29 Temmuz 2012 Pazar

Kokuşmuş bir şeyler var batı uygarlığında!

Christopner Nolan, hiç bir şey yapmamış olsa bile sadece bu 'kent' üzerinden zorlayarak yaptırmaya çalıştığı batı uygarlığını okuma çabası bile tek başına saygıyı hak ediyor bence. Gotham, artık sıradan bir çizgi-şehir değil, kapitalizm ve batının sembol şehri. İnsanları mutlu gibi görünen ama gerçeğin asla böyle olmadığı bir sahte, karton kent!

Bir kaç gün önce açılışı yapılan Londra Olimpiyatlarında en önem verilen şeydi açılışta yapılan stadyum gösterileri. Modern ve kapitalist bir ülke için güç gösterisi yapılacak eşsiz bir mekandır devasa stadyumlar. Christopher Nolan son filminde, batıyı işte buradan, can evinden vuruyor adeta. 

Ya da öyle başlamayalım...

Küçükken, çizgi romanlardan perdeye uyarlanan kahramanları izlerken aklıma gelen ilk soru hep aynıydı: 'Madem Superman bu kadar güçlü, niye Şerif yapmıyorlar ki?' Öyle ya, kanunu ve adaleti bizzat temsil etmesi daha makul gelirdi bana. Çok sonra, süper kahramanların biraz da sistem dışı, hatta paradigma karşıtı olması gerektiğini çözdüm. Kahraman dediğin, halkın ve haklının yanında durmalıydı, güçlünün değil! Bu nedenle bir süper kahraman rejimi temsil ettiği gün işinin bittiği gündür.

Cumhuriyet Mitingleri Gotham'ı kurtarmaya yetmiyor; bir sürü, kahraman görünümlü ile beraber... 

Yapımcıları kusura bakmasınlar ama Batman'i biraz öyle etmişler ve ipini elleriyle çekmişler. Gerçi bunca uzun zamana yayılan bir kahramanlık süresi, hayali olsa bile tıkanıklığa sebep oluyor. Belki de salt bu yüzden bile Tim Burton, Joel Schumacher gibi usta isimler yetmedi ve bunlara bir de Christopher Nolan eklendi.


Yeni ve ayrıksı bakış açısı...

Filmden önce bir iki noktaya değinmek isterim. Ünlü Foreign Policy dergisinin -yanılmıyorsam- Haziran sayısında bir yazı vardı. Doğu ve Batı toplumunun "kadına" aslında aynı perspektiften baktığını, aradaki farkın, Batı dünyasının olması gereken çirkin manzarayı örtebilmek için ekstra efor sarf etmesi olduğunu  ve batı dünyasında bunun bir erdemmiş gibi sunulduğunu anlatıyordu.

Bane, Joker'den ziyade Mad Max 2'deki, beyninden ziyade fiziğine güvenen kötücül çete liderini andırıyor.  
Mel Gibson'un henüz ülkemizde vizyona girmeyen filmi Get The Gringo'nin girişinde şahane bir replik var. Amerikan ve Meksika polisi sınırda karşı karşıya gelirler ve birbirlerine hakaret ederken Meksika polisi gülerek şöyle der: " Siz de, biz de yozlaşmışız. Tek bir farkla; biz bu konuda dürüstüz."
Mesele bu kadar basit aslında!

Batman serisinin bilmem kaçıncısı ama Nolan'ın üçlemesinin son filmi; 'The Dark Knight Rises - Kara Şövalye Yükseliyor'da hem kahramanın odak noktası kayıyor, hem de Nolan'ın seriyi ele aldığından beri ısrarla üzerinde durduğu 'gerçeğe yaklaştırma'da zirve yaşanıyor.

Joker'in yerini doldurabilir mi bilinmez ama yeni kötü, daha samimi ve düz!
Malum; Batman tamamen hayali ya da çok uzak bir gelecekteki ülkede yaşananları anlatır ve karanlık bir kahraman üzerinden, Gotham kenti üzerinde nedensiz fenalık icra etmeye çalışan kötülerin saf dışı bırakılması anlatılır. Christopher Nolan'ın Batman'a yaptığı en önemli katkı çizgi seriyi gerçeğe yakınlaştırmak olmuştu. Kim bilir belki de bu yapılabilecek en büyük kötülüktü! Serinin ve çizgi romanın o gerçek üstü atmosferi, kahramanları yavaş yavaş silinip, yerini daha akla/mantığa yakın ve en azından 'olabilirite'si olan tiplemeler ve mekanlar gelmişti.

Misal, bir tür fantastik Babil görünümünde ve konseptindeki Gotham kenti, usulca New York gibi batı dünyasının kara ve karmaşık metropolüne benzemeye başlamıştı. Batman de, kötülük karşısında sarsılan ama asla karizmayı çizdirmeyen kahramandan, daha ete kemiğe bürünmüş faniye dönüştürülmüştü.

Küçüksemek adına demiyorum elbette ama Batman giderek bizim Malkoçoğlu formatına yaklaşıyor. 

Batman çizgi konseptinin karakterlerini ele aldığımızda çok kaba bir sınıflandırmanın olduğunu görmek zor değil. Aktif kötüler, aktif iyiler, pasif kötüler ve pasif iyiler... Zaten maceraya tat veren de bu aktif ve pasif alanlardaki değişimlerdir. Misal, Kedi Kız gibi pasif iyi-kötü çizgisinde salınan bir karakterin finale doğru aktif iyilik sınırına girmesi seyirciyi hoşnut etmeye yetiyor. Bu faslı uzatmayıp filme geçecek olursak;

Hikaye bıraktığımız yönden ilerletmiş senaristler. Malum; nicedir iyilik ve doğruluğun timsali olarak sunulan Dent karakteri hırsları ve arzuları için katıksız bir kötülüğe dönüşmüş ve bu durum esasen kötülüğünün hiç bir gerekçesi olmayan Joker'i de kısmen haklı çıkarmıştı. Joker, zorlama bir felsefe ile, kötülüğünü gerekçelendirirken sistemin kokuşmuş ve çürümüşlüğünü -her ne kadar sıklıkla ifade etmese de- gösteriyordu. Ve böylesi bir balçık zeminde kötülük, iyiliği çok aşan bir denklikti! Adaletin olmadığı yerde suç ve suçluya odaklanmak yanlışlığın ötesinde saçmalıktı ve Joker de bu saçmalığın şahane bir tezahürüydü. Hiçbir değer yargısı yoktu. Bir kere insani olan hiçbir his onun için çok önem arzetmiyordu (acı çekmez, üzülmez, acımaz, maddiyata zerre kadar önem vermez vs.)

"Eğer yalnız çalışacaksan, maske takmalısın" diye kahramanlık öğüdü veriyor kahramanımız filmin bir yerinde. 
Her macera Joker'in mutlak olmayan bir yenilgisiyle sonuçlansa da, özellikle Nolan'ın çektiği ikinci Batman (Kara Şövalye) iki farklı yaklaşım ile Batman'i ilginç hale getirmişti.

Neydi bunlar?

İlki, biraz önce söylediğin gibi, mutlak kahraman ve doğruluğun simgesi olarak gördüğümüz Dent'in bir anda kötülüğün temsilcisine dönüşmesi. Demek ki, 'bizim iyi sandığımız pek çok şey kötü olabilir'miş. Öyleyse, kötü sandıklarımız da iyi olmasın sakın! İkinci durum ise, biraz riskliydi, zira Nolan, Batman'in karizmasına da ciddi bir çizik atıyordu: Polis köpeklerini görünce kaçan süper kahraman!

Serinin bu son filminde aradan 7 yıldan fazla bir süre geçmiştir. Bu esnada rejimin selameti açısından rejimi ideoloji yalanlar da üretmiştir: Dent kahramandır! Görünürde suç bitmiş, Gotham halkı huzur ve mutluluk içindedir. Her şey güzel, ortam süper, arkadaşlık süperdir. Zenginler verdikleri kokteyller ile fakirler ve kimsesizler için yardımlar tertip ediyorlar, polis 'laylaylom' yapıyordur işini gücünü.

Wall Street Baskını. Klişe ifadeyle 'Anlayan anladı' demeye getirmiş Nolan. 

Ancak gerçek bu değildir. Elbette bunu bir eli yağda bir eli balda olan Batman bilemeyecektir. O, her ne kadar 'yetimhanenin yardımını niye kestiniz' gibi küçük merak içeren pirpiriklenmeler yaşasa da, daha çok uşağı Alfred ile sade suya tirit tartışmalar yapıp durur. Ne de olsa tuzu kurudur!

Oysa bu tütsülü güzel tablonun gerisinde bambaşka şeyler vardır. Gotham, eşitsizlik ve adaletsizliğin kenti olmuştur. Koca koca binalar, büyük para fabrikaları, borsalar, endüstriyel canavarlar gerçeği ancak 8 yıl kapatabilirler.
Christopner Nolan, hiç bir şey yapmamış olsa bile sadece bu 'kent' üzerinden zorlayarak yaptırmaya çalıştığı batı uygarlığını okuma çabası bile tek başına saygıyı hak ediyor bence. Büyük bomba öncesi yapılan saldırılarda, en görkemli çöküşün bir Amerikan stadyumunda olması boşuna değil mesela. Üstelik milli marşları okunurken. O, ne etkileyici bir andır. Marş okuyan çocuk, gururla izleyen dev gibi iri cüceli Amerikan topçuları, seyirciler ve görkemli çöküş!

Keza Wall Street saldırısı... Kısa süre önce ABD'de gerçeği yaşanan işgale yapılan gönderme ve Batman ile kişisel bağlantı kurulması enteresan geldi bana.

Nolan, kendi sırasını savarken, sonra gelebilecekler için de bakir bir alan bırakıyor. Gotham City, şu anda her dönemden daha fazla kahramana ihtiyaç duyuyor!

Rejim muhafızı kahraman!

Bir önceki filmi izleyenler çok iyi hatırlayacaktır; Joker, kokuşmuş kent olan Gotham'ın altını oyuyordu. Son filmde ise, bu oyuğa dinamitler yerleştiriliyor. Zengin/fakir ayrımı değil, uçurumu bulunan karanlık kentte, yer altındakiler kendilerini ifade edebilmek için ancak ve ancak terörize olabiliyorlar. Ve Nolan, kahramanımız Batman'e de öldürücü darbeyi burada vuruyor: Haklının değil, güçlünün yanında, halkın değil sistemin yanında kalıyor kahramanımız.
Başlarda, Joker kadar karizmatik ve mutlak kötü gibi görünmese de, onun yerini doldurmaya aday Bane, finalde adeta masumlaştırılıyor ve giriştiği kötülükler gerekçelendiriliyor;  bir sevda uğrunaydı her şey. Her ne kadar ünlü Mad Max serisinin ikincisindeki kötücül karakter e benzese de, Joker ile Bane'in arasındaki en önemli fark ise, birinin şeytani zekasını, diğerinin fiziğini kullanması. Bane için beyne gerek yok, zira hazırı var! (filmi izleyen ve izleyecekler ne demek istediğimi anlayacaktır)

Nolan, çarpıcı şekilde gerçeği yüzümüze çarpıyor; aslıda Batman burjuvanın ta kendisidir. Öyle ya; maske ve kostümünü çıkardığı an, kapitalizmin en önemli simalarından, vurdumduymaz zengin Bruce Wayne oluveriyor. Zaten isyan da, onun şirketine karşı sembolleşiyor.

Henüz bir kaç gün önce Londra'da kapitalizmin görkemli gösterisini izlemiştik. Nolan filminde emparyalist ulusları, en güçlü olduğu yerden, milli marşlarını okurken vuruyor! 

Kara Şövalye Yükseliyor, esasen bir noktaya kadar hiç de fena gitmeyen bir film. Yer yere Yeşilçam fantastik türüne yaklaşıp, Batman/Malkoçoğlu karmaşası yaşasak da, özellikle sistem ve ezilenler adına söylediği şeyler hiç de öyle yenilir yutulur şeyler değil Batman'de. Ne ki, bir noktadan sonra kahramanımız tercihini yapıyor ve paradigmadan yana tavır koyuyor. Bir tür, Batman'in ama para bende, diyor anlayacağınız. Ve bu andan itibaren, kutsallaştırılan kent olgusuyla yüzleşiyoruz.

Her şey Gotham'ın selameti için!

İçinde halkın olmadığı, sadece bir zümrenin yaşadığı yer, selamet içinde olsa ne olur, olmasa... Bakmayın oldukça metazorik ve eklektik duran 'köprü üstündeki masum çocuklar' sahnelerine... Nolan, Kara Şövalye Yükseliyor'da 'kahraman' olgusuna temelden darbe vururken, esas kötülüğü hikayenin geneline yapıyor. Kavramları hallaç pamuğu gibi atarken, bir çözüm de sunduğunu zannetmeyin. İlgilenmiyor bile. Filmin sonundaki şehir, başındakinden daha çok kahramana ihtiyaç duyuyor. Belki de İngiliz sinemacı sırasını savarken, kendisinden sonra geleceklere daha bakir bir alan bırakmak istemiştir, emin değilim. Ancak biz şunu söyleyebiliriz, artık yuvana dön Nolan!

Ezcümle, son Batman filmi, kahraman ya da sıradan, maskeli ya da değil; hepimiz sistemin uşağıyız aslında, demeye getiriyor lafı. Ve muazzam bir cesaret ile batı uygarlığını sembolize eden şehrin yozlaşmasını, belki de belaları hak ettiğini ima ediyor. Hamlet'in en çok bilinen repliği 'Olmak ya da olmamak'tır belki ama ben her daim vuran ve en az onun kadar anlamlı bir tirad da patlatır Shakespeare: Çürümüş bir şeyler var Danimarka Krallığı'nda!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder