21 Aralık 2012 Cuma

Mütevazı bir ağıt



Brain De Palma’nın 1987’de çektiği suç filmi ‘Dokunulmazlar - The Untouchables’da şöyle bir diyalog geçtiğini hatırlıyorum; ‘Tatlı söz ile yol alabilirsin ama tatlı söz ve silahla daha çok yol alabilirsin.’ 

Robert DeNiro’nun canlandırdığı Capone karakterinin, neredeyse yapmacıklar diyarından nezaket gösterisi yapıldığı anda, eline beysbol sopası alıp en yakın arkadaşlarından birinin beynini patlattığı sahnenin hemen akabinde söylüyordu bunu. Suçu, hassaten öldürmeyi meslek edinenlerin şiddet ve cinayete biz; sıradan insanlar gibi bakmadıklarını, gerçek suçlularla yapılan onlarca mülakattan biliyoruz. Hikayeleri görüp, duydukça dengesi bizim dengemiz alt üst olurken, onlar dehşet veren bir soğukkanlılıkla ‘Bu sadece bir iş’ diyerek, hayattan haz almaya devam edebiliyorlar.

Yeni Zelandalı yönetmen Andrew Dominik’in ilk filmi ‘Kasap-Chopper’ı izlediğimde her ne kadar anlatım tarzı ve suçu algılayışına iştirak edemesem de etkilenmiştim. Gerçek bir suçluyu, hakkında yazılmış bir kitaptan yola çıkarak perdede yeniden dizayn eden Dominik, meselenin ‘bakış açısı’nı çok sağlam oturtmuştu: bize göre vahşet, insanlık dışı, hayvanlık gibi görünen şeyler, suçlulara göre gayet normal görünüyor olabilir!

Scoot McNairy ve Ben Mendelsohn ikilisi iyi iş çıkarıyor.  
Kamerayı koyacağı odak tespitinin orijinalliği ona ikinci filmi ‘Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikastı -The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford’da tam bir başarı getirmişti. Oyuncu kullanımındaki hakimiyeti ve filmin atmosferin güçlü oluşu henüz ikinci filminde bir ‘Dominik Sineması’ndan bahsedilmesine neden olmuştu.

Açıkçası, benim gibi, kişiden ziyade filmlerin peşine düşenler bile, ‘Acaba Andrew Dominik’in yeni filmi nasıl olacak?’ merakıyla bekler oldu.

 1999 yılında hayata gözlerini kapayan George V. Higgins ismi çok kişi için bir anlam ifade etmez. Boston gibi önemli bir suç merkezinde 20 yıl savcılık yapmış biri olan Higgins aynı zamanda bir yazardı da… Her ne kadar, çok satanlar arasında olmasa da, kitaplarında suç dünyası ve suçlulara çok gerçekçi yaklaşımları vardı. Hayatı boyunca hepsi ‘suç’ türünde 30’a yakın kitap yazdı ama –birkaçı dışında- pek fazla okunmadı, bilinmedi.

Onu ilk keşfeden kişilerden biri meşhur İngiliz yönetmen Peter Yates’di. Yates, Higgins’in ‘Eddie Coyle’un Arkadaşları - The Friends of Eddie Coyle’ isimli kitabı yayınlandıktan 3 yıl son görmüş ve filme çekmişti.  Sinema tarihinin en gerçekçi ve etkileyici suç filmlerinden biri olan ‘Eddie Coyle’un Arkadaşları’, televizyonlarda ara ara yayınlanıyordu. Bu yayınların birini izledi Yeni Zelandalı yönetmen Andrew Dominik. Kafasındaki suç kavramının tam karşılığına oturmuş bir film duruyordu karşısında. Yaptığı küçük bir araştırmada, filmin gücünü, uyarlandığı kitaptan aldığını anladı ve Higgins’in kitaplarına yöneldi. Hiçbirinin mevcut baskısı yoktu. İkinci el satan kitapçılardan birinde yazarın 10 kitabını buldu. Hollywood’un böylesi başarılı bir yazarın kitaplarını nasıl ‘es’ geçtiğini anlaması uzun sürmedi. Hem ilk uyarlama olan ‘Eddie Coyle’un Arkadaşları’ ticari başarısızlık yaşamış hem de Higgins’in kitapları doğru dürüst satmamıştı. Bu iki kötü tablo ile asla ilgilenmezdi Hollywood!

Filmde oldukça etkileyici bir soygun sahnesi var.
Kitapları hızla okuyan Dominik, 70’lerin suç dünyasında minimal bir hikayeyi ele alan Cogan’s Trade’ye geldiğinde ‘işte bu’ dedi. Higgins kitabında, kapitalist toplumda oluşan suç ekonomisinde, sıradan insanların ölümü adiyattan sayan hayatlarını etkileyici bir gerçeklikle anlatmıştı. Yeni Zelandalı yönetmen, 40 yıllık hikayeyi günümüze uyarlayabilmek için Amerika’nın yaşadığı ekonomik krizin harika bir fırsat oluşturduğuna inanıp, şişirilmiş ekonomik sistemin, gerçeğin sivri ucuyla patlamasından hemen sonra oluşan milyonlarca trajediye ek olarak, pek sözü edilmeyen suç ekonomisine bir bakış için de şahane bir fırsat olduğuna fark ettiğini söylüyor.

Bu hafta vizyona giren ‘Kibarca Öldürmek – Killing Them Softly’nin ortaya çıkış hikayesi böyle.

Peki, filmin öyküsü nasıl?

Ekonomik bunalımı toplumun tüm katmanlarında yaşayan Amerika’da halk, sistemin çuvallamasıyla, kendini iyiden iyiye belirginleştiren suç ekonomisiyle bir şekilde tanışmaya başlamıştır. ‘Oğul’ Bush’un ülkeyi getirdiği uçurumun son demleridir ve tüm medya Obama’yı bir tür çıkış, kurtuluş yolu olarak görmektedir. Bush ismi, periyodik olarak yaşanılması kaçınılmaz olan ‘bunalım’la eşdeğer olduğu için, kamuoyunda yüksek sesle olmayan bir umutlu bekleyiş de vardır.

R. Liotta kurnaz kumarhaneci tiplemesinde başarılı ve başına gelmeyen kalmıyor. 

Andrew Dominik, karakterlerini oluştururken, sair Hollywood yönetmenlerinden epey ayrışan biri. Tıpkı Coen Kardeşler gibi. Zaten Kibarca Öldürmek filmi de tarz olarak 1996 yapımı Fargo’ya çok yakın bir yerde duruyor. Dominik, Coen’lerden farklı olarak diyaloglara aşırı abanan biri. Neredeyse Tarantino filmlerine yakın bir gereksizlik sınırına ulaşıyor bu abanma. O kadar boş ve anlamsız değil tabii.

Araba içinde geçen bitmek bilmeyen hikaye anlatımları, Jackie ile çaptan düşmüş kiralık katil Mickey’in bayıltacak boyuta ulaşan gevezelikleri elbette filme katkıda bulunuyor ancak, tahammül sınırının uç noktasına kadar getiriyor izleyiciyi. Açıkçası bir filmin hem şiddet dozunun yüksek, hem de geveze olması, çok katlanılır bir şey değil. Bu anlamda geçtiğimiz yıl hayranlıkla izlediğimiz bir örnek vardı: ‘Sürücü – Drive’.

Brad Pitt, naif tetikçi rolünde döktürüyor. 
Bilinen tüm kavramların anlamsızlaştığı Amerika’nın bu orta dünyasında, sahici, çoğu yerde rahatsız eden bir hikaye sunuyor Kibarca Öldürmek. Bu tarzı Jim Jarmush’un ‘Hayalet Köpek’ filminde görmüştük. Jarmush, Dominik kadar sınırları zorlamamıştı açıkçası.

Film boyunca neredeyse nefes almadan duyup izlediğimiz televizyon ve radyo, ekonomik ve siyasi buhran atmosferini başarıyla oluşturuyor. Ancak bu yönüyle de film, gevezeliğin çekici yörüngesinden ne yazık ki kurtaramıyor kendisini.

Son derece basit bir öykü ve lineer kurguya sahip olan filmde oyunculuklar hayranlık verecek derecede başarılı. Sanırım Brad Pitt gibi popüler aktörleri cezbeden de işin bu yönü. Kötülüğü o kadar muhteşem ve doğal ele alıyor ki, ürkütücü bir inandırıcılık hakim oluyor filme. Pitt, elbette başarılı ancak, filmin esas yıldızları oynadıkları karakterin içini, milim boşluk bırakmadan dolduran Scoot McNairy ve Ben Mendelsohn. Bu yönüyle Kibarca Öldürmek, Hollywod’dan ziyade bir Amerikan filmi görüntüsünde.

Filmin en büyük sorunu gereksiz gevezeliği.
Filmin oluşturduğu atmosfer o kadar başarılı ki, seyirci Amerika’yı mezbelelik mekanlardan oluşan, batık bir ülke gibi algılayabiliyor. Durmaksızın yağan yağmur, karavan ofisler, perişan otel odaları, tekinsiz barlar, paslı boruların ve gürültülerin ürkütücülüğünde nemli bodrumlar… Amerikan dizilerinde sıklıkla gördüğümüz Parliament mavisinde gökdelenlerin kuşattığı bir ülke değil burası!

Kanaatimce film mesaj kaygısını da abartıyor. Neredeyse her an gizli-açık bir mesaja maruz kalıyor izleyici. İlk sahneden son plana kadar mesaj bombardımanı var.

Öte yandan Dominik, çekim tekniği açısından yeni şeyler de denemiş Kibarca Öldürmek’te. Arabadaki infaz sahnesinde, neredeyse şiirsel bir boyuta taşıyacak kadar işçilik var.

Şiddet dozu yüksek, lakin çok da stilize olmayan bir şiddet var karşımızda. Estetik olmakla çıplak olmayı (şiddeti doğrudan vermek) karıştırmamak lazım. Kibarca Öldürmek’in başta ‘Marki’nin dövülme sahnesi’ olmak üzere bir çok şiddet sahnesi çıplak şekilde veriliyor perdeye. Aslında bu bile Dominik için bir ‘doz aşımı’ değil. Hele hele ‘Chopper’ gibi bir filmi midesi kalkmadan izleyebilecek sadık Dominik izleyicileri için çıtır-çerez tadında.

Toparlayalım; tüm üstün özellikleri ve başarısına rağmen, Dominik’in bir önceki filminin epey altında Kibarca Öldürmek. Ancak, buna rağmen özellikle Amerika ve kapitalizm eleştirisi bağlamında, etkileyici ve yer yer sarsıcı. Rüya memleketi için yakılan ironik ve mütevazı bir ağıt mahiyetinde. 


2 yorum:

  1. Sevgili Nedim ağabey, blogunuzun korkarım en sıkı takipçilerinizdenim, benim de kendi çapında(ama hiti bir hayli yüksek)edebiyat blogum var...Acaba yazılarınızdan bir parça alıntılayıp sonrasına sizin blogunuzun aktif linkini verebilir miyim? Size sormadan böyle bir şey yapmak istemedim...Blogumu incelemek isterseniz www.edebiyatfatihi.blogspot.com

    YanıtlaSil
  2. L.N.Tolstoy'un Diriliş romanında konuyla ilgili bölüm: (sayfa 536)
    "Bu insanlara savaşta gibi davranıyorlardı. Onlar da doğal olarak kendilerine karşı uygulanan yöntemleri kullanıyorlardı.
    ...
    Onlar da özgürlüklerini, hayatlarını ve insan için değerli olan şeyleri yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalınca gerçekleştirdikleri acımasızca eylemlerin kötü eylemler olduğunu kabul etmek bir yana üstelik kahramanlık olarak görüyorlardı. Kişilik bakımından en uysal, bırakın canlı varlıklara acı çektirmeyi, bu acıları görmeye bile dayanamayacak kadar yufka yürekli insanların soğukkanlılıkla cinayet işlemeye kalkışmalarını ve bunların hemen hemen hepsinin adam öldürmeyi, belli durumlarda kendini koruma ve en yüce ortak amaca ulaşma aracı olarak yasal ve haklı görmelerini Nehlüdov artık anlayabiliyor ve hiç şaşırmıyordu. Bu insanların davalarına ve ve davalarından dolayı da kendilerine atfettikleri yücelik de elbette ki hükümetin onlara verdiği önemden ve uyguladığı cezaların sertliğinden kaynaklanıyordu. Çektiklerine katlanabilmeleri için de kendilerini çok yüce insanlar olarak görmeleri gerekiyordu."
    ....

    YanıtlaSil