilir sert bir hıçkırık,
Basar odaları belirsiz cinler.
Karanlık avluda döner bir çıkrık;
Sanırsın, kundakta bir çocuk inler.”

Vasatın sığ sularında yüzüyor gibi görünen, ancak biraz merhametli (hadi zorlayıcı diyelim) bakış açısıyla değerlendirildiğinde, belli bir derinliği olan film Siyahlı Kadın.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder