Merhum Cemil Meriç, ünlü Stendhal'ın Aşka Dair'ini anlatırken bir yerde şöyle der; "Stendhal’e göre ask, ancak İtalya’da yaşanabilir. Aşkın vatanı İtalya. Fransız soğuk, yapmacıklı ve hissiz. Stendhal aşkı ıstırabın prizmasından seyretmiş. Derinlere inebilmesi bundan."
"Istırabın prizması..." Bu kadar muhteşem bir pozisyon tanımı olabilir ancak. Sadece aşkı değil, hayatı bütünüyle ıstırabın prizmasından seyredebiliyorsanız, en sıradan olaylar bile bir anda katmanlaşır ve bambaşka buudlara götürür sizi. Nitekim yine merhum, " Balzac da gururundan yaralıydı, Baudelaire de." der bir yerde. Istırab varsa, gururdan neşet etmesi yüksek ihtimaldir ve yara alınması da kaçınılmazdır.
Meseleyi 'sinema' özelinde ele aldığımızda aşkın vatanı dönemlere göre değişken olabiliyor. Endüstriyel sinemanın nadiren de olsa verdiği örnekleri bir kenara bırakırsak, Fransız sineması Stendhal'i tekzip edebilecek kadar bol 'aşk ve ısdırab' filmleriyle doludur. Her ne kadar Stendhal 18 YY Fransa'sını tanımlarken küçümseyici ifadeler kullansa da, (Misal: gölgeler bile gül rengi. Nezaket, zarafet, kibarlık. Hırçınlık yok, fırtına yok, öfke yasak. Yapılacak her şey önceden bilinir. Soğuk ve cici bir minyatür.) film örnekleri pek öyle değildir. Gerçi bahsi geçen örneklerin başka sorunları vardır ama bugünkü yazımızın konusu değildir bu.
Bir Fransız filmi olan "Des vents contraires - Sert Rüzgarlar" bir tür 'aşk ve kaçış' filmi. Kısaca 'kaçış' meselesine de değinelim ki, mevzu yerli yerine otursun. Leslie D.Weatherford'un güzel bir sözü vardır. Şöyle der; "Bir güçlükle karşılaştığınızda kendinize bir kaçış yolu değil, bir çıkış yolu arayın." Çıkışı kaçışta görmek, meseleleri çözmüyor ne yazık ki. Filmimizin kahramanı olan Paul de, hayatının kırılma noktası olan, eşinin kaybolduğu ana kadar sorumluluktan kaçarak kurtulmayı tercih etmiş bir yazardır. Eşinin kaybolmasıyla oluşan boşluk, onu yaşadığı küçük kasabaya geri savurur. Çocuklarıyla beraber doğduğu yere gelen Paul, yaşam alanı daraldıkça kendiyle yüzleşmek zorunda kalır.
Sert Rüzgarlar, en az ana kahramanları kadar, başarılı ve kısa ama derinlemesine ele alınmış yan karakterleri ile de göz dolduran bir film. Sürekli olarak yedeklerinde altına pislik süpürülecek bir paspasları olan, karnı tok, keyfi yerinde batılı insan profilinin kendi gerçeğiyle abartısız şekilde hesaplaşmaya girişini anlatan film, vicdan, sorumsuzluk, boş vermişlik, suçluluk hissi gibi hassas kavramlara da ölçülü dokunuşlarda bulunuyor.
Filmin yönetmeni Jalil Lespert, Sert Rüzgarlar her ne kadar sırtını Oliver Adam'ın çok satan bir romanına yaslasa da, küçük bir aileden, sıradan bir kahramandan genel anlamda bir 'insaniyet' meselesine doğru seğirtmeyi başarıyor.
Tüm manzara bu kadar olumlu ve kusursuz değil tabii ki.
Bir filmin giriş sekansı birçok açıdan önemlidir. Bu sahneleri en önemli kılan unsur ise, izleyeceğimiz filme dair atmosfer oluşturması ve film dili hakkında bizi ikna etmesidir. Eğer bir film, giriş sahneleriyle bunu başaramıyorsa, film boyunca izleyici tedirgin ve zor ikna olur. Sert Rüzgarlar'ın da böylesi bir sorunu var. Baştaki tartışma sahnelerinin üzerinde yükseldiği klişeler, film boyunca başka bazı trüklerin inandırıcılığını zedeleyecek kadar başarısız.
Öte yandan, Türk izleyicisinin her dönem mesafeli durduğu Fransız tarzı filmleri, damak tadı bağlamında biraz daha bize yaklaştırmayı da başarıyor film. Durağan ve konuşmasız, anlamsız ya da kerameti kendinden menkul anlatımların yerine, daha anlaşılabilir bir dil ve ritim tercih edilmiş.
Şahsi anlamda en büyük şaşkınlığı ise Audrey Tautou'nun canlandırdığı karakterle yaşadım. Filmdeki kaybolma sadece hikaye gereği değil, bizatihi de yaşanıyor ve filmdeki varlığıyla yokluğu çok fazla bir anlam ifade etmiyor.
Filmin ana karakteri erkek olunca, şüphesiz eril bir empatiye zorlanıyoruz, lakin pişmanlık ile sorumluluk arasına sıkışıp kalmış bir adamın, bırakıp gitmek ile kalıp savaşmak arasındaki salınımı bana etkileyici geldi. Her ne kadar kendi kültürel kod ve his dünyamıza uzak dursa da...
Filmin ana karakteri erkek olunca, şüphesiz eril bir empatiye zorlanıyoruz, lakin pişmanlık ile sorumluluk arasına sıkışıp kalmış bir adamın, bırakıp gitmek ile kalıp savaşmak arasındaki salınımı bana etkileyici geldi. Her ne kadar kendi kültürel kod ve his dünyamıza uzak dursa da...
Ez cümle, yabancısı olduğumuz bir kültürün, insanlar arası ilişki zorluklarından ziyade, insanın modern dünyanın aparatlarıyla kur(a)madığı dengeyi anlatırken, ıskalanan insani değerleri çok fazla bağırıp çağırmadan perdeye yansıtan, mütevazı bir film. Çok mühim olmayan ama hemen unutulacak cinsten de değil.





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder