28 Aralık 2012 Cuma

Her gönülde bir kaplan yatar!



Önce bir uyarı; bu yazı yapısı gereği, ele aldığı filmle ilgili bir takım ‘zorunlu’ çözümlemeler içermektedir. Dolayısıyla bahsi geçen filmi önce ve özellikle sinemada izledikten sonra yazıyı okumanız şiddetle tavsiye edilir.

Yönetmenliğini Ang Lee’nin yaptığı ‘Pi’nin Yaşamı-Life Of Pi’ en genel hatlarıyla bir ‘insanın olgunlaşması (insan-ı Kamil)’ filmi. Hatta bunu o kadar aleni olarak yapıyor ki yönetmen, filmin en başında, tüm hikaye iki adam arasında bir ‘sana bir öykü anlatayım da hayata bakış açın değişsin’ formunda veriliyor.

Hikaye şu: Kanadalı bir yazar, iki yıldır çalıştığı bir romanı eliyle öldürmüş umutsuzken, tuhaf bir Hindistanlı ile tanışır: Mamaji. Yüzme delisi bu garip adam ona adını bir yüzme havuzundan alan başka birinden bahseder:  Piscine Molitor Patel. Mamaji'nin sembolik yeğeni olan Piscine'nin öyküsünü dinlediği an Allah'a olan inancının pekişeceğini, inanmıyorsa da inanacağını ileri sürer. Yazar, Piscine ile buluşur ve tüm hayat hikayesini dinler. Filmimiz de esasen bu hikaye üzerine kuruludur.

Hindistan’ın cennetasa bir köşesinde hiç de fena olmayan bir çocukluk yaşayan Pi, boş vakitlerini babasının hayvanat bahçesinde geçirmektedir. İsmine bir havuz kaynaklık etmiştir ve sıra dışı amcası tam bir yüzme delisi olduğu için, yüzmediği havuz kalmamıştır.

Zorlu süreç sonrasında kaplanla Pi'nin ilişkisinin durumu. Başlarda azgın ve kontrolsüz olan hayvan, zorlu mücadeleler sonrasında Pi'nin kucağına uzanıyor. Ama mutlak bir galibiyet değil bu! Tıpkı insanın benliğiyle verdiği mücadele gibi...


Botanikçi bir anne ve hayvanat bahçesi sahibi bir baba ile, vurdumduymaz bir ağabeye sahip olan Pi, inançsız babasının, (hatta 'din karanlıktır' diyerek oğlunu inançtan soğutmaya bile çabalar) aksine, çocukluk günlerinde ruh ve bedenine dair keşiflerde bulunurken, bozulan siyasi ve ekonomik şartlar, ailesiyle beraber göç etmesine neden olur. Adeta ‘Nuh’un Gemisi’ne benzeyen büyük bir gemi ile okyanus ötesi yolculuğa başlarlar. Bir gece sıkıntılı anda uyanan Pi, güverteye çıkar ve büyük bir tufanın gelip, gemiyi batırdığına şahit olur. Şaşırtıcı şekilde bir filikaya kendini atan Pi, bu küçük teknede yaralı bir zebra, bir orangutan, çakal ve en sonda sahneye çıkan kaplan ile baş başa kalır.

Kaplan önemlidir zira, onunla bir cemaziyelevveli vardır Pi’nin. Richard Parker adını verdikleri kaplan, önce diğer iki hayvana kötülük eden çakalı saf dışı bırakır ama Pi ile de öyle içli-dışlı olmaz asla. Pi, okyanusun ortasında günler boyu kolay ehilleşmeyecek bir kaplan ile yol alır.

Hikaye bir yere kadar Gabriel Garcia Marquez’in Bir Kayıp Denizci isimli öyküsüne benzer şekilde ilerliyor. Dolayısıyla kaba bir bakışla bir tür ‘felaket ve kazazede filmi’ gibi görünen Pi’nin Yaşamı, ilerledikçe her kabuğunun altından başka bir yönünün ve keşfin yapıldığı derinlikli bir görsel şölene dönüşüyor. Kayıkta, hayvanlar ve nihayetinde Bengal Kaplanı (Richard Parker) ile baş başa kalan genç Pi’nin yaşadıklarına şahit oldukça, filmin ilk kısmına zihinsel olarak geri dönüyor ve aslında başta tüm olup bitenlerin bu yaşanacak olanlara birer gerekçe olarak filme yerleştirildiğini anlıyoruz.

Hayranlık verici bir görsel ziyafet var Pi'nin Yaşamı'nda...

Hayranlık verici bir zeka ve derinlikle kurgulanmış bir senaryo var Pi’nin Yaşamı’nda. Bana göre en büyük sıkıntısı, ilk kısmı biraz uzatması. Esas meseleye gelene kadar epey yoruluyor izleyici.

Önce kimliği yerli yerine koyuyor hikaye. Bunu da inanç sistemlerine yargısız yaklaşımıyla yapmaya başlıyor.

Her özelliğin bir ‘ekim’in yapıyor öncelikle. Yüzmeyi gerekçelendiriyor, ‘neden kaplan?’ sorusunu da. Hatta burada da durmuyor, anne figürü ile başka bir masumiyeti, ‘pislik aşçı’ tiplemesiyle başka bir fenalığı eşleştiriyor. Dolayısıyla, seyirciye filmin sonunda ‘neden kaplan?’ sorusu sormasına imkan vermiyor. Kaplan; çünkü çocukluğunda yaşadığı bir deneyim, tüm görkemi, asaleti, gizemine rağmen, kaplan kendi doğasına uygun olarak keçiyi parçalayabiliyor! Bir bilinçaltı ve ruh ekimi aslında yapılanlar.
Ve mücadele sonrası ödül sahnesi, gökten balık yağıyor adeta!

Kaplan’ın kişiselleşmesini de son derece lineer veriyor aslında. Ona bir insan ismi takıyor; Richard Parker. Bunun da açıklamasını var şahane şekilde; kaplan hayvanat bahçesine yazılırken, isim karışıklığı nedeniyle sahibinin ismi yazılıyor onun yerine. Yoksa orijinal ismi de güzel aslında: Susamış! Amcanın hikayesi, dayanma, direnmenin rasyonel karşılığı için. Kahramanın okyanus ortasındaki yalnızlık günleri ilerledikçe başka boyuta çekiyor bizi film. Ve zihinlere bambaşka bir kapı açarak, o perspektiften izlememizi sağlıyor. Bir anda tablo şöyle değişiveriyor: Beden bir tekne; üzeri örtülü. Altında sırtlan da var, çakal da; içinde kurtuluşla ilgili ipuçları taşıyan kitaplar da, nefsi köreltmeye yarayacak gıdalar da, kurtuluş için işaret fişekleri de…

Misal kayığa bindikten bir süre sonra söylenen şu cümle nasıl bir şeydir: "İkimiz de (kaplan ile) gerçek efendimizle tanışmak için öksüz bırakılmıştık!" Sıklıkla vurgulanan 'Umut' ve 'sabır' Ve kaplanın okyanusun derinliğine bakışı, tüm hayvanların bir yün yumağının çözülmesi gibi çözülüşü, akabinde aslında suya bakanın Pi olduğunu anlamamız ve onun haykırışı; "Gel de Tanrıyı gör Richard Parker, gel teslim ol!"
Filmin en etkileyici anlarından biri, kopan fırtına ve teslim oluş!

Aslında anlatılanın künhüne varıp, çözümlemek için filmin ortalarında basit birkaç soruyu kendimize sormak yeterli oluyor. Kayığı örten çadır bezinin altından çıkan her canlı-cansız ‘şey’in bir anlamı var. Düz mantık ile bakıldığında şu sorunun cevabı, bize bir ‘darb-ı mesel’ anlatıldığının açık göstergesi: Küçücük teknede, kayığın yarısının kaplayan çadırın altında hem kaplan, hem sırtlan saatler-günler boyu sessizce durur mu? Kaplan ortaya çıkmak için sırasını bekleyen insan benliğinin vahşi yönü olmasa, o sırtlanı iki dakika tente altında rahat bırakır mı?
Bir dolu şey yaşandıktan sonra, finalde esas golü atıyor yönetmen. 'Yoksa', diyorsunuz, 'aslında yaşananlar başka bir boyutta başka bir şey miydi?'
Bir Sahil (-i selamet) sahnesi var ki, şahsen çok etkileyici buldum. Yapılan mücadele sonunda, perişan halde kumlara kapaklanmış insanoğlu, nefsin asla ama asla dost olmayacağını idrak ediyor ve şöyle diyor; ‘Ardına bile bakmadan çekip gitti!” Gerçekten de kaplan, semboller sekansında özgürlük fırsatını yakaladığı an dostluk filan önemsemeden kendi ormanına dalıveriyor. Ve sahilde, perişan halde bırakıyor kahramanımızı…

Richard Parker-Pi eşleşmesi bazı sahnelerde o kadar tebarüz ediyor ki, yönetmenin bu konuda filmin tadını kaçırabilecek kadar seyreltici gayret gösterdiğini fark ediyoruz. Ancak (tamamen kişisel gözlemimdir) bu eşleşmeyi hala yapamayan izleyicilerin çoğunluğu oluşturması, Ang Lee’nin bu dozu tutturabildiğinin göstergesi.

Şöyle bir soru mesela: Yoksa insanın derinliği okyanusunkinden büyük müdür?
Akla ziyan bir görselliği var filmin. CGI teknolojisinin ulaştığı nokta hakikaten hayranlık verici. Bu görselliği öylesine bol ve katmanlı bir metafor sağanağına tutuyor ki Ang Lee, film bitmesin istiyorsunuz. Zira her yeni kare yeni bir keşif, her imge bir metafor barındırıyor adeta. Size böyle yazıyorum ama filmi izledikten sonra geri dönüp hatırladıkça, hala bazı yönlerini tam keşfedemediğimi de hissediyorum. Belki de filmi bir kere daha izlemem gerekecek, belki bir daha.

O kadar yani…

Filmin efektlerini yapan “Rhythm & amp; Hues Stüdyoları” rakiplerine öylesine bir fark atıyor ki, ancak izleyenler ne denmek istediğini anlar gibime geliyor.

Berrak, duru görsellik, şiir gibi akan resimler, buna uygun müzik ile muhteşem bir görsel ve işitsel ziyafet var perdede.
1993 yapımı Little Buddha. Bernardo Bertolucci benzer bir iç çatışmaya sokarak kutsallaştırmıştı kahramanını.

B. Bertolucci’nin Little Buddha’sındaki iç murakabe sahnesini hatırlayalım. Ang Lee, sembolleri o filmdeki kadar basit değil, mana kovanına batırarak yerleştiriyor filmine ve –her kadar kolaylaştırıcı- yönlendirmeler yapsa da, seyircinin bu keşifte bulunmasını istiyor.  Sembollerle inancı çoğu kez iç içe geçiriyor. Bu anlamda Ang Lee, filme aktardığı eserden de kaynaklanan pozitif bir ayrımcılıkla kahramanın kültürüne (Hinduist) biraz torpil geçiyor ama zararı yok.

Her ne kadar inancın ikna sürecinde kullandığı argümanlar nispeten çiğ kaçsa da, en azından değişimi temellendirme açısından çok önemli bir eksiği tamamlıyor.
Filme kaynaklık eden kitabın kapağı. 

Pi’nin Yaşamı esasen post-modern bir vaaz, bir iç çatışmanın son derece başarıyla gösteriye dönüştürülmüş formatı adeta.

Her hayvanın hayatta bir karşılığı, her insanın hayvani bir yönü var. Başta Risale-i Nurlar olmak üzere, pek çok ruhani metinde denenmiş bir yöntemdir. Fırtınalı deniz, küçük filika, her türlü fenalığı yapacak yırtıcı hayvanlar… Bunlar tasavvuf metinlerinde sıklıkla görebileceğimiz kıssa tasvirlerinin tabloları… İnsanın arzu ve istekleri, birer hayvan ile sembolize edilir. Her hayvanın bir duyguya denk gelen karşılığı vardır. Ve insanoğlunun ‘tekamül’ yolculuğunda tabiat ve hayvanlar birer metafor olarak çoklukla kullanılır. Sinemada daha önce de, benzeri yöntem kullanılmıştı ama kabul etmek lazım ki, daha önce hiçbir sinema filmi Pi’nin Yaşamı kadar bu meseleyi güçlü ve görsel anlamda başarıyla aktaramamıştı.

Şunu da vurgulamak şart; gerek Hollywood, gerekse sair sinemalar, bu tür ‘aslanlı-kaplanlı’ filmleri çok çekti. Disney’i, Pixar’ı hatırlayalım. Sakın ha sakın, Pi’nin Yaşamı’nın bu tür filmlerle karıştırmayın ve karşılaştırmayın.

Sahile vardığı anda artık eski Pi değildir o.



Bence Pi’nin Yaşamı’nın en büyük sorunu, finaldeki mesajı çok güçlü verememesi. Bunun için de kınayabilecek durumda değiliz kimseyi, onlarca ‘kıssa’dan çelimsiz ve kısa, dahası ‘hikmet’siz bir hasat devşirilmesi üzücü tabii ama eldeki malzeme ile bu kadar bir ‘hisse’ çıkıyor ne yazık ki!

Son söz şudur; bir inanç filmi Life Of Pi; insanoğlunun bidayetinden beri içinde taşıdığı iki yönün (iyilik-fenalık) dar bir alanda mücadelesi ve murakabesi…



4 yorum:

  1. başlarda ben de bu tür iyimser bir yorumla çıkmıştım filmden. özellikle kaplan-nefs metaforu çok açık bir şekilde parıldıyordu önümde, dolayısıyla bunu bir doğulunun batı materyalizmini zemmetme hikayesi olarak okuma temayülündeydim.

    ama filmin sonundaki "alternatif" hikaye ve başlarda babanın söylediği bir söz beni başka türlü düşünmeye sevketti. "her dine inanan aslında hiçbirine inamıyordur" demişti ve doğru bir sözdü bu. gerçekte olanlar, pi'nin anlattığı ikinci hikayedekilerdi. ne bir kaplan, ne balık kılığına girmiş vişnu, ne de mirketlerle dolu bir ada vardı. kaplanı sadece kendisi görmüş, sahile vardığında da diğer insanlar gelmeden kaplan ortadan kaybolmuştu. filmin sonunda yazara "inanmak istediğin hikayeyi seç" derken aslında "gerçeğin ne olduğunu ikimiz de biliyoruz, ama inanmak istediğimiz hep başkasıdır" diyordu. ona göre din de böyle bir 'masal'dı. çünkü böyle masallara inanmak bizi hayatta daha dirençli kılıyor, yolumuza devam edebilmemizi sağlıyordu. yani "kaplan olmasa ben çoktan ölmüştüm" derken de söylemeye çalıştığı bana göre buydu.

    çocukken de, bir aile babası iken de bütün dinlere inandığını söyleyen pi, aslında hiçbirine inanmıyor, sadece bu yolla yaşamanın daha mümkün olduğunu söylüyordu. bu açıdan postmodern bir vaaz ifadesi kesinlikle çok iyi bir tanım, ama bunun ötesinde pi'ye tanrı'yı arayan bir derviş sıfatı, hikayesine de bir arayış yolculuğu türü manalar yüklemenin aşırı yorum olduğunu düşünüyorum.

    saygılarımla

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. evet,yorumunuza ben de katılıyorum..

      Sil
  2. Sevgili dost,
    Yazdiklarinin tumu cok degerli yorumlar ve mantikli gorusler kuskusuz. Fakat sunu da unutmamak gerek ki filmin sonunda hangi hikayenin dogru oldugu kesin olarak belirtilmiyor. Yani kesin bir sonuc yok ki, senin baktigin yer olasiliklardan birinin degerlendirilmesi. Bu sonuca varamadiysan filmi bir daha izlemeni oneririm; çünkü kendini mantikli oldugunu dusundugun secenege cekmissin direk oysaki hikaye adamin anlatmis oldugu gibi digerine gore daha mutlu olan hikaye de olabilir. Dedigim gibi, ozellikle kesin bir sonrla bitirilmemis bu yapim seyirciye istedigine inanmayi secmesine olanak kiliyor. Bu nedenle dusunme bakimindan cok zengin bir filmdir. Sizin yorumlariniz da bir gorus olarak cok degerli yorumlardir (:

    YanıtlaSil
  3. Ben ilk yorumcunun elestirisine katiliyorum. Film olanca zengin icerigine ragmen olayi bambaska bir yere bagliyor. Inanca acik, manevi bir film gibi gorunuyor ancak nihayetinde bir cocugun hayatta kalma mucadelesi icierisnde olup bitenleri sembolize ettigini anliyoruz.
    Hepimizin Kaplanli hikayeye inanmak istememiz ise "gercekligin (realizmin) cirkin yuzu" olduguna kanaat getiriyoruz.

    yani Japonlar birinci hikayeyi dinkeyince inanmiyorlar, fantastik buluyorlar fakat asil hikayeyi dinleyince (Cakalin asci, orangutanin Pi'nin annesi, Zebranin cinli cocuk ve Kaplanin Pi nin kenidisi oldugu hikaye) kaplanli hikayi tercih ediyor insanlar. (Tanri "hikayesine" inanmayi tercih ediyoruz)

    Esasinda gemiden kurtulanlar birbirilerini yemisler. Asci yarali olan cinli cocugu yemis, buna karsi cikan anne ile tartisip onu da oldurunce Pi(Kaplan) de asciyi oldurmus...
    Nitekim kim boyle zalim bir dunyanin olduguna inanmak ister, o yuzden Tanri hikayesi uyduruyoruz... demeye getirmis kitabin yazari...

    Ama 3D izlemeye deger bir filmdi :)

    YanıtlaSil