19 Mart 2012 Pazartesi

Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden

Dini bilgisine çok güvendiğim, manevi yönü çok güçlü bir büyüğüm ile 21. Asrı konuşurken, hiç de alakası yokken hatta, şöyle deyiverdi: “Bu asırda bir çok şey yaşanabilir; olumlu ya da olumsuz. Ama kanaatimce kıyamet bu asırda kopacak sanki!” Bir anda tüylerimi diken diken etmeye yetmişti bu cümle. Şüphesiz hakikati ve gelece Allah bilir. Nihayetinde bir tahminden başka bir şey değildi bu ama öylesi ciddi bir ağızdan birebir duymak ürpertmişti beni.

Yıkıldı Büyük Babil isimli kitabımda, Medeniyetlerin Otistizmi’ni anlatırken bir yerde şöyle bir cümle kurmuşum: “Ölüm Doğu’ya yerden; deprem, trafik kazası, gayri nizami gerilla harbi gibi şekillerde gelirken, Batı’ya gökten; uçaklardan, yağmur sonrası sellerden, tayfunlardan ve hortumlardan geliyor sanki.”

Esasen doğu için, umudun kaynağı olan yön, batı için felaket ve ölümün kaynağı olunca, paranoya ve sair ruhsal sıkıntıların da çıkış noktasını teşkil ediyor. Yine aynı kitabımda başka bir şey daha var, uzatmadan alıntılıyorum: Doğuda, ölümü, hüznü ve acıyı yönetmeyi tercih ederken, batıda, yaşamı yönetmeye ilave olarak, hayatı yaşanır kılmanın en vazgeçilmez gerekliliği olarak acımasız ve mutlak bir intikamı yüceltme seyri görüyoruz. Ve yapılan terör eylemi sonrasında gelen o zor anlaşılır ‘savaş’ (American’s Holly War diyor buna kendileri) gündelik yayınlarda kullanılan onlarca sembollerden ikisine dikkatinizi çekmek istiyorum: Gökdelen ve mağara! Gökdelen gelmişliği ve gücü sembolize ederken, mağarada içe kapanıklık ve tevazu var. Ancak her ikisi de bir seçim. Her gün milyonların ekran başında izlediği bağrına uçaktan yapılmış bir hançer saplanan gökdelenin intikamı, ıssız mağaralara yağdırılan bombalar oluyor. Trevanian’ın 1976 yılında kaleme aldığı ve katıksız bir anti-Amerikan içeriğiyle, sarsıcı üslubuyla okuyanı inanmayacak kadar hayrete düşüren Şibumi’de gökdelen ile mağarayı değil ama mağaracı ile dağcıyı karşılaştırıyor. Yükseklerdeki korkular ile mağaradaki korkuları alt alta yapıp yargıyı da veriyor: “Mağaracı acaba dağcıdan daha mı çılgındır?” Yanıtını da hiç beklemeden yapıştırıveriyor: “Evet, öyledir.”



Bu uzun alıntıyı elbette ki bu haftaki filmimize giriş olsun diye yaptım. Beyazperdeye yansıtılan başarılı felaket filmlerinin çoğu batı kaynaklı olduğu için, apokaliptik olsun olmasın, neredeyse tüm anti-ütopya eserlerinde benzer bir çıkış noktası görürüz. İşte bu haftaki filmimizin de konusu bu; yaklaşan (ya da öyle sanılan) bir fırtına ve bu olası felaketin etkilediği yaşamlar. Take Shelter – Sığınak isimli film bildik felaket yapımlarından biraz farklı.

Hikayemiz şu: Bir inşaat şirketinde işçi olarak çalışan Curtis, ev hanımı karısı ve özürlü kızıyla normal bir hayat sürmektedir. Başlarda rutin bir Amerikan hayat akışı gibi görünen manzara, Curtis’in gördüğü rüyalar ile ufaktan değişmeye başlar. Curtis’in rüyaları gittikçe kabusa dönüşür ve hayatını etkiler, o kadar ki, zamanla huzuru bozulmakla kalmaz, işinden ve arkadaşlarından olma noktasına gelir. Tüm bunlara neden olan his ise, çok büyük bir fırtınanın yaklaştığını hissetmesidir. Curtis, başka kimsenin göremediği bir takım belirtilere şahit olur ve ailesini koruyabilmek için bir sığınak yapmaya girişir.
Ona göre neredeyse kıyamet büyüklüğünde bir felaket kapıdadır ve insanlar bunun farkında bile değildir. Elbette doğal olarak, psikolojisi bozulmuş, deli damgası yer ve dışlanır. Gel gör ki, yaşanacaklar hem bu küçük Amerikan ailesini test eder hem de kahramanımızın bir ruh hastası mı yoksa gerçeği hissedebilen biri olduğunu mu öğrenmeye doğru ilerleriz.



Filmin yönetmeni ve yazarı Jeff Nichols, ‘Kaygı, insanın kaybedecek bir şeyleri olmasından doğar.’ Diyor ki çok haklı. Ancak bu kaygıların kaynağı konusunda senaryoda bir takım delikler mevcut. İrsî, sosyal, psikolojik gibi bir takım alt sebepler usturupluca ele alınmış, evet ama yetmiyor ne yazık ki.

Yönetmen filmine inancı da çok silik bir şekilde yerleştirmeyi tercih etmiş. Belki de Hıristiyanlığın bu konuda söyleyecek fazla bir şeyi olmadığını düşünüyordur bilemiyorum, zira felaket önsezisi taşıyan kahramanımıza ‘Niye kiliseye gelmedin eleman’ yaklaşımı beylik olmuş.

Filmin genel akışına bayıldım açıkçası. Hep söylediğim gibi, bir saatin zembereğini kurar gibi, milim milim gerilime götüren yöntem başarmaya mahkumdur. Sığınak’ta da böyle oluyor. Buna iki başrol oyuncusunun ustalığı ve yönetmenin aceleci olmayan tarzı eklenince gerçekten çizgi üstü bir film çıkmış ortaya.

Görüntülerin berraklığı, müziğin abartısız kullanımı ve ille de çağdaş görsel efektlere prim verilmemesi takdire şayan ve Sığınak’ın en olumlu özellikleri. Hele hele, kahramanımızın, “Pekâlâ, dinleyin! Yaklaşan bir fırtına var. Gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen! Hiçbiriniz de ona hazırlıklı değilsiniz!” tiradıyla zembereği aniden boşaltması hakikaten son dönemde pek sık karşılaşmayacağımız türden.


Terör, tabiatı tahrip etmenin getirdiği doğal afetler, insan oğlunun bil umum kötülüğünün neticesi olarak onlarla felaketin ihtimal dahilinde olduğu günümüzde, bu tür karamsar paranoyaların olması çok tabii. Hemen her Hollywood yapımında hissettiğimiz o büyük noksanlık ve suçluluk hissi kalıyor bu tür başarılı ama eksik filmleri görünce. İnsanı yerinden zıplatmayan, bunun yerine usul usul gerilimi zihne zerkeden bir film Sığınak. Son dönemde izlediğim en iyi gerilim diyebilirim hatta.

Bu vesile ile, Dr. Muammer Cengil’in 2003’de Din Bilimleri Akademik Araştırma dergisinde yayınlanan ‘Depresyonu önlemede dini inancın koruyucu rolü’ başlıklı enfes yazısını tavsiye ediyorum. 

1 yorum:

  1. "Korku" adı altında yapılan filmlerin çoğunluğunu sevmem. Film boyunca "gizemli ve korkulu" olan bir çok şeyde sebep sonuç ilişkisi tutmaz. Yersiz karanlık, korku müziği ve aniden bağırarak yaratıkların ekrana çıkmasından oluşuyor bir çoğu. Ancak bu film hem fragmanı hem de anlattıklarınız çerçevesinde çok ilginç görünüyor.

    YanıtlaSil