Robert Ludlum geçtiğimiz yüzyılın en iyi yazarlarından biriydi. Kitaplarındaki kurgu ve ritim duygusu her ne kadar yazarı, klasik roman çizgisinin sınırlarına doğru zorlasa da, bilim/kurgu türünde bir tarz oluşturduğu tartışılmaz.
Bir çok piyes, dizi ve film onun kitaplarından uyarlandı. Bunlardan en meşhuru belki de Bourne üçlemesiydi. Serinin ilk filmi The Borne Identity - Geçmişi Olmayan Adam, Matt Damon'un karizmatik oyunu ve hızlı kurgusu ile sinemaseverlerin beğenisini kazanmış ve hemen ardından Supremacy ya da ülkemizdeki ismiyle Medusa Darbesi çekilmişti. Her ne kadar devam filmleri izleyici açısından mesafeli karşılansa da, bu seride tersi olmuş ve tabiri caizse film, kaynaklık eden romanına karşılık hakkını vermeyi başarmıştı. Bunda, ikinci filmin yönetmeni Paul Greengrass'ın da büyük katkısı vardı. Üçüncü film Ültimatom ise -şahsen- en beğenilen film olmuştu. Greengrass özellikle kamera kullanımı konusunda eleştiriler alsa da, Jason Bourne karakteri o kadar kabul görmüştü ki, kitabın yazarının vefatından sonra, yayın haklarını elinde tutan şirket işi Eric Van Lustbader isimli bir gömlek daha vasat yazara vermiş, karaktere yeni maceralar yazdırmıştı. Legacy, Objective, Betrayal, Sanction, Deception, Dominion yazarın şimdilik ürettiği devam kitapları.
Hollywood yayınevinin attığı pası görerek Legacy'i filme çekmekte gecikmedi.
![]() |
| Jeremy Renner, Matt Damon kadar olmasa da rolü taşıyor ama... Aması var tabi... |
Ne var ki filmin tutmasında en büyük pay sahibi olan Matt Damon, devam filminde oynamayı kabul etmedi. Bundaki en büyük etken de, serinin en iyi iki filminin yönetmeni Greengrass'ın projeyi kabul etmemesiydi. Bunun üzerine her üç filmin de senaryosunu yazan Tony Gilroy'a iş düştü ve Bourne'un Mirası olarak gösterime giren filmi hem yazdı, hem de yönetti. Gilroy daha önce iki kez daha yönetmenlik denemesi yapmış ve özellikle 2007 yapımı Michael Clayton ile dikkatleri üzerine çekmiş, epey dalda Oscar adayı da olmuştu.
The Bourne Legacy - Bourne'nun Mirası bu anlamda tam bir 'piyasa işi' film. Daha önce üç kez denenmiş ve tutmuş bir işi uzatma çabası. Daha ilk başta bilinen başrolünün olmadığı, yani filme ismi veren karakterin şeklen filmin içinde olmadığı bir öyküye sahip. Bu yüzden miras hikayesinin ilk bir saatlik kısmı, serinin önceki üç bölümüyle bütünleşik algı oluşturma çabasıyla yürüyor. Hemen hatırlayalım, serinin ilk üç örneği yazarın (R. Ludlum) tarzıyla, niyet ve motivasyonları çok üçlü düşmanlara karşı, tek kahramanın hikayesiydi. Miras da, bu konsept üzerinden yürüyor. Genel bir bakış açısıyla ele aldığımızda yeni kahramanımız Jeremy Renner, her ne kadar Matt Damon kadar kahramanlık kostümünü tam dolduramıyorsa da, iyi bir oyuncu. Özellikle ABC draması olan The Unusuals ile büyük beğeni toplamıştı.
![]() |
| Yapımcılar, filmlerini 'Dublör kullanmadık n'aber' mantığıyla savunmaya başladığı gün sıkıntı olduğu belliydi. |
Esasen Bourne serisi "Güçlü Amerika" algısı üzerinde yürütülen ve sistemin içindeki kötülerle, kurban/kahramanların ilişkisini anlatan bir konsepte sahip. Bourne'nun Mirası'nda daha önce Jason Bourne karakterinde gördüğümüz bu kurban/kahramanlardan başka birine yaklaşıyoruz: Aaron Cross...
Film Jason Bourne'nun daha önceki filmlerde gördüğümüz mücadelesinin görünmeyen yönüyle bizi yüzleştiriyor. Amerika'da devlet içindeki devletin birbiriyle hesaplaşması ve genelde kötücül 'derin adamlar'ın büyük bir kararlılıkla sistemin bekası için kendi insanları leblebi çekirdek gibi harcamasını bu kez yakından ve ayrıntılı olarak görüyoruz. Her ne kadar, bu kötülükler üstün körü bir irritasyon ile verilse de, gizli özne belli: Büyüksün Amerika!
en ufak bir sızıntı ve deşifre riskinde, kimyasal maddeler ile hayata tutunabilen ve söylenilen her şeyi eksiksiz yerine getiren ajanların birer birer yok edilmesi, bu ajanlardan biri olan Aaron'u kendi hayatını korumaya yönelik bir refleks içerisine sokuyor. Aaron Cross ile Jason Bourne arasındaki ahlaki değer farkı da burada ortaya çıkıyor. Aaaron, sadece hayatta kalabilmek için çabalarken, Jason hem kayıp kimliğini arıyor, hem de kendilerini bu hale düşüren yapıyla mücadele ediyordu. Buradaki temel sıkıntı elbette filme kaynaklık eden metinden gelse de, oyuncu ve yönetim olarak da öncekilerin eline su dökemeyecek bir film The Bourne Legacy. Elbette Edward Norton ve Rachel Weisz gibi usta isimlerin varlığı film için fazladan cazibe nedeni ancak özellikle Norton'un böyle bir filmde, böylesi silik bir karakterde oynaması filmografisine hiç bir katkı sağlamıyor ne yazık ki.
![]() |
| Edward Norton'un böylesi sade suya tirit bir filmde oynamasını ancak 'ekmek parası' kaygısıyla açıklayabiliriz. |
Film, bir ajan filminde olması gereken tüm klişeleri bir çuvala koyup, çorba gibi karıştırarak önümüze atılıyor adeta. Gilroy, selefi Greengrass'ın üçüncü filmde yaptığı yol ve dam üstü kovalamacaları Filipinler'de yapmayı deniyor ama bunda başarılı olamıyor maalesef.
Netice itibarıyla filmden geriye, akıllarda bir tek etkileyici laboratuar sahnesi kalıyor. Bourne'nun Mirası hoyratça harcanırken, endüstriyel sinemanın bu karakteri dibini yakana kadar kullanacağının da işaretlerini veriyor.
Bir şeyi de tadında bıraksa şaşacağız ama kapitalizm işte ne yaparsın!




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder