7 Aralık 2012 Cuma

Hayat kemirir ruhumuzu!



Zübeyr Şaşmaz ismini her andığımızda akla ‘Kurtlar Vadisi’ni getirmek büyük bir haksızlık diye düşünüyorum. Nihayetinde genç bir sinemacının çıktığı bir yol ve anlatmak istedikleri başka şeyler var. Bunu ıskalayıp, derdi olan bir sanatçının üzerine, bir televizyon dizisini adeta kimlik olarak yapıştırmak bana insafsızlık olarak geliyor.

Daha önce çektiği Kurtlar Vadisi sinema filmi ve Muro, geçmişte yaşadığı bir tür ilk deneyimler olarak görülmeli ve Zübeyr Şaşmaz filmografisi Açlığa Doymak ile başlamalı kanaatimce.

Sinema enteresan bir sanat. Hem kendisinden önceki pek çok sanatı deruhte ediyor, hem de epeyce teknik zorunluluklarla sarılı. Bu anlamda belki de en zor sanatların başındadır.

Bir edebiyatçı gibi, önce zihninizde kurguladığınız hikayeyi kağıda döküyorsunuz, ardından o yazılı metni kurgulamak için insanlar, mekanlar, aksesuarlar buluyorsunuz. Yani kağıt üzerindeki hayal ne kadar sağlam olursa olsun yetmiyor, pek çok dış etken belirliyor bir filmin kalitesini. Edebiyat, resim, müzik, tiyatro; tekmili birden var içinde.

Açlığa Doymak, genç yönetmenin filmografisinin başlangıcı sayılmalı. 
Açlığa Doymak bu anlamda oldukça cesur bir film. Bir kere, bir derdi var, anlatmak istediği şeyler var. Bu bile tek başına saygıyı hak ediyor bence. Cesaret zorlukla ilgili bir kavram, dolayısıyla zor bir film Açlığa Doymak. Zorluğu da hem anlatmak istediği ‘Açlık’ kavramı hem de çoklu bir hikayenin iç içe geçirilmesinden kaynaklanıyor.

Açlık deyince aklıma hemen Knut Hamsun’un meşhur romanı gelir. Bilenler hatırlayacaktır, virane bir mekanda sefil bir hayat sürerek yazar olmaya çabalayan, tutunmak isteyen Andreas’ı. Filmdeki Eyüp karakteri de bana Andreas’ı hatırlattı bu nedenle.

Hikaye şu: Eyüp kişisel nedenlerle işinden olmuş, iki çocuklu ve fena bir hayatı olmayan gazetecidir. İşsizlik döneminde kitap yazmaya çabalar, maddi sıkıntılar yavaş yavaş üzerine binerken, eşi ve çocuklarını kaybeder. Yaşadığı travma hem ruhsal hem de ekonomik olarak onu savurur. Sena ise, hayata olumlu bakan bir tıp fakültesi öğrencisidir. Bir sol örgütte mücadele eden ağabeyi bir gün gaz altına alınıp kaybolur ve tüm aramalarına rağmen bulamaz Sena. Hiç olmadık bir yerde karşılaşır onun cesediyle ve bu travma Sena’yı pişman olacağı bir yola saptırır. Bu iki hikayenin biraz dışında gibi duran Burcu ise, kilolarıyla problemi olan, takıntılı, gürbüz bir modern kızdır. Uzun süredir ilişki yaşadığı çocuk, ailesinin hayat tarzı tercihlerinden dolayı onu terk edince, Burcu büsbütün şirazeden çıkar ve aç kalmayı, kilo vermeyi hayatın anlamı olarak görmeye başlar.

Mete Horozoğlu, filmin adeta lokomotifi. Çok zor bir rolü başarıyla sırtlıyor. 
Aç olarak doğuyor insanlar ve tokluk hissi bir tür imtihan oluyor hepimize. Açlık hamlık demek, doymak ise olmak. Ve kolay değil elbette. Her yanan pişemiyor, her beslenen doyamıyor, bir tür nasip işi bu işler. Hz. Bayazıd-ı Bestami zamanında, bir Mecusiye demişler ki, “Ne kadar zaman böyle yaşayacaksın, gel Müslüman ol, şehadet getir…” O da demiş ki; “Ben şehadet getirdiğim zaman, sizler gibi mi olacağım, yoksa Bayazıd-ı Bestami gibi olabilecek miyim?” Bunun üzerine demişler ki; “Hayır, olmaz, sen imana gelirsin ama Beyazıd-ı Bestami Hz. çok büyük bir zattır, o fevkalade bir zattır, bizim ulumuzdur.” Bunun üzerine; “Sizler gibi olacaksam, aynı kalmaya razıyım” demiş Mecusi…

İsminden de kolayca anlaşılabileceği gibi Açlığa Doymak, üç farklı öyküyü ‘açlık’ kavramı paydasında kesiştiriyor. En azından kağıt üzerinde yapıyor bu denemeyi.

Bence filmin cesur yönü de burası. Hem üzerinde kafa patlattığı ‘Açlık’ kavramı hem de çoklu bir öyküyü aynı filmde paralel olarak ilerletmeye çabalaması.

Tam da burada filmin başarılan ve başarılamayan kısımları mevcut. Önce, işin ‘olmuş’ kısımları…

Üç farklı katmandan, üç farklı hayatı 'açlık' potasına atıyor film. 
Bu tür ‘kontrast’ içeren öykülere çok sık rastlanmaz. Rastladıklarımız da çok sathi kalıyor ne yazık ki. Zübeyr Şaşmaz, ‘Açlık’ kavramına birbirine zıt perspektiften bakmayı, öykü düzleminde başarmış. Diyaloglardaki gereksiz vurgular olmasa bile izleyici, aç kalmaya çabalayanla, tok olamayan arasındaki çarpıcı zıtlığı alabiliyor.

Filmin başarılı olduğu noktalardan biri de, karakterlerin dönüşme anları olan kırılma noktalarını son derece etkileyici verebilmesi. Burcu’nun hikayesi bir miktar klişe içerse de, Eyüp ve Sena’nın hayatındaki kırılma noktaları filmin ‘climax’larını oluşturuyor. Bunun devamı olan arınma bahsinde de çift taraflı başarıdan söz edebiliriz. Her ne kadar Eyüp’ün saptığı tasavvufi arınma yolu kadar güçlü işlenemese de, Sena’nın ağabeyinin ölümüyle yaşadığı savrulma sonrasında bir bombacıya dönüşmesi ve ardından vicdanının etkisinden kurtulamayıp, ideolojik bir beklenti amacıyla yapılan açlık grevini adeta bir kişisel cezalandırma olarak görmesi filmin övgüye değer kısımlarından.

Eyüp karakterini canlandıran Mete Horozoğlu, filmin lokomotifi. Diğer ana karakterler de fena değil ama Eyüp, hem yaşadığı travmalar hem de dönüşümler ile canlandırılması zor bir karakter ve Horozoğlu bu yükün altında ezilmemiş.

Filmin makyajları için bir başarıdan söz etmek elbette mümkün. Ancak makyaj başarılı diye o kadar rahatsız edici görüntüye gerek var mıydı? 
Erkan Oğur’un yaptığı müzikler, Açlığa Doymak’ın hem güzel, hem de başarısız yönünü bize gösteriyor. Başarılı çünkü güzel müzikler. Sıkıntılı çünkü, neredeyse Oğur’un araya sokabileceği kadar bile ‘es’ yok filmde. Müzisyen adeta kareleri sıkıştırarak araya girmeye çalışmış gibi.

Ve ne yazık ki, başaramadığı şeyler de var filmin. Sanırım bu zaafların çıkış noktası metin. Yani senaryo. Bu nedenle kimi zaman büyük kopukluklar görüyoruz filmde. Diyelim ki, bunları izleyicinin zihnine havale ediyor yönetmen, ya düştüğü klişeler ve gereksiz eylemler!

Filmin bazı noktalarda 'turistik' baktığını söylemiştik. Solcu dostlar, duvardaki Orak-Çekiç'in ters konulduğunu (Tam simetrisi olması lazım) fark ederlerse, epey saracaklardır. 
Film, çiğlik ve pişme üzerine de bir katmanlama yapıyor. 'Yanmayan kibrit' metaforu tam da bu noktanın altını çiziyor ve bu anlamda filmin ana fikri gibi duruyor. Mevlana'nın 'hamdım, piştim, yandım' felsefesinin güncel çözümlemesi gibi Açlığa Doymak. İnsanların açlığına odaklanıyor; bedensel güzellik açlığı, maddiyat açlığı, ideolojik açlık vesaire...

Zübeyr Şaşmaz, belli ki geldiği kültürün yakınlığı dolayısıyla tasavvufa oldukça hakim. Bu nedenle bir miktar torpil de var bu sahnelere. Ama her seyirciden de ‘halvet nedir, uzlet nasıldır, riyazat nicedir?’ sorularının cevabını bilmesini beklemek olmaz. Kaldı ki, filmdeki dindar aile tipolojisi çok sakat ve yanlış konumlandırılmış. Dini bilmeyen biri bunu yapsa belki mazur görebiliriz ancak, başta yemek ve ev sahnesi olmak üzere çizilen Müslüman aile tipi bu kadar mı turistik olur? Hiçbir şey bilmiyorsunuz, bu kadar İslami hassasiyeti olan birilerinin asla sol elle yeyip içmeyeceğini de mi unuttunuz? Bir de kişisel merakım var, Eyüp’ün eşi ve çocuklarını kaçırıp yakmasını anlayamadım. Bilmediğim bir şey vardı da ben mi kaçırdım acaba?

Filmin beni en çok şaşırtan yanı: Çizdiği dindar aile o kadar karton ki, inanılır gibi değil. 
Hikayede ve mantık kurgusundaki boşluklar, basit bir matematik eksikliğinden ileri gelmiyor ne yazık ki. Yazarlar, önem verdikleri kısımlara abandıkları için, sair kısımları çok fazla dert etmeden ilerletmeye çabalıyorlar öyküyü. Durum böyle olunca, oluşan bu metin çukurlarından içeri düşen seyirci sayısı hiç de az olmuyor ne yazık ki!

Eyüp, Burcu yakınlaşması o kadar kaba hatlarla geçiştirilerek veriliyor ki, sanki başka sahneler varmış da atılmış hissi ediniyoruz.

Ve kanaatimce en önemli zaafı; şiddeti irite ederek vermesi. Oysa ‘Açlık’ kavramı üzerinden son derece naif ve içsel vuruşlar yapan bir film vardı karşımızda. Elbette inandırıcı olması beğenilebilir ama yanık insan etini başarılı yapabildiniz diye, bu kadar ölü eti teşhir etmenin mantığını anlayamıyorum. Patlama sahnesiyle yerinden zıplatılan seyirciyi belli bir kıvama getirmişken, duygusal aksiyonu zirveye taşımak yerine, rahatsız edici görüntüyü doğrudan vermek sinema olmamalı kanaatimce. Bunları Hollywood yapımı ‘trash movie’lerde yeterince görüyoruz.

Filmin ana kavramı 'Açlık' ama bir dolu yan meselesi var. 
Fakat bir final sorunu var ki hepsinin fevkinde. Bir futbolcunun kaleciyi de çalımladıktan sonra topu boş kaleye göndermeyip, öylesine gerisin geri dönmesi gibi. Maalesef Açlığa Doymak’ın finali böyle eksik kalmış.

Hasılı kelam, Açlığa Doymak başta açlık kavramı olmak üzere pek çok önemli kavramın etrafında dönüp duruyor: Vicdan, pişmanlık, yalnızlık, arınma, kader vs… Açlık bir yol, çilenin vesaitlerinden biri. Ama ‘olmak’ nasip işi. Bunun künhüne varmak gerek. Hamdı, pişiyor genç yönetmen Zübeyr Şaşmaz.  Daha çok, umut verdi bana. Olduğu günleri görebilmek dileğiyle.

Ha, bir de naçizane tavsiye, filmi tok karına izlemeyin!



Filmin müziklerini yapan Erkan Oğur'un nefis klibi.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder